28 Ekim 2010 Perşembe

29. TUYAP Kitap Fuarı (2010)

Nerdeyse son beş yıldır, kitap fuarına gitmeyi bırakmıştım. Fuar alanı uzak, kalabalıkta bırakın kitap bakmayı yürümek bile mümkün değil, TUYAP’ın kafe ve dinlenme yerleri ise insanı rahatlatmak şöyle dursun dafa fazla yoruyor. Bunlar bir yana asıl sebep; tüketim çılgınlığına kapılıp, okuyacağımı sanarak aldığım torba torba kitabın, tüm bir yıl boyunca kitaplıkta öylece beklemesi...

Sonunda, elimde biriken kitapların bir kısmını seçip okudum, bir kısmı kaynak kitap olarak raflarda yerini aldı, geri kalanları ise başka kütüphanelere doğru yola çıktı. Böylece fuara gitmekten, fuardan kitap almaktan vazgeçmiş oldum.

Yıllardır aynı şekilde tekrar eden fuarda, nihayet iyi yönde bir değişiklik olmuş; Frankfurt kitap fuarındaki gibi ‘konuk ülke’ etkinlikleri başlatılmış. Bu yılın konuk ülkesi İspanya. İspanyol Kültür Bakanlığı ve Cervantes Enstitüsü fuar süresince gerçekleşecek, bir dizi kültürel etkinlik düzenlemiş. Flamenko dansçısı Manuel Reina ve Türk grup “Bato Tato”nun flamenko füzyon konseri, Fernando Espí ‘nin gitar konseri; çizgi roman yaratımında beş büyük Avrupa ülkesi olarak kabul gören Belçika, İspanya, Fransa, İngiltere ve İtalya’dan seçilmiş çizgi roman kahramanlarının ziyaretçilerle buluşacağı “Avrupa Çizgi Romanı’nın Yüz Kahramanı” isimli sergi; İspanyol edebiyatçılar Juan J. Armas Marcelo, Ángeles Caso, Rafael Chirbes, Julio Llamazares, Luisgé Martín, Soledad Puértolas, Fernando Sánchéz Dragó ve Luis del Val ve İspanyolca ve Türkçe çevirmenler çevirmenler Rafael Carpintero, İnci Kut ve Ovidi Carbonell’in katılacağı söyleşiler...

Daha detaylı bilgi için, TUYAP sayfası : http://www.istanbulbookfair.com/

29. TUYAP Kitap Fuarı 30 Ekim – 2 Kasım
ETKİNLİK PROGRAMI

30 Ekim Cumartesi
13:00-14:00
Avrupa Çizgi Roman Kahramanları sergisi açılışı ve kokteyl (İspanya standında).
14:00-15:00 Söyleşi/Diyaloglar
İspanyol ve Türk yazarların Perspektifinden 21. Yüzyılı Yazmak
Yöneten:
Miguel Grajales Pedrosa
Konuşmacılar:
Soledad Puértolas
Julio Llamazares
İnci Aral
15:15-16:30 Panel
Yayıncılıkta Yeni Arayışlar ve Gelişmeler
Yöneten:
Onur Bilge Kula
Konuşmacılar:
Çetin Tüzüner
Alain Gründ
Rogelio Blanco
Münir Üstün
17:30-18:30 Açılış Konseri
Manuel Reina & Bato Tato (Flamenko Dinletisi)

31 Ekim Pazar
12:45-13:45 Söyleşi/Diyaloglar
Medya ve Edebiyat’ın Karşılıklı Etkileşimi
Yöneten:
Cem Erciyes
Konuşmacılar:
Juan J. Armas Marcelo
Fernando Sánchez Dragó
Yekta Kopan
15:30-16:30 Söyleşi/Diyaloglar
Gazetecilikten Yazı’ya
Yöneten:
Buket Aşçı
Konuşmacılar:
Ángeles Caso
Luis del Val
Ece Temelkuran

1 Kasım Pazartesi
13:00-13:30 Sunum
İspanyol Edebiyatı Çeviri Destek Fonları
Konuşmacı:
Rogelio Blanco
14:00-15:30 Panel
İspanyolca ve Edebiyat Çevirisi
Konuşmacılar:
Rafael Carpintero
Ovidi Carbonell
İnci Kut

2 Kasım Salı
13:15-14:15 Söyleşi/Diyaloglar
Yakın Tarih ve Edebi Yaratıcılık
Yöneten:
Adnan Özer
Konuşmacı:
Luisgé Martín
Rafael Chirbes
Oya Baydar
14:30-16:00 Kapanış Konseri
Fernando Espí (Klasik Gitar Dinletisi)

27 Ekim 2010 Çarşamba

Miguel Hernandez (2)

El cementerio está cerca

de donde tú y yo dormimos,
entre nopales azules;
pitas azules y niños
que gritan vívidamente
si un muerto nubla el camino.
De aquí al cementerio, todo
es azul, dorado, límpido.
Cuatro pasos, y los muertos.
Cuatro pasos, y los vivos.
Límpido, azul y dorado,
se hace allí remoto el hijo.








