30 Aralık 2010 Perşembe

yeni yılda dilerim ki...





“Doğanın bana verdiği bu ödülden
Çıldırıp yitmemek için
İki insan gibi kaldım
Birbiriyle konuşan iki insan.”





Bu sabah nerdeyse uyanır uyanmaz okuduğum ilk şey, uzaklardaki bir dostumdan gelen şöyle bir iletiydi: “I have learned that in the end it is just you that has to carry your own cross. Friends, loved ones may be around maket he going a little sweet however but you battle life by yourself and the true test of a human being is how successful she/he was in walking tall while carrying the cross.What did you learn in 2010?”Evet, seçtiklerimiz ve vazgeçtiklerimizle, razı olduklarımız ve inatla tutunduklarımızla, hayatı yüklendiğimiz yolda özünde tek başınayız. Ama bu sürekli ve mutlak bir tek başınalıktan çok, seçtiğin yolun sorumluluğunu yüklenen olarak bir tek başınalık gibi.

Bense bu yıl her şeyin bir tekrar, parça parça döngülerin oluşturduğu bir büyük döngü olduğunu farkettim. Döngünün herhangi bir anında veya yerinde durup, kendimize “E, peki bundan sonra?” diye sorabiliriz. Verdiğimiz cevap kendi küçük döngümüzde devam etmek ya da yeni bir akış yolu seçerek yeni bir küçük döngü yaratmak olabilir. Bence gezegenler gibiyiz. Yörüngelerimiz yavaşça değişirken biz ilerlediğimize kanaat getirebilir ya da bir çekim alanından kurtulup başka bir çekim alanına doğru yola koyulabiliriz. Ve bence, tüm bu tekrar içinde yaşama anlam katan: Sevgiyi, bilgiyi ve neşeyi, şartsız, kısıtlamasız, sakınmasız paylaşabilmektir.

Diliyorum ki, başlayacak 365 günlük yeni döngüde içimizde ve etrafımızda sevgi, huzur, neşe eksik olmasın. Kaynağı bizde olanı tükenecek sanıp kendimize saklamayalım, çünkü paylaşmak çoğalmak/çoğaltmaktır.

“Ve
İnsansız anı yoktur. Var mıdır?”**

*Başlangıç , Edip Cansever
**Anısındayım, Edip Cansever


Sevgili Okuyucular

Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..



28 Aralık 2010 Salı

Orda kimse var mı?

Sevgili Okuyucular
Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..

Dün “Julie & Julia”yı izledim. Eğer, yemek yapmayı seven ve hayatta kendilerine bir yol bulmaya çalışan iki kadının (Julia Child ve Julie Powell) gerçek yaşam öyküsünü anlatan filmi henüz izlemedinizse, izleyin derim, keyif alacaksınız.

Filmden sonra neden kendi kendime bir şeyler yazıp, sanal aleme postalıyorum diye düşündüm. Konuşup duruyorum, gördüğüm, okuduğum, sevdiğim şeyleri anlatıyorum ama kime? Harflerimi hergün, kapkara, sınırsız bir boşluk olarak hayal ettiğim bir yere bırakıyorum. Peki harfleri gören, gerçekten okuyan oluyor mu?

Orda kimse var mı?






Julie & Julia filmi için :
http://www.imdb.com/title/tt1135503
http://www.sonypictures.com/homevideo/julieandjulia

Filme konu olan kitabın yazarı genç Julie’nın hala yazmaya devam ettiği günlüğünü için:
http://juliepowell.blogspot.com/

Eski günlüğünden bir kaç sayfayı okumak için:
http://blogs.salon.com/0001399

bugünlerde okuduklarım

Sevgili Okuyucular

Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara www.rengarenkvesiyah.com adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..







Tek ve Tek Başına, Ayşe Kulin (Everest Yayınları)

Herşeyin Teorisi, Stephan Hawking (Şenocak Yayınları)
Ecco Homo, Friedrich Wilhelm Nietzsche (Say Yayınları)
Kafka ile Konuşmalar, Gustav Janouch ( İz Yayıncılık)
Parçacık Fiziği-En Küçüğü Keşfetme Macerası, Sezen Sekmen (ODTU Yayıncılık)

27 Aralık 2010 Pazartesi

yapmak istiyorum ey hayat!


“Anlıyorum
Yaşam elbette uzun biz duyabildikçe sevgiyi
Yalnızca bunun için uzun
Yani sevgiyle de sevebilir insan, sevdayla da
Örneğin
Bir sevgiyi yontup onarmak için
Döğüsmek de sevgidir”*


Dünyanın bir kısmı Noel tatilinde, işler sakin. Yılın son haftası on iki aydır dolapta, çekmecede, masanın üstünde biriken dosyaları, kağıtları temizleme vakti... Bir kağıdın köşesine yazılıp unutulan notlar, köşe bucak aranıp bulunamayan raporlar gün yüzüne çıkacak. Gelecek yıl için iyi dileklerin sunulduğu e-postalar alınacak/yollanacak, dilekler hayalleri canlandıracak, hayaller bir kaç günlük yanılsamalar yaratacak ruhumuzda, Cumartesi sabah uyandığımızda başka bir hayata uyanmış olmayı umacağız. Biraz keyfimize, biraz kanımızdaki alkol oranına, biraz hayalperestliğimize bağlı ama hadi diyelim Pazartesi sabahına kadar sürecek umutlu bekleyişimiz. Sonra, aynı dünyada, aynı kişi olarak, aynı ritimde bir hayata devam ettiğimizi anlayıp, neyse bir dahaki seneye mi diyeceğiz?

İstediği bir şeyin olup olmayacağını hayata soran ve her defasında özel bir işaretle cevaplandığına inanan kadın;içinde taşıdığı, masallara, sihirli değneklere, peri tozlarına, bir sabah uyandığında herşeyin renk değiştirmiş olacağına inanan ve çirkin yeşil tırtılla, rengarenk narin kelebeğin aslında aynı şey olduğunu bilen çocuğun yanağını okşuyor. Bir yandan ajandamın arasındaki kağıtları ayıklıyor, bir yandan gülümsüyorum.

Hayatın öyle durup beklerken değil ama bir şeyin olması için uğraşırken süpriz yapmayı sevdiğini; pes ettirinceye kadar zorlayıp, tam vazgeçtim derken tuttuğu bütün yolları açtığını biliyorum. Doğum günümden önce yazmayı adet edindiğim “yeni yaşımdan ne bekliyorum?” listemi bu sene hazırlamadım. O zaman yılın yenisiyle yaşın yenisini birleştirip bir “yapmak istiyorum ey hayat!” listesi yazmalı ve içlerinden en çok olmasını istediğim için sormalı “Ne dersin hayat, yerine getirecek misin bu isteğimi?” Eğer cevabın, “Ne istedin de geri çevirdim, elbette vereceğim ama her zamanki gibi biraz uğraş da ikimiz için de keyfi çıksın” diyorsan; o zaman 2011’in ilk haftasında hiç beklemediğim bir şey yap. Mesela çok çok uzun zamandır görmediğim bir dostum çat kapı bana gelsin;ya da yağmurlu bir sabah gökkuşağı çıksın yoluma;ya da dışarının kardan bembeyaz olduğu bir sabaha uyanayım; ya da cebimde senden bir not bulayım... Sen çok iyi bilirsin kendini nasıl anlatacağını ve benim verdiğin cevabı kesinlikle ıskalamayacağımı.


“Ve benim bildiğim kadarıyla
Her şeydir bir insan, her şeydir
Yalandır kısalığı yaşamın
Ve özellikle insan dediğimiz şey
İnançlı bir insan soyunun parçasıysa.”*




Alıntılar:
Şiir* : ”BİLMEZ MİYİM HİÇ”, Edip Cansever
Görseller: 1-The life tree, Gustav Klimt, 1909 2- Avatar filmi web sitesi

Sevgili Okuyucular

Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..



24 Aralık 2010 Cuma

yaşam

Tractatus Logico-Philosophicus


6.36311 Güneşin yarın doğacağı bir varsayımdır;bu da şu demek:doğup doğmayacağınıi bilmiyoruz."

6.373 "Dünya istemimden bağımsızdır"

7. Üzerinde konuşulmayan konusunda susmalı.


Ludwig Wittgenstein





The Rosetta Nebula
Located about 5,000 light years from Earth, this composite image shows the Rosette star formation region. Data from the Chandra X-ray Observatory are colored red and outlined by a white line. The X-rays reveal hundreds of young stars in the central cluster and fainter clusters on either side. Optical data, purple, orange, green and blue, show large areas of gas and dust, including giant pillars that remain behind after intense radiation from massive stars has eroded the more diffuse gas. Originating from a dark area of the optical image indicates that star formation is continuing.
Kaynak : http://www.nasa.gov/multimedia/imagegallery/iotd.html



“Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,

hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.
Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
"Yaşadım" diyebilmen için... "
Nazım HİKMET




A Chameleon Sky
The sands of time are running out for the central star of this the Hourglass Nebula. With its nuclear fuel exhausted, this brief, spectacular, closing phase of a sun-like star's life occurs as its outer layers are ejected and its core becomes a cooling, fading white dwarf. Here, delicate rings of colorful glowing gas (nitrogen-red-hydrogen-green, and oxygen-blue) outline the tenuous walls of the 'hourglass.'