Mezarlık yakınındaydı
Senin ve benim uyuduğumuz yerin,
Mavi bulutlar arasında;
Mavi ıslığı rüzgarın ve yaşam dolu çığlıkları çocukların
Patikada bir ölü bulutlara yükselirken.
Burda, mezarlıkta, her şey
Mavi, altın rengi, temiz.
Dört patika ve ölüler.
Dört patika ve yaşayanlar.
Temiz, mavi ve altın rengi,
Orda uzakta oğlum
Çeviri: Nilhan Coşkun







Eylül ayında, Miguel Hernandez hakkında kısa bir yazı yazmıştım. 30 Ekim şairin doğum günüymüş ve bu sene doğumunun 100.yılı. Merak ediyorum, Franco’nun veliaht olarak bıraktığı Juan Carlos hala İspanya kralıyken, ailesinin 2010’da İspanya yüksek mahkemesine yaptığı suçsuzluk ve iade-i itibar talebi sonuçlanacak mı? El Pais ulusal kütüphanede, Miguel Hernandez’in el yazmalarının bulunduğu bir sergi açıldığının haberini vermiş.

Hem iki şiiri ile 100. yaşında bir kez daha analım, hem de serginin görsellerini paylaşalım istedim.






Una fotografía.
Un cartón inexpresivo,
envuelto por los meses
en los rincones íntimos.

Un agua de distancia
quiero beber: gozar
un fondo de fantasma.

Un cartón me conmueve.
Un cartón me acompaña.











Bir fotoğraf
Anlatılamayan bir karton
Ayların gizli köşelerinden
Dönüp gelen

Uzaklığın suyu
İçilmek istenen: zevkle
Hayalin derinliklerinde

Bir karton bana dokunan
Bir karton bana eslik eden
Çeviri: Nilhan Coşkun


26 Ekim 2010 Salı

Şiir:Baharı Bekleyen'e / Müzik:Patricia Barber


Baharı Bekleyen'e

ben kışın güzelliğini söylerim ne gelirse dilime
çünkü kış bir hazırlıktır soluğuma kıpkırmızı gülüme

nice kırmızı ayaklar gelip geçti o gün katar katar
kış günleri sözgelişi ben bir çöp bile almadım elime
...
artık su uyur aşk uyanır mendilim kana boyanır
bilirim bu baharda da herkes hasetlenir halime

ve ellerim batık bir suda akar gözlerim her şeye bakar
bahar bir gelsin yeter artık eksikse de bırak elleme
...
su. hiç kimse durmazsa her şey yürür, bu aşk demektir
her şey kullanılmazsa dirim bir ihanettir ölüme

sakiniz elimiz filan temiz baharı filan bekleriz
                                                                Turgut Uyar

 
Müzik : Patricia Barber
Kendi sitesinden : http://www.patriciabarber.com/av/index.html
Veya Fizy'den : http://fizy.com/#s/1nm1hq

25 Ekim 2010 Pazartesi

havadan sudan

Her şeyi akışına bıraktığımız günler vardır. Hayatla itişmekten vazgeçtiğimiz, akışın keyfini çıkardığımız, günle geleni memnuniyetle kabul ettiğimiz… Aslında dipten tepeye çıkmak için öyle büyük şeylere de gerek yoktur. Birkaç dakikalığına da olsa bulutun arkasından çıkan güneş, beklemediğiniz bir haber, kahvenin kokusu, aynadaki mızmız yüzümüz, battaniyenin altında kıvrılmış yatarken vücudumuza yayılan sıcaklık, günlerden Cuma, Cumartesi veya Pazar olması… İçimizdeki ‘ben’ bir anda fikrini değiştirir, sanki “Nasıl istiyorsan öyle olsun” der.


Unforgettable in every way
And forever more, that's how you'll stay
That's why, darling, it's incredible
That someone so unforgettable

Ben de cumanın gelişiyle, boğazımdaki ağrıyı, kafamda dolaştırıp dolaştırıp bir türlü nasıl olacağına karar veremediğim seyahatname serisini, ev, iş, aile dertlerini, derleyip topladım koydum bir kenara. Elde var hayat! Kendimce bir sofra kurup, etrafına arkadaşlarımı oturttum. Şarabın, makarnanın, kahvenin, müziğin keyfinde, güldük, konuştuk. Herkes gidip, bulaşıkları makineye yerleştirdikten sonra, şarabımı alıp balkona çıktım. Bu günlerde, akşam üstü saat altı gibi gökyüzüne baktığınızda gördüğünüz muhteşem ay, şimdi balkonumda batıyor. İyi geceler.