23 Aralık 2010 Perşembe

kafada taşıma işi

Etraftan, filmlerden, dizilerden kulağımıza çalınan, şöyle bir okuyup geçtiğimiz, farkına varmadan beynimizin kıvrımları arasına sızan, pek çok kalıp cümle var. Genelde soyut kavramlar üstüne, iddialı, önümüzde ufuklar açmaya hevesli, söyledikleri havada kalan cümleler bunlar. Arka arkaya yazınca bir bütünlük değil, kafa karışıklığı çıkıyor ortaya. (Biliyorsunuz, tatlı baş ağrıları sırasında bu kırıntı cümleleri, tırnak törpüsünün ucuyla, karıncadan küçük cücelere temizletmek kafa karışıklıklarımızı azartır. Bakınız bu blogdaki “kendinizi seviniz” yazısı. Mesela nedir bu cümleler? İlk aklıma gelenleri sıralayayım.

“Etrafındaki evreni sen kurarsın.”
“İnsan evrenle bir bütündür, ona rağmen bir şey yapamaz.”
“Sen istemezsen kimse seni üzemez, kızdıramaz.”
“Hayat bizim kontrolumuzun dışında akıp gider.”
“Arkadaşlar bizim seçtiğimiz kardeşlerimizdir.”
“Aile herşeydir.”
“Herkes seçimlerine göre yaşar.”
“Tek başına birşey yapamazsın.”
“Hayal et, gerçekleşsin.”
“Sadece hayal etmek yetmez, harekete de geçmelisin.”

Belki bir kurgunun, bir düşünce bütününün içinde, slogan cümleler olmaktan çıkıp, aklımızda evirip çevirmeye değer hale gelebilirler. Ya tek başlarına? Sabah uyanınca ruh haline, üstündeki kıyafetin rengine göre seç birini, tüm gün taşı kafanda. Tıpkı, geçerken duyduğumuz bir şarkının dilimize takılıp, akşama kadar kafamızın içinde çalıp durması gibi.

Ben de bu sabah, “Sen istemezsen kimse seni üzemez, kızdıramaz.” ve “Hayal et, gerçekleşsin.” cümlelerini taktım kafama. Bu kafada taşıma işi, başlaması ve bitmesi nerdeyse kontrolümüzün dışında bir durum olduğundan, kendimi şarkının ritmine, düşüncenin absürdlüğüne bırakıyorum. Bir taraftan konuştuğum herkese karşı gardımı almış bir şekilde, istemiyorum üzemeyeceksin beni surat ifadesiyle bön bön bakıyorum; diğer taraftan da etrafta çalıp duran yeni yıl cıngılları eşliğinde 2011’den beklediklerim, hayallerim listesi yapıyorum. Mesut bir karmaşıklık içindeyim kısacası. Neyse ki hava kapalı ve yağmurlu, değilse pencereyi açıp kanat çırparak ofisten uzaklaşmam an meselesi.

2011 hayaller listemden bir kaç hayali paylaşayım: Sadece düşünerek bir yerden bir yere gidebilmek (makinasız ışınlama :), canımın istediği günlerde işe gitmek ve asla para sıkıntısı çekmemek, Javier Bardem’in İspanya’dan kalkıp, rüyamda seni gördüm, pek de aşığım sev beni diye kapıma gelmesi.

Kafamda çalıp duran şarkı mı? Ha ha ne güzel kareler, gözüm kara kalmadı yara, oldum renga rengarenk... Çık çıkı çık çıkı  http://fizy.com/#s/1k0f02





22 Aralık 2010 Çarşamba

“Ancak özlediğini bildiğin, sevebildiğindir"

“Özleme tek çare, özlemin, artık, olamamasıdır-
yoksa, özlem, hep, vardır...”*

Özlemek: Bazen tek bir insanı, bazen başka başka insanlarla paylaştığın tek bir şeyi; bir anı, bir yeri, bir bakışı; sakınmasız saatlerce konuşmaları, susup düşünmeleri, gözlerinle, ağzınla, bedeninle, ruhunla gülmeleri; toprağa sırtını verip samanyolundan yıldız seçmeyi; gözüne bakıp hayatın anlamını çözdüğünü sandığın O’nu; bir sesi, bir tadı, adının söylenişindeki tınıyı; açık havada uyumayı, uğur böceği avcunu gıdıklayarak dolaşırken dileklerden dilek seçmeyi... İçini dolduran hissin, neye ve kime yöneldiğini bilmeden, umursamadan, düşünmeden özlemek, iyidir, sevebildiğindir. Yaşamak, biraz da unutmak, hatırlamak ve özlem biriktirmek değil midir? Özlemek, sanki havayla da ilintilidir. Yağmur hüznü, güneş aşkı, sis mesafeyi, kar hiçliği, rüzgar kokuyu ekler özlemin yanına.

“Ancak özlediğini bildiğin, seve
bildiğindir _ sevdiğin
dir.
Özlem, sevgi, değil;
sevgi, özlem
dir.”*

Özlemlerim, bedenimden çıkarıp, kendi seçtiğim yerlere bağladığım iplerle ördüğümdür, benden çıkan ve beni hayata bağlayandır. Biriktirilemeyen, biriktirilmek istenmeyendir özlem, sürekli değişen, tükenen ve bir daha var edilendir. Yaşamla oynadığım yansıma oyunudur, yaşadığımdan yansıyıp bana geri dönendir özlem. Bir delilik anında, soluk almak için ilk vazgeçtiklerimden geriye kalan tortudur. İçimdeki labirentten kaybolmadan çıkmak için girişteki ağacın dalına bağladığım iptir. Özlediklerim karnımda, kalbimde, ciğerlerimde ve beynimin kıvrımlarında sakladıklarımdır. Sevdiklerim, biriktirdiklerim, hayal ettiklerimdir.

“Yaşam, kopmadan kurtulamaz —
ama bağlanmadan da kopamaz.
Yaşamında kurtuluş, hep, bağlanıp —kendini
bağlayıp— sonra, hep, bağlarını koparman olacak.”**


*Özlem, Oruç Aruoba (Metis Yayınları)
**Yaşam(ki), Oruç Aruoba (Metis Yayınları)

21 Aralık 2010 Salı

Küçük Prens

İnsan, ruhu yorgun olduğu zamanlarda nasıl dinleneceğini, nasıl yorgunluktan neşeye geçeceğini zaman içinde öğreniyor. Evin sakinliğinde, yumuşak bir ses Küçük Prens’i okurken, ben prense eşlik ederek astroid b-612’de dinlenmek ve gülü ile tanışmak için uykuya dalıyorum.


XXI
İşte tilki o zaman ortaya çıktı.
"Günaydın," dedi küçük prense.
"Günaydın," dedi küçük prens nazikçe, ama kimseyi görememişti.
"Burdayım," dedi tilki. "Elma ağacının altında."
"Kimsiniz" dedi küçük prens. Sonra da, "Çok güzel görünüyorsunuz," diye ekledi.
"Tilkiyim ben," dedi tilki.
"Benimle oynar mısın?" dedi küçük prens. "Çok mutsuzum."
"Hayır," dedi tilki. "Oynayamam; evcil değilim ben."
"Öyle mi? Bağışla beni," dedi küçük prens. Ama bir süre düşündükten sonra, "Evcil ne demek?" diye sordu.
"Sen buralı değilsin," dedi tilki. "Ne arıyorsun buralarda?"
"İnsanları arıyorum," dedi küçük prens. "Evcil ne demek?"
"İnsanları mı arıyorsun? Silahları var ve avlıyorlar. Çok can sıkıcı. Ayrıca tavuk yetiştiriyorlar. Tek konuları bunlar. Tavuk mu arıyorsun?"
"Hayır," dedi küçük prens. "Arkadaş arıyorum. Evcil ne demek?"
"Genellikle ihmal edilen bir iş," dedi tilki. "Bağlar kurmak anlamına geliyor."
"Bağlar kurmak mı?"
Tilki, "Yani," dedi, "örneğin sen benim için hâlâ yüz bin öteki çocuk gibi herhangi bir çocuksun. Benim için gerekli de değilsin. Senin için de aynı şey. Ben de senin için yüz bin öteki tilkiden hiç farkı olmayan herhangi bir tilkiyim. Ama beni evcilleştirirsen, birbirimiz için gerekli oluruz o zaman. Benim için sen dünyadaki herkesten farklı birisi olursun. Ben de senin için eşsiz benzersiz olurum..."
Küçük prens, "Anlıyorum galiba," dedi. "Bir çiçek var... Galiba o beni evcilleştirdi..."
"Olabilir," dedi tilki, "dünyada böyle şeyler hep olur."
"Ama hayır, o Dünya'da değil," dedi küçük prens.
Tilki şaşırmıştı. Merakla, "Başka bir gezegende mi?" diye sordu.
"Evet."
"Orada avcılar var mı?"
"Yok."
"Aman ne hoş! Peki tavuklar?" "Hayır, tavuklar da yok."
"Hiçbir şey mükemmel olamıyor," diyerek içini çekti tilki. Birden aklına bir fikir geldi.
"Benim yaşamım çok tekdüze," diye anlatmaya başladı. "Ben tavuk avlıyorum, insanlar da beni. Bütün tavuklar birbirine benziyor, bütün insanlar da... Bu yüzden çok sıkılıyorum. Ama beni evcilleştirirsen yaşamıma güneş doğmuş gibi olacak. Duyduğum bir ayak sesinin ötekilerden farklı olduğunu bileceğim. Öteki ayak sesleri beni köşe bucak kaçırırken, seninkiler tıpkı bir müzik sesi gibi beni çağıracak, sığınağımdan çıkaracak. Hem bak, şu buğday tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim hiçbir işime yaramaz Buğday tarlalarının da hiçbir anlamı yoktur benim için. Bu da çok üzücü. Ama senin saçların altın sarısı. Beni evcilleştirdiğini bir düşün! Buğday da altın sarısı. Buğday bana hep seni hatırlatacak. Ve ben buğday tarlalarında esen rüzgârın sesini de seveceğim..."
Tilki uzun bir süre küçük prense baktı. Sonra da, "Lütfen... Evcilleştir beni!" dedi.
"Çok isterim," dedi küçük prens, "ama burada çok kalamayacağım. Bulmam gereken yeni dostlar ve anlamam gereken çok şey var."
"İnsan ancak evcilleştirirse anlar," dedi tilki. "İnsanların artık anlamaya zamanları yok. Dükkânlardan her istediklerini satın alıyorlar. Ama dostluk satılan bir dükkân olmadığı için dostları yok artık. Eğer dost istiyorsan beni evcilleştir." "Seni evcilleştirmek için ne yapmalıyım?" diye sordu küçük prens.
"Çok sabırlı olmalısın," dedi tilki. "Önce karşıma, şöyle uzağa çimenlerin üstüne oturacaksın. Gözümün ucuyla sana bakacağım, ama bir şey söylemeyeceksin. Sözler yanlış anlamaların kaynağıdır. Her gün biraz daha yakınıma oturacaksın..."
Ertesi gün küçük prens yine geldi.
"Aynı saatte gelmen daha iyi olur," dedi tilki. "Örneğin sen öğleden sonra dörtte geleceksen, ben saat üçte mutlu olmaya başlarım. Mutluluğum her dakika artar. Saat dörtte artık sevinçten ve meraktan deli gibi olurum. Ne kadar mutlu olduğumu görmüş olursun. Ama herhangi bir zamanda gelirsen yüreğim saat kaçta senin için çarpacağını bilemez. İnsanın belli alışkanlıkları olmalı..."
"Alışkanlıklar mı?"
"Evet. Bunlar çoğunlukla ihmal edilir," dedi tilki.
"Alışkanlıklar bir günü öteki günlerden, bir saati öteki saatlerden farklı kılan şeylerdir. Örneğin benim avcılarımın bir alışkanlığı vardır. Her perşembe köyün kızlarıyla dansa giderler. Bu nedenle perşembeleri benim için güzel günlerdir. Üzüm bağlarına kadar sokulabilirim o günler. Ama avcılar dansa herhangi bir günün herhangi bir saatinde gidiyor olsalardı hiç tatilim olmazdı."
Böylece küçük prens tilkiyi evcilleştirdi. Ayrılma zamanı geldiğinde tilki, "Ağlayacağım," dedi.
"Benim bunda bir suçum yok," dedi küçük prens. "Seni üzmek istememiştim, ama evcilleştirilmeyi sen istedin..."
"Evet, orası öyle," dedi tilki.
"Ama ağlayacağını söylüyorsun."
"Evet, öyle," dedi tilki.
"O halde evcilleştirilmek senin için pek iyi olmadı!"
"Çok iyi oldu!" dedi tilki. "Buğdayların rengini düşün."
Sonra da, "Gidip güllere bak şimdi," diye ekledi. "Kendi gülünün eşi benzeri olmadığını göreceksin. Sonra da gel vedalaşalım. Sana armağan olarak bir sır vereceğim."
Küçük prens gidip güllere baktı.
"Siz benim gülüme benzemiyorsunuz," dedi. "Hatta hiçbir şeysiniz şu anda. Çünkü ne bir kimse sizi evcilleştirdi, ne de siz bir kimseyi. İlk gördüğüm zamanki tilkim gibisiniz. O zaman yüz bin başka tilkiden herhangi biriydi. Ama şimdi dostum oldu ve benim için eşi benzeri yok."
Güller çok utanmışlardı.
"Çok güzelsiniz, ama boşsunuz benim için," diye sürdürdü sözlerini küçük prens. "İnsan sizin için ölemez. Doğru, gelip geçen biri için benim çiçeğimin sizden hiçbir farkı yok. Ama o benim için yüzlercenizden daha önemli; çünkü suladığım, cam bir fanusun altına koyduğum, önüne siperlik yerleştirdiğim çiçek o. Çünkü tırtılları ben onun için öldürdüm. (Birkaç tanesini bıraktık, sonradan kelebek oldular.) Çünkü yakındığı, ya da övündüğü, ya da hiçbir şey söylemediği zamanlarda dinlediğim çiçeğim o benim. Çünkü o benim çiçeğim."
Tilkinin yanına döndü sonra.
"Hoşça kal," dedi.
"Hoşça kal," dedi tilki. "İşte sana bir sır, çok basit bir şey: İnsan yalnız yüreğiyle doğruyu görebilir. Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez."
"Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez," diye yineledi küçük prens; unutmamalıydı bunu.
"Gülünü senin için önemli kılan, onun için harcamış olduğun zamandır."
"Onun için harcamış olduğum zaman..." diye yineledi küçük prens. Unutmamalıydı bunu.
"İnsanlar unuttular bunu," dedi tilki. "Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğimiz şeyden sorumlu oluruz. Sen gülünden sorumlusun..."
"Ben gülümden sorumluyum," diye yineledi küçük prens. Bunu da unutmamalıydı.

Kitap: Küçük Prens, Antoine de Saint- Exupéry

20 Aralık 2010 Pazartesi

“dikey dururum, fakat yatay durmayı yeğlerdim”

“I Am Vertical
But I would rather be horizontal.
I am not a tree with my root in the soil
Sucking up minerals and motherly love
So that each March I may gleam into leaf,”*

Dikey Dururum
Fakat yatay durmayı yeğlerdim.
Mineralleri ve anne sevgisini soğurarak
Her Mart pırıl pırıl yaprak açacak
Bir ağaç değilim ben; toprakta değil köklerim.**



Yazıyı ve sonrasında bulup okuyacağınız Slyvia Plath şiirlerini, Üç Renk: Mavi (Trois Couleurs: Bleu) filminin müzikleri (Zbigniew Preisner) eşliğinde okumanızı öneriyorum. http://www.youtube.com/watch?v=jmQ88PWzvR0veya http://fizy.com/#s/12i4i6
Ruhumun bedenimden kat kat ağır olduğu bir sabaha uyandım. Gece boyunca, hayatla alıp veremediklerimi parlatıp, dizmişim sıraya. Ama asıl ağırlık, insana gerçeküstü bir oyuna hapsoldum hissi veren, ülke gündeminden geliyor. En ağır gelenler silah yasası ve Maraş olayları.Silah sahibi olmanın vazgeçilmezliği üstüne edilen laflar; silahın şeker, ekmek, elbise gibi pazarlamasını yapan, her insanın silah taşıma, kullanma ve öldürme hakkı olduğunu, yaşama hakkından daha çok savunan insanlar... Katledilerek öldürülen canlarını anmak için Maraş’a gelen ailelerin acılarını paylaşmak yerine, “burası Maraş buradan çıkış yok” diye slogan atarak cinayeti savunan sahiplenen insanlar... Ölümler, cinayetler, şiddet, nefret... Doğuştan gelen farkları nasıl da kolay sahiplenip, üstüne bir dünya kuruyor insanlar, anlamıyorum. Çabasız, düşünce üretmeden çoğunluğa dahiliyetin verdiği rahatlıkla veya gücün merkezine yakınlığın verdiği güç yansıması ile adam olmaya çalışmak. Bir solukluk canımızla, kanayan ve çürüyen bedenlerimizle aynılığımızı görmemek için sadece gözlerimizi değil, aklımızı ve kalbimizi de kapatmak lazım. Yazık!

Belki de insan ruhunun özü kötücüldü ve varoluştan bugüne yaptığımız, içimizdeki bir zerre iyiliği çoğaltmaktı. Bilmiyorum. Yapraklarımı döküp uyumak istiyorum. Dur durak bilmeden kar yağsın, beyaz dışında tüm renkler silinsin, hepimiz yapraklarımızı döküp uyuyalım. Kimbilir belki de, bahar geldiğinde içimizdeki kötücül tarafın birazını toprağa bırakmış uyanırız; ılık güneşe dönük filizlerimizle özdeki aynılığımızı görüp aydınlanırız.