Unforgettable, that's what you are
Unforgettable though near or far
Like a song of love that clings to me
How the thought of you does things to me
Never before has someone been more


Pazar günü Cihangir’de bir sergi gezdim: “Çocukluktan Merkeze”. Sergi, TMK (terörle mücadele kanunu) ile küçük yaşta hapse atılan çocuklar ya da medyanın pek severek söylediği tabirle “Taş atan çocuklar” hakkındaydı. Aslında sergi davetini aldığımda, mekanın Cihangir olmasının da etkisiyle, sergiyi açanların Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları olduğunu düşünmüştüm. Sergiyi gezmeden on beş dakika önce öğrendim ki, sergiyi hazırlayanlar Özgür Açılım Platform / Özgürlük İçin Tevhid ve Adalet Platformu. Üstümde mini mor bir elbise, ayağımda mor çoraplar, gezeceğim sergide çoğunluk örtülü kadınlar ve ‘müslüman’ erkekler... Bu defa öteki ben olacaktım. Açılım Platformu, Bilgi Üniversitesi öğrencilerinin kurduğu bir fikir kulübüymüş, onların sözleri ile ‘müslümanlığı yaşayamayan kız ve erkek öğrenciler’den oluşmuş ilk başta, sonra başka okullardan müslümanlığı yaşayamayan kız ve erkek öğrenciler de katılmış ve klüpten platforma dönüşmüşler. Sergi fikri, Güneydoğuda olan bitene, Kürt etnisitesine, islami kesimin ‘islami olmayan, laik, ataist, aydın veya diğer’ kesim kadar duyarlı olmaması eleştirisinden ortaya çıkmış. Bu arada sergi mekanının sahibi –öğrenciler sergiyi üç dört başka mekanda daha açmak istemişler ama kabul edilmemiş- yaptığı konuşmada kendisini ateist ve marksist olarak tanımladı. Herkes için ortak nokta adalet ve vicdandı.

Sergi, fotoğraf açısından fakirdi, basında çıkan fotoğrafların sahipleri fotoğraflarını paylaşmayı pek istememişler. Çocuklardan gelen ‘görüldü’ kaşeli mektuplar vardı. Yerdeki kan lekeleri ve zinciri kelepçelerden salıncak etkileyiciydi.

Kendimi öteki hissetmedim, hissettirilmedim. Belki Cihangir’in havasından, belki öğrenci güleryüzlülüğünden, belki kimsenin birbirine kara bakışlar atmamasından, belki de kimsenin diğerini öteki görmemesinden... Sergiden çıkarken, bu kıyafetle Fatih’te, Eyyüp’te, bırak öteki hissetmeyi, dolaşamam bile diye düşündüm. Erkeklerin kadınlar üstünden yürüttükleri/yürütmeye çalıştıkları bu oyuna, yine, çok kızdım.

21 Ekim 2010 Perşembe

kıvrıl bir köşeye hadi, uyu…

“Sonbahar geldi. Ruh halimin, en dip ve en tepe noktalara yolculuk ettiği; anlık değişimlerin aklımı, duygularımı silkelediği, dengesizliğimin mevsimi, hoşgeldin!” diye karşılamışım sonbaharı, 17 Eylül’de yazdığım blog yazısında…

Dün akşam keyfim yerinde, enerjik, mutlu mesut girdim yatağa… Ve, hani yataktan kalkmak için merasimin bile kâr etmediği, telefonun uyandırma alarmının en az on kez ertelendiği, “Allah’ım bıraksınlar beni, ilkbahara kadar uyumak istiyorum” diye yalvarılan, kıvrılıp yatmak dışında herşeyin anlamsız geldiği, zorunluluklara ve sorumluluklara en kibarından, en tumturaklısına küfürler saydırılan sabahlardan birine uyandım. Aman, efendim, hoş geldiniz ruhun dip halleri sabahına! Umuyoruz bizim sizi özlediğimiz kadar siz de bizi özlemişsinizdir. Hayır mı? Ama kalbimizi kırıyorsunuz. Siz de biliyorsunuz ki kırık kalp ne sahibinin ne de başkasının işine yarar.