“Nor am I the beauty of a garden bed
Attracting my share of Ahs and spectacularly painted,
Unknowing I must soon unpetal.
Compared with me, a tree is immortal
And a flower-head not tall, but more startling,
And I want the one's longevity and the other's daring.”*

Payıma düşen Ah’ları cezbeden
Ve yakında yapraksız kalacağını bilmeyen
İhtişamla resmedilmiş bahçe tarhının güzelliği de değilim.
Ölümsüzdür bir ağaç, kıyaslandığında benimle
Ve bir çiçek başı daha bir irkiltir, uzun olmasa bile,
Birinin uzun ömrünü, diğerinin cüretini isterim.**

*Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
**Çeviren: İsmail Haydar Aksoy


18 Aralık 2010 Cumartesi

havadan sudan

Arabanın rutin bakımlarının yapılması, ertelemeyi adet edindiğim, keşke benim yerime bu işi yapacak biri olsa dediğim işlerin başında gelir. Zorunluluktur. Trafik eziyetine rağmen beden, arabanın içinde dolaşmaya, radyo kanalları arasında gezinirken, camdan sokağı seyretmeye alışmıştır. Her şeyin bir bedeli vardır demiş sevgili atalarımız, alışkanlığımın bedeli de bu sabah 8.30’da arabayı servise bırakmaktı. Usta, çabuk olsun, ucuz olsun, sağlam olsun, detaydan motordan anlamam güvenliği etkilemesin ama zorunlu değilse de boş verin değişmesin, ek masraf çıkarsa telefonla arayıp sorun olur mu belki de istemem, tamam usta afal afal bakma suratıma gidiyorum, arkamdan “Ah, şu kadınlar!” dedin duydum ama acelem var dönüşte konuşuruz bu konuyu.

Güneşli, soğuk bir cumartesi gününde, madem ustanın insafına ve programına kaldım, en iyisi kendimi akışa bırakmak diyorum. Sokaklar, uzun kahvaltı keyfi, Kafka ile Konuşmalar, bademli minik kurabiyeler… Bir ara usta arıyor:

- Fren balataları bitmiş, dişliler de değişmeli. Zaten 10 yıl ve 120.000km de mutlaka fren dişlileri değişir. Bir de aküye giden… Bir de yağ müşüründe değil de sorun yağ pompasındaysa…
- (Araba motorunda ne, ne işe yarar, hangi kayış önemlidir, balatanın ömrü nedir anlamak, kuantum fiziğini anlamaktan daha mı zor ne?) Ne diyorsun usta ya, arabanın bedelinin onda birini bakıma mı vereceğim? Tamam, güvenlik için zorunlu olanları yap, gerisi kalsın. Başka bir şey çıkarsa da aramayı unutma. Kaçta biter? (Toplu taşımın suyu mu çıktı? Konformist küçük burjuva! k@l!ştq@#!!?)

Çıkıp biraz yürümeli, soğuk harareti alır, sinirleri sakinleştirir. Derin nefesler, daha derin, evet bak güneş, bulutlar… Şöyle koltukları pufidik, internete bağlanabileceğim, sakin bir yer bulup, arabayı, ustayı, istediği parayı, günlerden cumartesi olduğunu, zorunlulukları, kafamda hoplayıp duran çekirgeleri, hepsini unutmalı.

Suadiye Cafe Crown’dayım. İnsanlardan uzak, en dipteki koltukta… Birazdan cümlelerin sonunu yayarak konuşan gençleri ve telefon seslerini duymaz olacağım. Sadece Kafka’nın “güç ve perde bakımından orta derecede kalan, eşsiz uyumlu, durumsayan, boğuk bariton” sesini duyacağım. Sipariş ettiğim kahveler ve bademli kurabiyeler geldi. İşte, Kafka da ince, uzun, apayrı duruşuyla kapıda göründü. Usta, arabanın işi bitse de beni arama, 1920’den gelmem epey zaman alacak.

------------
“Demek zenginsiniz” dedim.
Franz Kafka dudak büktü.
“Zenginlik nedir ki? Kimi için eski bir gömlek, zenginliktir. Kimi de on milyonuyla yoksuldur. Zenginlik, baştan aşağı görece ve yetersiz bir şeydir. Temel bakımdan, sadece özel bir durumdur. Zenginlik, kişinin elinde bulunan şeylere ve ele geçireceği yeni şeylere bağlılığı demektir. Yeni yeni bağımlılıklar demektir. Maddeleşmiş güvensizliktir sadece. Ama tüm bunlar babamındır, benim değil”
Kafka’yla ilk gezintim şöyle bitti:
Dolaşmamız konusunda Kinsky Palas’a vardığımızda, HERMAN KAFKA tabelalı mağazadan kara paltolu, parlak şapkalı, uzun, enli bir adam çıktı. Aşağı yukarı beş adım ötemizde durup bekledi.
Biz üç adım yaklaşınca, adam pek gür bir sesle:
“Franz. Eve gir. Hava nemli” dedi.
Kafka tuhaf, yumuşak bir sesle dedi ki: “Babam. Benim için kaygılanıyor. Sık sık zorbaca bir yüz takınır sevgi. Güle güle. Uğrayın bana.”
Başımı eğdim. Franz Kafka, el sıkmadan ayrıldı.
-------------

Alıntı: KAFKA İLE KONUŞMALAR, Gustav Janouch, Çeviri: A. Turan Oflazoğlu, (İz Yayıncılık)
Görseller: Google image, 18/12/2010

17 Aralık 2010 Cuma

“Korku Tüneli”nde “Korkuyu Beklerken”

“Morte ratesden,
Esur tinda serg! Teslarom portog tis ugor anleter,
ferto tahan ugotahenc metoy-doscent zist. Norgunk!
UBOR-METENGA”*

Sevgili Okuyucular,
Blogum bugün itibariyle www.rengarenkvesiyah.com adresine taşınmıştır. Yazılarımı yeni adresten yayınlamaya devam edeceğim.
Yeni yerimizde görüşmek üzere



Şimdiye kadar başınıza kötü bir şey gelecek diye korkmamış olabilir misiniz? Sanmam. Hele de, üçüncü sayfa haberlerinin yayılarak tüm ilk sayfaları ve ana haber bültenlerini kapladığı; paranoyanın insanları yönetmek konusunda alenen kullanıldığı bir zamanda yaşarken... Cinnet geçirip etraftakileri öldüren, yalnız yaşayan kadınların evlerine girip tecavüz eden insanlar, çocuk katilleri bizden çok uzakta olamaz. Peki, trafikte yol vermedeğimiz için dövülme olasılığımız yüzde kaçtır? Kurban ayinleri ve işkencelerden alınan zevkte tüm suç tanrının mı, yoksa şiddet insan doğasının bir parçası mı?

“Büyük bir fırtınaya tutulmuştum. Evet, yabancılarla dolu, bana yabancı olanlarla dolu, uçsuz bucaksız bir denizin ortasında yalnız başıma kalmıştım. Düşündüm. Avcuma aldığım nohutlara bakarak hayatımı, ne işe yaradığını bilmediğim zavallı yaşantımı düşündüm.”*

Korkularımız hayatımızı devam ettirmemizi engellemediği sürece baş edilebilir oluyor. Ya şiddet, uzakta durmak yerine bize dokunmaya kalkarsa; ya korku aklımızı ele geçirmenin bir yolunu bulursa? Evde biri var diye içeri giremez ya da dışarda şiddet var diye evden çıkamazsak; gündelik hayata eskisi gibi devam etmek için kendimizi ikna edemezsek...

Gökyüzü kapkaranlık. Kara bir bulut her yeri kaplamış. Kar yağıyor. Nükleer savaştan geriye sadece Haley ve Presley kalmış. Çünkü onlar uslu çocuklar. Başka kimse yok dünyada, onlara zarar verebilecek hiç kimse yok. Sadece Haley ve Presley... Çikolataları, bisküvileri, anncimvebabacımilaçları ile “İkinci Katta” yaşıyorlar. Biliyorum, nükleer savaş falan olmadı. Biliyorum, dışarda hala gündelik hayat devam ediyor. Bunu onlar da biliyor ama korkuyorlar. Siz olsanız korkmaz mısınız? Evin dışından biri sevdiklerinizi kaybetse, korkmaz mısınız? Peki köpeklerin saldırmasından, silahlardan, hamamböceklerini yiyen Cosmo Disney’den, yılanlardan, farelerden, ürkütücü yüzlü çocuk akıllı Pitchfork Cavalier’den, birinin size vurmasından, kabuslardan, dokunulmaktan... ?

“Birden, yararlı işler (kendime yararlı tabii) yapmak istedim. Ölümü ya da “onları” hareket halinde beklemeliydim. Henüz hazırlık dönemindeydik; kendimi bırakmamalıydım. Mutfağa girdim, bütün rafları, dolapları aradım: Biraz mercimek, nohut, fasulye, yarım paket makarna, bir paketin içinde iki üç kaşık yemeklik yağ (acımıştı), yarım paket kibrit, bir kavanoza yakın şeker ve tuzluğun içinde nemlenmiş tuz kalmıştı.”*

“The Pitchfork Disney (Korku Tüneli)”, 1967 doğumlu İngiliz oyun yazarı Philip Ridley’in 1991’de yazdığı ilk uzun oyunu. Aynı yıl Bush Teather’da ilk gösterimi yapılmış.

Tiyatro 0.2 bir kez daha, baştan sona en küçük ayrıntıyı düşünerek, keyifli ve etkileyici bir performans çıkarmış ortaya. Uzun, tek perdelik bir oyun Korku Tüneli. Dekor hiç değişmiyor; zincirler ve kilitlerle kapatılmış kapı sadece bir kaç kez açılıyor. Böylece istesek de istemesek de, Haley ve Presley’le birlikte, nükleer savaştan kurtulan uslu çocuklar olarak tünelde oturup korkuyu bekliyoruz.

İnsan yaptığı işe gönlünü kaptırınca, ortaya çıkardığından hem kendisi hem etrafındakiler keyif alıyor. Yoksa insan nasıl başka bir kişinin ruhunu kabul eder bedenine de, kendi gibi değil de onun gibi konuşmaya, bakmaya, ağlamaya başlar. Yoksa, nasıl olur da izleyen, “Ah, Haley! Korkma, sen uslu bir çocuksun, hadi elini ver kapıdan birlikte çıkalım.” Demek ister; ya da Pitchfork dönmesin diye kapıyı kapatmaya yeltenir; ya da Presley ve Cosmo birbirlerine bakarken yere oturup onlara bakmamak için kendini zor tutar; ya da kendi kendine “Hamamböceği yer miyim? Hayır yemem. Hayır demek aslında evet demektir, öyle söylüyor Cosmo. Yemem ama asla mı? Bilmiyorum” diye konuşur?

İkinci Kat, sahne mekanı olarak lüksten uzak. Bu, seyirci olarak bana hem ortada dönen hareketin içinde olma, hem de sokaktan içeriyi seyretme hissi veriyor. Mekanın konforu içinde gevşemek mümkün olmayınca, aklım ve bedenim kendi gerginliğiyle oyuna dahil oluyor. Zaten arızalı düşünceleri ve duyguları da gevşek bir bedenle karşılayamazmışım gibi geliyor bana da.

Herşeyi böyle bir düzen içinde bir araya getiren yönetmenin, doğal ve akışkan dil için çevirmenin, bizi Haley ve Presley ile odaya hapseden tasarım ekibinin emeğine sağlık. Ne iyi etmişler de Korku Tüneli’ni hazırlamışlar. Kendinize bir iyilik yapın ve 23 Aralık 2010 da sahnelenecek son gösterimi kaçırmayın. Yoksa tekrar oynarlar mı acaba diye beklemek zorunda kalacaksınız, benden söylemesi.

“Artık ne kapıları kilitleyecek, ne de anahtarları vazonun içine atacaktım; ayakkabılarımı giymeden paltomu giyecektim, serserinin biri olacaktım.”*


İkinci Kat, Beyoğlun’daki eski binalardan birinin ikinci katında, mütevazı bir mekan. Biletinizi, daire kapısının önündeki masadan alıp, oyunu iki daire arasındaki kısa boşluğa karşılıklı yerleştirilmis dört sandalyeden birine oturarak bekleyebilirsiniz. Ya da oyundan epey önce gelmişim, İstiklal’in kalabalığında dolaşasım da yok diyorsanız, Barcelona Pastanesi veya geçidin içindeki çayhane tam size göre.

Tiyatro 0.2 nerededir diyorsanız:
İstiklal Cad. Olivio Han Geçidi Sk. Olivio Han. No: 1/2, Galatasaray/Beyoğlu
Galatasaray’dan Tünel istikametine giderken Barcelona Pastanesi’nin olduğu sokakta, soldan ilk bina)

Ve oyunun künyesi:
Yazan: Philip Ridley
Yöneten: Sami Berat Marçalı
Çeviren: Özlem Karadağ
Oyuncular: Banu Çiçek Barutçugil (Haley), Murat Mahmutyazıcıoğlu (Presley), Ushan Çakır (Cosmo Disney), Eyüp Emre Uçaray (Pitchfork Cavalier)


*Alıntılar: Korkuyu Beklerken, Oğuz Atay (İletişim Yayınları)
* Görseller: Tiyatro 0.2 bloğu

16 Aralık 2010 Perşembe

Miguel Hernandez (4)

Miguel Hernandez’in “Vals de los Enamorados y Unidos hasta Siempre” / “ Aşıkların ve Sonsuza kadar Birleşenlerin Dansı” şiirinden...

[15]
Si te perdiera ...
Si te encontrara
bajo la tierra.

Bajo la tierra
del cuerpo mío,
siempre sedienta.
Miguel Hernandez


Eğer seni kaybedersem...
Eğer bulursam seni
toprağın altında.

Toprağın altında
bedenimin içinde,
daima sana hasret olan.
Çeviri : Nilhan Coşkun


[20]
Tierra. La despedida
siempre es una agonía.
Ayer nos despedimos.
Ayer agonizamos.
Tierra en medio.
Hoy morimos.
Miguel Hernandez



Toprak. Veda daima
bir can çekiştir.

Dün biz vedalaştık.
Dün can çekiştik.
Toprağın ortasında.
Bugün ölüyoruz.
Çeviri : Nilhan Coşkun

15 Aralık 2010 Çarşamba

"her şey naylondandı o kadar"

“Halbuki korkulacak hiç bir şey yoktu ortalıkta
Her şey naylondandı o kadar
Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
Ama geyikli geceyi bulmadan önce
Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk”*

Algılarımız, direnme ve dayanma gücümüz, farkındalıklarımızla kuruyoruz hayatımızı. Hareket alanımızın bize lütfedilen kadar olduğunu, hayatın da sadece bizim yaşadıklarımızdan ibaret olduğunu sanıyoruz, bir süre. Efendilerimiz belirliyor yapıp edebileceklerimizi, sınırlarımızı, varlığımızın yerini ve anlamını. Kimi zaman düzden emrederek, kimi zaman da kültür, töre ve dinle süsleyip saklayarak...

Bir gün, ayak ve el parmaklarımıza bağladıkları iplerin farkına varıyorsun. Tek başımıza verdiğimizi sandığımız kararların başkalarının istekleri olduğunu; sistem denilen şeyin aslında “kukla oynatıcılar topluluğu” olduğunu anlıyorsun. Olimpos’un tepesinde oturup, insanların hayatıyla oynayarak eğlenen; zevkte ve şiddette sınır tanımaz tanrıların, Olimpos’taki yazlık saraydan dünya metropollerindeki kışlık villalarına taşınışlarını gözlüyorsun televizyonlardan. Algın genişlemeye başlıyor.

“Yaşam uzun...”
“Hayal kurmayı bırak demiyorum ama hayallerini erteleyebilirsin.”
“Daha çok çalışırsan daha çok kazanacağın kesin. Böylece istediğin evi ve arabayı alabilirsin.”
“Emeklilik mi, şaka yapıyor olmalısın, önünde uzun yıllar var ve sen evde oturup ölümü mü bekleyeceksin? Çalışmak her zaman zihni ölüm gibi kötü düşüncelerden korur.”
”Hayat atmışından sonra başlar. Çocuklar büyümüş evlenmiş olur. Emekli maaşın, evin, araban. Karı koca hayallerinizin peşinden huzur içinde gidebilirsiniz.”

Tüm bu cümlelerin bir replik olduğunu, The Truman Show filmine, bizi izleyerek eğlenmek ve üstümüzden para kazanmak isteyen tanrılar için hapsedildiğimizi fark ettiğimizde boğulacağımızı sanırız, ama boğulmayız.

Sonrası direnme ve dayanma gücümüze kalmıştır, bir de hayallerimizi ne kadar çoğaltıp büyüttüğümüze. Bir günümüz ötekine uymaz olur: yalandan da olsa alıştığımız düzenin rahatlığını severiz, tek başına tanrılara kafa tutan Prometheus Wikileaks davasını kazanır gücümüzü sınamak isteriz; yıllardır sakladığımız gerçek benimizi bulmak için ciğerlerimizi, beynimizi, kalbimizi yerinden çıkarır arkasına bakarız; herşeyden vazgeçer tembel tembel emekliliği beklemeye karar veririz; başa döner tek tek parmaklarımızdaki iplere bakarız, ne kadar sağlam bağlanmışız sınarız; bu dünyadan gelmiş geçmiş bir yol bulup iplerini kesmiş insanlarla, yazarlarla, düşünürlerle söyleşir, ne yapacağımızı bulmaya çalışırız; gökyüzüne, güneşe, yıldıza bakar, denize karşı çay içer, etrafta halinden memnun veya fark etmemiş insanlarla karşılaşır, adam sende boş ver gitsin, üç günlük ömür der geçer gideriz...