Uyu, uyu, uyu…

Güne yayılan, uyku ağırı sabahlardır bunlar... Kafamın dışında olup biten herşey aslında rüyada yaşanıyordur. Anlamsız sözler, uğultulu konuşmalar, bir türlü anlamına varılamadan okunan cümleler… Kendimi, pamuk prensesin üveyannesi çirkin cadı kadar suratsız hissederim, o yüzden az konuşur, az dinlerim. Yormayın kendinizi konuşmak için, biz ne güne duruyoruz? Siz ruhun dip halleri sabahının keyfini çıkartırken, elbette, seve seve konuşuruz sizin yerinize.

               kıvrıl bir köşeye hadi, uyu…

Sabah kahvaltısında, aç gözlülük etmeme karamı bozup, 3 dilim kızarmış ekmekle yarım simiti nutellaya bulaya bulaya yedim. Ve maalesef, rüyada yenen çikolatanın mutluluk vermediğini, rüyada içilen bardak bardak çayın da insanı uyandırmaya yetmediğini öğrendim. Efendim, her sabah zihni açık dolaşmaktan sıkılmadınız mı Allah aşkına? Bir sabahcık da rüyanın gerçeğine bıraksanız kendinizi. Rica ediyorum, ısrar ediyorum, aaa ama kızıyorum, içmeyin şu çayları boş yere.

               Vücudunda bir ağırlık,
                    göz kapaklarını kapat, uyu…

Öğle yemeğinin üstüne, kendime yeşil çay hazırladım. Fas’ın çayhanelerinde içtiğim gibi, bir kaç dal taze nane, bir dilim limon, bir küp şeker, bir tutam yeşil çay… Her yudumda mis gibi nane kokusu, limon aroması, Fas sokakları… Gördünüz ya böyle sabahların keyfi burda, rüyanın gerçeğinde mekan ve zaman sınırımız yok. Önünüzdeki adamı takip ediniz efendim. Evet, evet, bordo-deve tüyü rengi, dikine çizgili cellabesi olan… Telaşeye gerek yok, aynen onun gibi, aheste adımlarla takip ediniz.

Cellabeli adamın sırtı dönük,
elinde tuttuğu kandili sallıyor,
yavaş yavaş,
uyu,
uyu,
u-yu…

Az once, Barcelona’da tanıştığım Brezilyalı arkadaşımından, e-posta geldi. Kasımın sonunda, sevgilisiyle üç aylığına asyaya gideceğini haber veriyor. Uyumak istiyorum. Kendimi bağladığım bu sandalyeden, bilgisayardan, mesaiden kaçmak istiyorum. Efendim, balkabağı ve dört tane besili fare hazır, perinin gelmesini bekliyoruz. Aslında geçikmek gibi bir adeti yoktur ama … Beklerken biraz daha uyumak ister misiniz? Tamam, siz kıvrılın sandalyenize, ben üstünüzü örterim bu pelerinle. Siz bunları düşünmeyin, kesinlikle görünmez olacaksınız pelerinin altında. Nerde kaldı bu peri, fareler huysuzlanmaya başladılar. Yok, yok size demedim, siz bırakın kendinizi uykuya.

     Dört atlı peril pırıl bir araba,
                nereye istesem götürürmüş beni, öyle dedi peri.
                                Peri öyle dedi.
                                Peri uyu dedi.
                                           uyu,peri,uyu
                                Peri…

20 Ekim 2010 Çarşamba

'şey'ler, çağrışımlar

“Şey”lerin anılarımızı çağrıştırması güzeldir. Hele de benim gibi, yaşadığı kötü zamanları kolay unutan, iyi olanları da olduğundan daha iyi hatırlayan biriyseniz. İşte son günlerde anıları çağrıştıran şeyler...

* Bir arkadaşımla buluşup, üniversite günlerimizi andık. E, haliyle kulakları çınlatıldı eski sevgililerin. Üstünden geçmiş onca zaman, ayrılık sebebini bile unutmama az kalmış, nasıl romantizmle özlemle anılmaz ki gençlik aşklarım.

* Kasımpatıların mevsimi geldi, sokak köşelerinde kocaman kovaların içinde sarı, beyaz kasımpatılar.

* Kulağıma çalınan Nat King Cole şarkıları, hele de Unforgettable... Hala sakladığım, kapağı kalplerle, notalar ve çiçeklerle süslü Unforgettable kasetini bulmalı.

* Sitenin bahçesindeki çalı ağaç kırmızı minik toplarla dolmuş, hani yılbaşı süsü diye kullanılan kırmızı üzüm üzüm toplar...

* Ankara’yı dost kitapevini anmıştım ya geçenlerde, işte güzel arkadaşım dost kitapevinden, sevgili Edip Cansever’in şiir kitabını almış benim için, Gelmiş Bulundum. Hiç bir sebebe gerek yok, tek başına Edip Cansever şiirleri bile insanı karamsarlıkla romantizm arasındaki o özel alana götürür, üstelik o alanda olmaktan da keyif aldırır.