Bundan sonra bildiğimizce, istediğimizce devam etmek hayata;direnme ve dayanma gücümüze ama en çok da her zaman saklayıp koruduğumuz hayallerimize kalmıştır.

“Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
Eskimiş şeylerle avunamıyoruz
Domino taşları ve soğuk ikindiler
Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık
Gölgemiz tortop ayakucumuzda
Sevinsek de sonunu biliyoruz
Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum
İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada
Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum
Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum
İyice kurulamıyorum saçlarını
Bir bardak şarabı kendim için içiyorum
"Halbuki geyikli gece ormanda
Keskin mavi ve hışırtılı
Geyikli geceye geçiyorum"*

*Geyikli Gece, Turgut UYAR

14 Aralık 2010 Salı

Kış

“gülüşümü ıslattım -kar yağdı bütün gün-
daha yağsın
kar yağsın bütün otellerin üstüne
üstüne üstüne bütün otellerin
kar yağsın
lacivert gözlerine Seniha'nın”*

Soğuğu severim. İyi gelir, zihnimi açar, rehavetimi azaltır. Nasıl olur bilmem, soğukta bedensel hareketlerim yavaşlarken, düşüncelerim hızlanır. Yataktan çıkmadan on iki saat uyusam da, zihnim rüyalarla beynimi didiklemeye devam eder. Nihayet, ruhumun keskin dalgalı sonbahar hali, haftasonu kışa döndü. Ben de, uzayıp giden sonbaharın içine hapsolup mutluluktan uçmakla melankolide kaybolmanın arasına sıkışıp kalmaktan; uykularımda, arayıp bulamadığım dersliklerden, kaybolan insanların peşinde telaşla koşmaktan, dar ve karanlık sokaklarda yönümü kaybedip çırpınmaktan kurtuldum, neyse ki.

Şimdi, sahlep içip kar seyredilen, battaniyenin altına sokulup film izlenen, yağmur ve rüzgar camları tıpışlarken kitapların içine saklanılan, üşüyen ayakların sevgilinin ayaklarında ısıtıldığı, camların buğulandığı kış günlerindeyiz. Kar melekleriyle, kardan adamların zamanında... Baharda çiçeklenmek için, yapraksız uykuda bekleme; gereksiz düşünceleri eleyip uzaktan bakabilmek için boşluklar açma; duyguları saklandıkları kuytulardan çıkarıp onarma zamanında...

Yarından itibaren beş gün boyunca aralıksız kar yağacak, bu son elli yılın en yoğun kar yağışı olacağından, İstanbul’da iş yerleri, okullar, alışveriş merkezleri zorunlu olarak tatil edilmiştir, denmesini bekliyorum. Şehirdeki tüm renklerle birlikte zihnimin de beyaza dönmesini bekliyorum.

“özlemim sanadır, varsın
kar yağsın, daha yağsın
seni arındırıncaya kadar.”*

* Özleyiş, Edip Cansever

13 Aralık 2010 Pazartesi

"Genç Şairden Beklenen" - Orhan Veli

"Yirmi yaşımızı dolduralı bir iki seneden fazla olmamıştı; beylik kalıplar, beylik oyunlar, beylik dünyalar içinde bunalmış kalmış olan şiire yeni imkânlar arayalım dedik. Şiire yeni dünyalar, yeni insanlar sokarak, yeni söyleşiler bularak, şiirin sınırlarını biraz daha genişletmek istedik. İlk işimiz bilinen sanatları bir tarafa bırakıp, şiiri bu sanatlar dışında şiir yapan özellikleri aramak oldu. Böylelikle onu bir reçete, bir tarife matahı olmaktan kurtaracaktık. Bu işi başarabilmek için de şiir tarifelerinin verdiği tertiplere karşı gelmek gerekiyordu. O tertipleri bulmuş olan şiirle o şiire sıkıca bağlı kimselerin de bu dikine giden hareketten memnun olmayacakları besbelli idi. Üstelik biz de görmek istediğimiz işin ne olduğunu belirtmek için, bir takım softaların damarına basmaktan hoşlanıyorduk. Şiirlerimizin yadırganışı sadece alışılmış kalıpların dışına çıkışından değil, çıkmak isteyişinden, bunda ayrı bir keyif buluşundandı. Gayretimizin nasıl bir sebebe dayandığı anlaşılınca biz de biraz yumuşar gibi olduk. Gel gelelim, bu arada şiire girmiş olan bazı şeyler, şiirin öz malıymış gibi, yerleşti kaldı. Bunlardan biri eski şiirin yüksekten konuşmasına karşılık olarak şiire sokulan alelade konuşma; biri de eski şiirin büyük konularının, büyük heyecanlarının yanı başında yer alan küçük, alelade olaylar, küçük, alelade insanlar. İlk niyet hiçbir şeyin şiir dışı kalmamasını sağlamaktı. Ama bu yeni şiir yavaş yavaş yayılıp bir çok kimse tarafından da tutulunca iş değişti. Genç okur yazarlar, hatta bu işle uğraşanlar, sandılar ki şiir yalnız küçük olayların, yalnız alelade bir dille anlatılmasından meydana gelir. Böyle böyle bu basitlik, bu aleladelik şiirin bir tarifi, bir şartı oldu. Basitlik, aleladelik derken belki de biraz insaflı davranıyorum. Basitlik, aleladelik diyeceğime boşluk, hiçlik desem daha doğru olur. Şairin mısraları içinde okuyucuya hiç bir şey söylememesi bir yana, söyleyişteki basitliğin de gerektiği gibi anlaşıldığını sanmıyorum, kolay okunan mısraın, kolay yazılır bir şey olmadığı pek bilinmiyor. Bunu anladığımız an şiirin güçlüklerini görecek, emeğe saygı göstermesini öğreneceğiz. Yalnız şairin emeğine değil; bütün insanların emeğine. Ondan sonra da kolay kolay boş lakırdı edemeyeceğiz. Genç şairlerimizin çoğunda, ne yazık ki, böyle bir boş lakırdı ile yetinme hali görüyoruz. Yazımın baş tarafındaki sözlerden de anlaşılacağı gibi, şiirimizin bu hale gelmesinde galiba bizim neslin büyük payı var. Ama şair olacak kişinin biraz düşünmesi, niyetle görünüşü birbirinden ayırabilmesi gerekir. Zaman zaman alelade olmak başka. Ayrıca, türlü işlerde çalışan milyonlarca insanın, iş görmüş adam olmanın hakkını kazanabilmek için, göbeği çatlarken iki lakırdı çırpıştırıp bir iş yaptım sanmanın kolay kolay hoş görülmeyeceğini bilmek lazım.

Bu küçük yazıyı yazmaktan maksadım genç şairlerimize sataşmak değil. Onların en kötüsünün bile

Bir sarışın yaramaz
Aldattı beni bu yaz;
Sevdada karar olmaz;
İşte kumralı geldi.

deyip şair sırasına katılıverenlerden kat kat üstün olduklarını biliyorum. Genç şairlerden beklenen, sadece, el birliği ile yıktıkları o eski, o sahte, o yaldızdan ibaret şiire karşılık özlü, beşeri bir şiir, bir gerçek şiir yaratmalarıdır. Bunu bugüne kadar biz de gerektiği gibi yapamamışsak çalışalım. Tek Türk dili, Türk şiiri de insan içine çıkabilecek, bizi Türk oluşumuzla övündürecek bir hale gelsin."

Kaynak: Orhan Veli Kanık, Yaprak dergisi, sayı:5, 1949 (Orhan Veli, Nesir Yazıları, Varlık Yayınları, 1953)
Görsel: Kitap-lık dergisinin Mart 2002 sayısı. Orhan Veli'nin (ayaktakilerden ortadaki) PTT'de çalışırken iş arkadaşlarıyla çekilmiş bir fotoğrafı...

9 Aralık 2010 Perşembe

Amerika Günlüğü

1989 yılında Çin Tiananmen Meydanı olayları ile sarsılıyordu ve Sovyetler Birliğinin çöküşü, Berlin duvarın yıkılmasıyla ivme kazanmıştı. O olaylar dünyayı değiştirmeye yetmedi belki ama, o olaylara şahit olan bir kuşağı değiştirdi. 68 kuşağı, yerini 89 kuşağına bırakıyordu o yılda.

Yeni nesil kanlı mücadele değil , onurlu yaşam peşindeydi artık. Basmakalıp sloganlara yeni kuşağın inancı yoktu. Destansı angaryalara ihtiyaç duymuyordu bu nesil. Hayatın, ilkeler için değil, mutlu olmak için yaşanması gerekiyordu.

Kanlı ihtilaller yerini kadife devrimlere bırakıyordu. 89 kuşağın idolu omuzunda makineli tüfeğiyle Comandante Che değil elinde pazar poşetiyle Tiananmen meydanında tankların önünde duran meçhul bir isyancıydı.

Bu kuşak Fidel Castro'yu değil, Václav Havel'i örnek alıyordu artık. Lev Troçki'in fırtınası dinmiş, Nelson Mandela'nın rüzgarı esiyordu.

Amerika gönençli bir fatih olarak o yılı geride bırakacaktı. Amerika'nın liderleri, o yıldan itibaren her fırsatta tumturaklı bir edayla dünyanın yegane supergücü olduklarını ilan ettiler. Ama Amerika, 20 yıl boyunca, bu tekinsiz gücünü, dünyaya yeni bir örnek, yeni bir model sunarak kullanamadı.

Mayın sorununa karşı tasarlanan Ottawa antlaşmasına imza atmadı.
Küresel ısınmaya karşı oluşturulan Kyoto protokolüden sakındı.
Orta Doğu sorununun çözülmesi için liderlik gösteremedi.
Yabanıl gücünü ülkeleri işgal etmek için kullandı.
Muazzam bir bütçe açığına girerek son 70 yılın en şiddetli ekonomik bunalımına yakalandı.

Aşığıda öykülerini kısaca anlattığım kişiler aslında bir süper gücün iç dinamizmini, toplumunda egemen olan bir izleği yansıtmaktadır.

* * *
...Alisa

Alisa Zinov'yevna Rosenbaum, 1905'de Rusya'da Saint Petersburg'da dünyaya geldi. Rus Ekim devriminde henüz 12 yaşındaydı. Kimyacı babasının eczanesi Bolşevikler tarafından gasb edildikten sonra ailesi ile birlikte Kırım'a kaçtı. Petrograt Üniversitesi'nde felsefe ve tarih okudu. 1925'de de Amerika'ya göç etti.

Amerika'da Ayn Rand takma adı ile yazarlığa başladı. Felsefesi ve kitapları bireycilik, rasyonel bencillik (çıkarcılık) ve kapitalizm mefhumlarını vurgular.

Rand'a göre:
Bireylerin kendilerini başkaları için feda etmeden ve aynısını başkalarından beklemeden kendi amaçları için yaşamaya hakları vardır.

Devletin özgür bir toplumda, yasal ama minimal bir role sahip olması gerekir. Bu bağlamda devlet, ülke ekonomisinde asgari bir rol üstlenmelidir.

Hayatın Kaynağı (The Fountainhead) ve Atlas Silkindi (Atlas Shrugged), Türkçe'ye çevirilen kitaplarından birkaç tanesidir.

...Alan

Macar asıllı Alan Greenspan, 1926 yılında New York City'de doğdu. 1977 yılında New York Üniversitesi'nden doktorasını alan Greenspan, Amerika'nın en önde gelen ekonomistlerindendir.

1950'lerde Ayn Rand ile tanşıtı ve Rand ile bir çalışma grubu oluşturdu.

Merkez Bankası başkanlığına ilk olarak 1987'de o dönemin Amerika devlet başkanı Ronald Reagan tarafından atanmıştır. Emekli olduğu 31 Ocak 2006 tarihine kadar da dört yıllık dönemlerle 20 sene boyunca aralıksız bir şekilde, bu göreve devam etti.

Greenspan emekli olduktan sonra yazdığı "Türbülans Çağı" kitabında, Rand'ın kendi dünya görüşünü nasıl etkilediğini ve bir ekonomist olarak Rand'ın felsefesini benimsediğinden söz ediyor.

...Brooksley

Brooksley Born, 1940 yılında Kalifornia'da dünyaya geldi, 1964'de Standford Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. 1996'da başkan Clinton tarafından Ticaret Komisyonu'nun (Commodity Future Trading Comission) başkanlığına atandı ve bu göreve 3 yıl devam etti.

Ticaret komisyonunun esas amaçlarından birtanesi finans piyasasına devlet denetimini sağlamaktır.

Born 1998'de "Türev" denilen oldukça komplike bir finans işlemine denetimi sağlayarak, bu piyasaya şeffaflik getirme niyetindeydi.

* * *

Yıllarını Rand'ın felesefesini ve devletin ekonomi üzerindeki kontrölünü en aza indirgemesini savunmakla geçiren Greenspan, Wall Street lobisini de arkasına alarak Born'a karşı çıktı ve sonunda da Senatoyu, Born planını rafa kaldırmaya ikna etti.

Alan Greenspan 10 yıl sonra, Amerika son 70 yılın en şiddetli ekonomik durgunluğunu yaşadığında, bunalımın nedenlerini araştırmakla görevli kongre komitesinin karşısına kelli felli bir bürokrattan ziyade, çaresiz, pimpirikli, bunği andıran biri olarak çıktı.

Acının tortusunun çöktüğü yorgun gözler ile şu sözleri sarf etti: "40 senelik dünya görüşüm, ideolojim hataymış. Hayatım boyunca inandığım ‘kendi çıkarcılık ilkesi’ ekonomiyi korumaya yetmedi".

Bu bunalımdan yıllar önce Hintli yazar Arundhati Roy gelecekten haber getirircesine şunları demişti:

“Sovyetler Birliği şeytani bir güç olduğu için değil çok fazla güç çok az sayıda insanın elinde olduğu için çöktü, Amerikan Kapitalizmi de çok fazla güç çok az sayıda para odağı ve sermaye kuruluşunun elinde olduğu için çökecektir...başka bir dünya olanaklıdır...başka bir düzen yoldadır...hatta sessiz sakin bir günde o yeni düzenin nefes alışlarını duyabilirim"

Akşam üzeri güneşin giderken unuttuğu bir tutam ışığın yardımıyla, karanlığa hala direnen Seattle'den saygılar.

Hamoon Daghigh
Aralık-2009

Sunum: Amerika Günlüğü

Rengarenk ve Siyah'ın artık misafir bir yazarı var. Ben sadece, Amerika Seattle'da yaşadığını ve yazılarını blogda paylaşmaktan mutlu olduğumu söyleyeceğim. Umuyorum, kendisi bir ara, "hakkımda" kısmı için bir kaç satır yazacaktır. Yazılarının tamamı "Amerika Günlüğü" başlığı altında toplanacaktır.

8 Aralık 2010 Çarşamba

"Rahatı Kaçan Ağaç"

“İnsan, sevdiği birini tükenmiş görmek istemez. Onda, her zaman, yeni şeyler bulmak, o ana kadar keşfedilmemiş cepheler keşfetmek ister. Ben de, çok sevdiğim Melih Cevdet’de son günlerde böyle yeni taraflar bulup sevindim. Onun aşağı yukarı bütün şiirlerini yazıldıkları günden beri bilir, o günden beri seve seve okurum. Ama buna rağmen, o şiirlerin benim için meçhul kalmış tarafları varmış. Bunu “Rahatı Kaçan Ağaç” adlı kitabı okuduktan, yani bütün şiirlerini bir kere daha toplu halde gördükten sonra anladım. Melih Cevdet’in en çok üstünde durduğu temalardan biri de meğer saadetmiş. Bir aralık Oktay Rifat’la birlikte “Saadet Şiirleri” yazmışlardı. Bir başka şiiri de


“Ben güzel günlerin şairiyim, 
Saadetten alıyorum ilhamımı.”

diye başlıyordu. Son şiirlerinde bu temayı, “saadet” kelimesini kullanmadan işliyor. Bu arada kendine göre, bir de gerçeğe ermiş. Kendime göre demiyor da kendine göre diyorum. Korkuyorum çünkü olur da yanılırım. Ama ne yalan söyleyeyim, ben de onun gibi düşünüyorum. Melih Cevdet, bütün ıstırapların cemiyet hayatından geldiğine inanıyor.

Geçim kaygıları olmasaydı, insanların birbirleriyle olan münasebetleri ve bununla birlikte, takım cemiyet müesseseleri olmasaydı insanlar ızdırabı tanımazlardı. O müesseselerden biri dildir. Dil, saadeti bilmeyen milyonlarca insana saadet kelimesini öğretmiştir. Bu kelimeyi öğrenen insan, onu bilmeyene nazaran biraz daha bedbaht, biraz daha muzdariptir. Larochefoucauld da buna benzer bir söz söylemiş: “Öyle insanlar vardır ki, aşktan bahsedildiğini duymasalardı âşık olmazlardı.” Bir başka kitapta da şöyle bir şey okumuştum:

“Saadet ya paradadır, yahutta onun para da olduğunu bilmemekte. Saadet parada mıdır değil midir, bir şey diyemem. Ama her halde saadet onun nerede olduğunu bilmemektedir.”