* Son damla ise dün akşam izlediğim Mad Man de damladı. Artık taşmaya hazırım.

Gündelik telaşeler içinde, yorgun, karamsar yaşayıp gitmek yerine, gündelik telaşalere rağmen kendini iyicil duygulara bırakmak... Biliyorum, çoğunlukla zor oluyor, ama hazır dolmuşken, taşmadan edemem ki. Öyleyse, sarı kasımpatılar, şarap, beyaz kasımpatılar, makarna, unforgettable, aşklar, peynir, mum ışığı, anılar, masa, hayaller, dostlar, kahkaha...

Erkekler her ne kadar dalga geçse de, biz kadınlar biliriz ki romantizm güzeldir. Kasları gevşetir, yüze bir gülümseme kondurur, bizi masal dünyasının prensesi yapar, içimizi sevgiyle doldurur ki bu da hayatı güzelleştirir. O zaman, ister sevgilimize, ister arkadaşlarımıza, ister sadece kendimize romantik bir akşam hediye etsek fena mı olur? Hiç olmadı, kendimize bir buket sarı, beyaz kasımpatı alsak...


“Öyle ki
Gözlerin maviyse de pembeyse de bakarsın bana
Kalır aklımda
Çünkü o
Ekim günleriyle aralıksız boyanan
Bir ırmağın durgun sesidir
İyi ya, ekimdir işte, kasıma ne kalmıştır şurada
Yani bir çay ocağının başında
Bir adam şekerlere çocukluğunu sevdirir”
Edip Cansever, İçimdeki Sessiz Parlaklık

19 Ekim 2010 Salı

ama sizin adınız ne?

Bir şey bize yakınsa iyi, uzaksa göz ardı edilebilir, karşıysa kötü müdür? Biz kendimizi yanımızdaki veya karşımızdakine göre mi tanımlarız, peki doğru mu yaparız? Bütün bu görece tanımlardan arınıp, ben kimim, neyi sever, neye tahammül edemem diye düşünür müyüz? Düşünürsek, neden kendimizi, içimize bakarak tanımak/tanıtmak dururken, başkalarına göre hizalar, yerleştiririz? Sahi biz kimiz?

“Bütün ağaçlarla uyumuşum
Kalabalık ha olmuş ha olmamış
Sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
Ama ağaçlar şöyleymiş
Ama sokaklar böyleymiş
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız


Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yangelmişim dizboyu sulara
Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle döğüşemem
Siz ne derseniz deyiniz
Benim bir gizli bildiğim var
Sizin alınız al inandım
Sizin morunuz mor inandım
Ben tam dünyaya göre
Ben tam kendime göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız”Turgut Uyar


Kendimi nasıl tanımlarım? Cinsiyetimle mi, milliyetimle mi, mesleğimle mi, aile soyumla mı, okulumla mı, hayatımdaki kişilerin sıfatlarıyla mı, nedir tanımlamanın başındaki? Peki sadece “insan”ım desem... Çok mu ağır gelir sadece insanım demek? Bana hep kişi kendini ilk hangi sıfatla tanımlarsa karşısındakini de ona göre bir sınıfa koyar, kimilerini yakınsar, kimilerini uzaksarmış gibi gelir. Türksem, karşımdakinin İngiliz, Alman, Ermeni, İranlı, Kürt, Çinli olması; müslümansam, Yahudi, Hıristiyan, ateist olması; kadınsam, erkek, biseksüel, transeksüel olması; zenginsem, fakir olması, ODTU’lüysem, Boğaziçili, Galatasaraylı, Ege Üniversiteli olması arama mesafe koyar. Yalın kat sadece insanım diye tanımlayabilirsem, o zaman karşımdaki, insan oluşuyla yakın olmaz mı bana?

Doğuştan sahip olduğum kimlik tanımlarının, karşımdakinin doğuştan sahip olduğu kimlik tanımlarından daha üstün olduğuna kim, nasıl karar veriyor? Bir siyasi görüşü savunmak, benimsemek, kendine yakın bulmak, o siyasi görüş içinde de insanları sınıflara ayırır mı? Parti tutmak, takım tutmak gibi bir şey midir?

Bir süredir yine bu sorular dolanıp duruyor kafamda. İnsanların nasıl bu kadar keskin olabildiklerini anlayamıyorum. İnsanların klişeleri, sembolleri, sloganları nasıl bu kadar sahiplendiklerini; canlılar içinde sadece insana verildiği söylen dil ve akıl yeteneğini nasıl görmezden gelip kendilerini sürüye dahil ettiklerini anlamıyorum. Bir insanın diğer insanı, sadece sahip olduğu aidiyetlerinden dolayı kötü bellemesini...

Aynı topluluğa ait olanlar “bizimkiler” olur, yazgılarına arka çıkmak istenir, ama onlara karşı da zalimce davranmaktan kaçınılmaz;”ılımlı” görülürse kınanır, yıldırılır, “hain” ya da “döneklikle” suçlanır. Ötekilere gelince karşı kıyıdakilere gelince, kendimizi asla onların yerine koymaya çalışmayız, şu ya da bu sorunla ilgili olarak tamamen haksız olamayacaklarını kendimize sormaya hiç gelemeyiz, onların şikayetleri, çektikleri acılar, kurbanı oldukları haksızlıklar karşısında yumuşamaktan kaçınırız. Sadece, çoğu zaman, topluluğun en militan, en laf ebesi, en aşırı kesiminin bakış açısı olan “bizimkiler”in bakış açısı önemlidir” Amin Maalouf, Ölümcül Kimlikler

18 Ekim 2010 Pazartesi

havadan sudan

Boşuna değil düşüncesi derin, gönlü geniş, bilge insanların, “bilgi insanın içine dışardan girmez, bilgi insanın içinde doğar” demesi. Sözü geçen bilgi elbette ki, iki artı ikinin kaç ettiği gibi somut ve öğrenilebilir bilgi değildir; insanın kendisine, yaşama, etrafıyla ilişkisine dair soyut bilgidir. Haftasonunun, havadansudanrengarenkblogyazısı içinde neden şimdi bu ciddi konular dediniz, biliyorum. Ama, n’aparsın insanın aydınlanması, güne, saate bağlı değil ki. Bu haftasonu İstanbul’la aşk tazeledim, içimdeki bağlılığı fark edince de “Aaaaa! Belki de mümkündür” dedim. Konuyu biraz daha anlaşılır hale getirsem iyi olacak. Eskiden doğduğu şehirden dışarı çıkmak istemeyen insanları, ya da gittiği yerden bir an önce yaşadığı şehre dönme telaşı içinde olanları hiç anlamazdım. Dünyada bu kadar yer olduğunu bilir de, insan neden bir şehre takılır kalırdı ki? Anlamadığım, tarlasına, küçük dükkanına bağlı insanlar; sağlık sebebiyle ailesine yakın olması gerekenler; kazancı alıp başını başka şehre gitmeye yetmeyenler değildi. İstese yapabilecekken, istemeyenlerdi. Benim için şehirler, işler, mekanlar ve oraları dolduran insanların çoğu, yolun akışı içindeydi. Elbette yolda giderken bir süre konaklar, kendime bir hayat kurardım. Ama, aslolan yolda olmaktı, durup soluklanırken yolu hayal etmek ve bir gün “ha deyip” yola koyulmaktı. Konakladığım yerlerde insanlar sever, mekanlara aşina olur, onlardan bana benden onlara birşeyler katar, yine de yola koyulmaktan geri durmazdım. Sonunda durduğumu, uzun çok uzun konakladığımı fark ettim. Yine yolları hayal edip, “ha deyip” yola koyuluyordum ama nereye gitsem, buraya, İstanbul’a dönmek istiyordum. Gittiğim yerlerde dönmeyi dört gözle beklemiyordum ama bir gün döneceğimi bilmenin rahatlığını da eklemiştim yol halime. Küçük gidişlerin beni kandırmadığının farkındayım, büyük gidişe hazırlandığımın da. Kıta değiştirip, okyanus aşma düşüncesini içimde olgunlaştırırken; ne kadar uzun süre, ne kadar uzağa gitsem de, bu şehre dönmek üzere gittiğimi anladım. Çünkü bu şehre aşıktım. Boğazı gören bir tepede, sırtımı bir ağaca yaslayıp, toprağa oturur, o beni sarmalar ben onu seyrederken onda eriyip giderdim.

İşte bu haftasonu, iki arkadaşımı sevgilim İstanbul’la tanıştırdım. Onlar, Pazar akşamı evlerine dönmek için otobüse binerken, sevgilimle tanışmaktan memnun ama eşlerine, şehirlerine, evlerine özlemliydiler. Bense, aşktan sarhoş...