Melih Cevdet “Rahatı kaçan Ağaç” adlı şiirinde mesut bir ağaçtan bahseder. O ağaç mesuttur; çünkü saadet kelimesini bilmiyor. Sadece tabiat içinde yaşıyor. Tabiatsa güzeldir, sevilir, tabiat içinde ancak mesut olunur. Hâlbuki, insanlar içinde yaşayan, insanlardan gönül çekmeyi, dert çekmeyi öğrenen insan kolay kolay mesut olamaz. Ağacı, kuşu, karıncayı kıskanır. Melih Cevdet de aynı kıskançlığı duyuyor. “Rahatı Kaçan Ağaç” adlı şiirini şöyle bitirmiş:

“Ona bir kitap vereceğim 
Rahatını kaçırmak için
Bir öğrenegörsün aşkı
Ağacı o vakit seyredin”

Tezgâh” adlı şiirinde de dünya halini, dünyaya yaşamak için gelmiş olanın halini, ne olduğunu bilmediği saadeti arayan adamın halini anlatıyor. Bu adamın perişanlığından toprağın haberi yoktur, o, sadece güzeldir. Ama biz, o kadar saadet peşindeyizdir ki onun güzelliğinin farkına varmayız. Melih Cevdet de şöyle diyor:

“Bu saadet uğruna açmışız aramızı
Bu ağaçtan, bu yıldızdan, bu kuştan.”

En sonunda da savunmaya çalışıyor, saadet, maadet, falan filan bir tarafa, bizim işimiz başka. Şiir şöyle bitiyor:

“Biz bir kumaş dokuyoruz,
Güle ağlaya;
Ne mesuduz, ne bedbahtız;
Başka, bambaşka.”

Kimi zaman saadetin erişilmez bir şey olduğuna inanmak istiyor. “Ağacın Yukarı Yaprakları” adlı şiiri bu duygunun ifadesidir. Şiirin tamamı şu:

“Uzanılmaz;
Kuşlara ve güneşe mahsustur.
Hiç birimizin haberi olmasın
Yukardaki yapraklardan.”

Melih Cevdet bazı şiirlerinde de ölümden bahseder. Ama o şiirler de yıllar boyunca saadet peşinde koşmuş, dünyayı sevmiş, hayvanlarla bitkileri kıskanmış bir şairin şiirleri. Onlardan bir tanesini size de sunmak isterim.



ÖLÜ
O şimdi yalnızdır;
Anasız, babasız,
Şapkasız, elbisesiz,
Her şeyi arkada bıraktı.
Ne konuşacak arkadaşı,
Ne okuyacak kitabı var.
Yalnız,
Yapayalnız.




*Soldan sağa: Orhan Veli (1), Oktay Rifat (3), Melih Cevdet Anday (4)

Mezarlık şiirinde bu hissi daha açık bir halde buluyoruz. Şair, ölümü hayata benzeterek, ölmüş insanın da, sağlar gibi, dünyadan zevk alacağını düşünerek teselli buluyor:

“Yalnız yaşayanlar için midir mezarlık,
Toprak üstündeki her bitki?
Yerin dibine doğru büyüyenler de var;
Hep yaşayanlar için mi?
Belki de ağaçlardan yukarıya doğru
Uzayan bir şey vardır mezarlardan.
Sonsuz hürriyete benzer bir şey,
Öyle sessiz, öyle kocaman.
Bir bu tesellisi kaldı mezarlığın;
Yoksa ölünün hali yaman.”

Melih Cevdet’in şiirlerini toplu bir halde görmediniz. Görün, onu daha iyi tanıyacaksınız. Hakkında layık olduğu kadar iyi şeyler düşünmüyorsanız her halde fikrinizi değiştirirsiniz. Bilhassa Yalan, Senden Utanıyorum, Rüya adlı şiirlerini pek beğeneceksiniz sanıyorum.”

Orhan Veli KANIK

Bu metnin ilk yayınlanışı : Ülkü dergisi, sayı:122, 1946
Metnin alındığı kitap: Orhan Veli, Nesir Yazıları, Varlık Yayınları, 1953

Görseller: Google image 9/12/2010

6 Aralık 2010 Pazartesi

Miguel Hernandez (3)

Miguel Hernandez'in "Vals de los Enamorados y Unidos hasta Siempre" / " Aşıkların ve Sonsuza kadar Birleşenlerin Dansı" şiirinden...

[12]

El sol, la rosa y el niño
flores de un día nacieron.
Los de cada día son
soles, flores, niños nuevos.

Mañana no seré yo:
otro será el verdadero.
Y no seré más allá
de quien quiera su recuerdo.

Flor de un día es lo más grande
al pie de lo más pequeño.
Flor de la luz el relámpago,
y flor del instante el tiempo.

Entre las flores te fuiste.
Entre las flores me quedo.
Miguel Hernandez

 
[12]
Güneş, gül ve oğlan çocuğu
Doğan günün çiçekleri
Her gün için yeni güneşler
Yeni çiçekler, yeni çocuklar.

Yarın ben olmayacağım
Başka bir ben olacak gerçekte.
Ve birinin anılarında olmamı istediğinin
Daha ötesinde olmayacağım

Günün çiçeği en büyüktür
Daha küçük çiçeklerin ayaklarının dibinde.
Işık çiçeği şimşek
Ve an çiçeği zaman

Çiçeklerin arasında sen gittin.
Çiçeklerin arasında ben kaldım.
Çeviri : Nilhan Coşkun

Görseller İspanyol, El Pais gazetesinden.

3 Aralık 2010 Cuma

Şiir: "Güzel Irmak", İlhan Berk / Müzik:"Love", Nate King Cole

Güzel Irmak

"Küçüğüm bu senin sesin güzel ırmak

Önce rüzgârın öptüğü sonra benim öptüğüm
Bu bitmemiş şiirler senin ayakbileklerin
Soluğun kokun karnın gölgeli gözlerin
Bu böyle çözülü göğsün enine boyuna dudakların
Sabahlara kadar ki büyük gözlerin böyle
Bu dal gibiliğin saçların kırmızı ağzın
Bu üstünde onca seviştiğimiz yatak sonra
Sonra bu benim anı artığı eski yüzüm
Tüylerin tay boynun küçücük çocuk ellerin
Böyle yukarıdan aşağı gidiyorum seni
Karışıyor korkunç ellerimiz ayaklarımız”
                   İlhan Berk

Şiirle birlikte dinlenmesi önerilen müzik : Nate King Cole'den "LOVE" http://fizy.com/#s/125wvr

2 Aralık 2010 Perşembe

bisküvi arası lokum

“Çoğu kez kulakların belli bir öykü için olgunlaşması uzun yılların geçmesini gerektirir. Ama insanlar –anamız, babamız, genel olarak sevdiğimiz ve korktuğumuz her şey- biz onları iyice anlamadan ölmek zorunda kalırlar.” Franz Kafka

İnsandaki beğenilme isteğinin varoluşunun bir parçası olduğu söylenir. Etrafımızı tanımaya gözlerimizle başladığımızdan mıdır bilmem, beğenimiz de görüntüyle başlar. Dünyaya gözlerimizi açar, göz göze gelir, ilk görüşte aşık oluruz. Beğenilme ve beğenme konusunda kadın erkek arasında kıyas yapan pek çok bilimsel yazı, ondan daha da çok gündelik yorum var. Sonsuza uzayabilecek böyle bir tartışmaya bir yazı daha eklemek değil istediğim, “iyi bir şey”i paylaşmak...

Yirmili yaşlarımın ortasında, hiç düşünmeden istediğim saatte ve istediğim kadar tatlı yiyebildiğim günler sona erdi. Tüm dünya “beğenilmek için kilo almamalısın” cümlesini tekrarlayıp dururken, gece yarısı canım çekti diye buzdolabındaki çikolatalı pastayı bitiremiyordum. Çünkü, kilo konusu, güzellik üstüne yazılan yazılarla ve reklamlarla, kafama bir daha çıkmamacasına yerleşmişti. Görünce hala kendimi tutamadığım, bir oturuşta onlarca yiyebildiğim fıstıklı çifte kavrulmuşlar değil ama bal rengi pudralı iri lokumlar, hayatımdan o dönemde çıkıp gitti.

Oysa çocukluğumun tadıydı lokum. Dedemlerin evi demekti, nenemin sedirin altına sakladığı ıvır zıvır poşetleri demekti, sevgi demekti. Bir de hayal meyal hatırladığım, sebebi doğum, ölüm, sünnet ne olursa olsun, okunan metnin ahengine kendini kaptırıp ağlayan bir iki kadının olduğu mevlitler demekti. Nenemin zamanı ve yaş grubu için mevlitler bir çeşit gündü. Evden çıkma bahanesi, hayırlı bir iş, onbeş yirmi kadının dualı lokumlu buluşması. Ara sıra bizim nenemlerde olduğumuz zamana denk gelir, beni de tutar elimden götürürdü.

İki bisküvi arasına sıkıştırılıp ezilmiş lokumların bisküvi ile karışan tadı... Lacivert üstüne küçük çiçek desenli, nerdeyse bileğine kadar uzanan elbisesi, içine mendil ve para sıkıştırdığı kemeri, elbisesinin üstüne giydiği yaprak yeşili el örgüsü yeleği ve kenarı mavi boncuk oyalı beyaz yazmasıyla, ufak tefek, kuru, esmer bir kadındı nenem. Lokumdan sonra dağıtılan, limon kolonyasının genzi yakan kokusu... Çocukluğum.

* Görsel 2/12/2010 Google İmage