İki güne sadece, Kadıköy, Çengelköy, İstiklal Caddesi, Cezayir Sokak, Çukurcuma, Asmalı Mescit, Paşa Limanı, Kuzguncuk sığdı. Kah bir kitapçıda, kah İnci’nin profiterolunun lezzetinde kendimizi kaybettik. Cezayir sokakta bir terasta, şarap içip, gün batımını izlerken, Hazerfen’in Galata’dan kanatlarını çırparak boğaza doğru süzülüşünü hayal ettik. Çukurcuma’nın antikacı/takıcı dükkanlarında geçip, tünelin kalabalığına sızdık. Ve gece yarısından sonra bir kez daha Leb-i Derya’da, mis gibi kahve kokusu Boğaz’ın ışıklarına eşlik etti. Sevgilim de arkadaşlarımı sevmiş olacak ki, gece yağmurla tüm sokaklarını yıkadı. Denizi maviye boyamış, gökyüzüne pamuk şekeri bulutları serpiştirmiş, güneşi eşlik etsin diye çağırmıştı. Kendisi masal ülkesine, ben de ülkenin sahibi masal prensesine dönüşmüştük. Pazar sabahı yaprakta, denizde, havada sadece aşk vardı. İstanbul durdurak bilmeden sarmaladı. Ben durdurak bilmeden seni seviyorum dedim.


“İçinden doğru sevdim seni

Bakışlarından doğru sevdim de
Ağzındaki ıslaklığın buğusundan
Sesini yapan sözcüklerinden sevdim bir de
Beni sevdiğin gibi sevdim seni
Kar bırakılmış karanlığından.

Yerleştir bu sevdayı her yerine
...
Yani senin olmayan, seni bir boşluk gibi saran hüzne yerleştir
Yerleştir onu bir kentin parça parça aklında tuttuğun
Kar taneleri gibi uçuşan
Ve her gün biraz daha hafifleyen semptlerine
Yerleştir bu sevdayı her yerine.”
Edip Cansever

16 Ekim 2010 Cumartesi

"Nothing Personal" ve "Cartas a los Jonquières"

Benim için, mesaili çalışan pek çok kişi için de olduğunu sandığım gibi, haftanın en sevimli günü Cuma, en dayanılmazı Pazartesidir. Merak ediyorum aylak veya emekli olsam, yine de haftanın bir gününü seçer miydim? Cuma günleri, işler aksi gitse de, hava berbat görünse, karnın ağrısa da, içimde bir neşe bir neşe... Pazartesi’nin dayanılmazlığı ise sabah uyanmasında, yoksa uyandıktan sonra Pazartesi’nin güzellikte Salı’dan farkı kalmaz.



Dün etkileyici bir film seyrettim: "Nothing Personal". “Kapalı havada seyrediyorum, boş yere içimi daraltacağım ya, hadi hayırlısı” diye başladım, izledikçe sakinledim. Bir göğse yüzümü gömüp dünyayı unutmanın huzurunu; dağda tam da gün ağarmak üzereyken, üşüyerek uyanmanın, buz gibi derede yüzümü yıkamanın, kamp ocağında su kaynatmanın ve sıcak suda eriyen neskafenin kokusunu minnetle içime çekmenin keyfini hatırladım. İnsansızlığa ve insana olan ihtiyacımı düşündüm.


Filmi, Urszula Antoniak yazmış ve yönetmiş. İrlanda/Hollanda ortak yapımı... Üç dört kısa sahne dışında, tüm film iki kişi arasında geçiyor. Çok az konuşma, etkili görüntüler ve oyunculuk... Stephen Rea ve Lotte Verbeek, bu ağır ritimli,hüzünlü filmde oyunculukları ile izleyeni hem duygusal hem düşünsel olarak filme dahil ediyorlar. İzlemedinizse, haftasonu içeceğinizi alıp, battaniyenin altına kıvrılın, kendinizi Amsterdam (Hollanda), Connemara (İrlanda) ve Vejer de la Frontera (Cadiz/İspanya) görüntülerine ve iki insanın ritmine bırakın.


...

Bir yazarın daha, özel hayatından bir bölüm, kitap olarak yayınlandı. Yazar halkın malıdır, yaşadığı döneme tanıklığı bu özel mektuplardadır, yazdıklarını bütünler bu özel notlar vs diye mi düşünülmüştür yine bilmiyorum. Ama, yayınevi herkesi yazardan habersiz onun evine buyur ettikten sonra, sevdiğim yazarların mektup ve günlüklerini okumamazlık da edemiyorum. Oğuz Atay’ın günlüğünü, Tezer Özlü’nün Leyla Erbil ve Ferid Edgü ile mektuplaşmalarını, biraz izinsiz ve gizlice okuyor olmanın utancıyla, ama çoğunlukla bana yazılmış hissine kapılarak okudum. Bu defa okumaktan kendimi alamayacağım mektuplar, Cortazar’a ait. Kitap, Alfaguara yayınevi tarafından yenice İspanya’da yayınlanmış, Türkçe’de de yayınlanır mı bilmem.

Julio Cortazar’ın eşi Maria’ya, kızı Mariclo’ya ve hayatı boyunca dostluk ettiği ressam ve şair arkadaşı Eduardo Jonquieres’e; 1950’den, ölümünden bir yıl önceye 1983’e kadar yazdığı mektupların bir derlemesinden oluşuyor kitap. Bu mektuplar sayesinde, Coratazar’ın bilmediğimiz yönünü keşfedeceğimiz vaad ediliyor. Yani, “yaptık bir şey, tamam hoş bir şey de değil ama valla iyi şeyler olacak” diyor yayınevi kitabı tanıtırken. Yine de kendi adıma ne kadar kızsam da okumaktan geri durmayacağımı biliyorum. Üstelik, böylece talep yaratarak, bu tür kitapların artmasına vesile olduğumun farkına varmama rağmen.

Hamiş: Yayınevinin, kitaptan tadımlık olarak, internette yayınladığı bir kaç mektubu (ispanyolca) isteyen olursa bana mail atabilir.

15 Ekim 2010 Cuma

Öykü (5. mektup)

Yağmur yağıyor canımıniçi. Hem de öyle nazlısından değil, şöyle esaslı, gök delinmiş gibi hızlı ve dolgun damlalarla yağıyor. Çatı saçağının ince kuruluğuna bir sandalye koydum, camın önündeki çiçekliğe de çayımı, geçtim yağmurun karşısına sana yazıyorum. Su zerrecikleri sıçrıyor yüzüme, ellerime, kağıda. Mis gibi toprak kokusu... Kasımpatılar şıkırdım çiçek... Apartmanın yanında küçük bir tarla var, ortası çukur, yağmurda içi su doluyor. Geçen gün, suyun kenarında iri, derisinin rengi ağaç kabuğu gibi koyu kurbağaların zıpladığını gördüm. Meğer tarlanın içi kurbağaların evi olmuş. Geniş, sümüksü, birbirine yapışmış, onlarca kurbağa yumurtası; yumurtadan yenice çıkmış binicik kurbağabalıklar, baş parmağımın yarısı kadar ufaklıklar hepsi suda. Çok sürmez, yağmurlu akşamlarda vıraklamaları eşliğinde yazarım sana.

Galiba, kütüphaneci e.’den başka bir arkadaşım daha oldu. İlk geldiğim hafta, postaneye giderken kaybolmuş, epey bir dolanmıştım. O gün, dışardangelenlerinmahallesi dedikleri mahallede bir dükkana da yol sormuştum. Sonradan bu mahallenin tek dükkanı olduğunu öğrendiğim dükkanı görsen, küçücük, ne bileyim senin evin banyosu kadar ancak var. Ama içinde yok yok, sanırsın bir alış veriş merkezine açılılan gizli bir kapısı var. Bir kere bakkal ve manavda olan herşey eksiksiz var, sonra iğne iplik makas tülbent sürahi cımbız kap kağıdı kalem tıraş çay süzgeci güneş kremi yanık merhemi kuru dut kuru erik kavanoz şemsiye çorap ... İçeride hiç penceresi yok, sadece kapıdan gelen ışık, bir de tavandan sallanan siyah beyaz çizgili kordonların ucundaki, iki çıplak yüz mumluk ampulün ışığı. Dükkanın sahibi dışardangelenlerden, on iki yaşındaki çırağının da ailesi dışardangelenlerden ama kendisi dışardangeleninburdadoğanı. Postaneyi sorduğum gün, çırak dükkanın loşluğu içinden gelip, ağır başlı tavırlarının arkasındaki çocuğu ele veren, cıvıltılı bir sesle “Ablayı götürüp geleyim mi?” demişti. İşte arkadaşım b. ile böyle tanıştık. Dışardangelenlerinmahallesi evin çok uzağında sayılmaz, aramızda sadece iki mahalle var. Bir aylak için kısa bir yürüme mesafesi... Orta birinci sınıfa gidiyor b., okuldan çıkıp buraya çalışmaya geliyor. Dükkan sahibi az konuşan, dingin adamlardan. Maskesi olmayan, sözünü sakınmayan birileri ile konuşmak gibisi yoktur. Geldiğimden beri, iki çift sakınmasız laf edecek birilerini özlemişim. Bir kaç kere, yolum sanki burdan geçiyormuş gibi yapıp uğradım dükkana. Ama çok geçmeden üç dışardangelen kapı önü yarenliğine başladık. Kurabiye veya kek pişirdiğim günlerde, mutlaka dükkana yürüyorum. Çaylar dükkandan, kurabiyeler benden, oturuyoruz kapının önüne, tentenin altına, ne güneş, ne yağmur, ne ayaz umrumuzda oluyor. Çoğunlukla b. ile ders çalışıyoruz, aralarda beş on cümlelik muhabbetler de açılıyor elbette. B. nin dokuz kardeşin dördüncüsü olduğunu; babasının geldikleri yerde taş ustasıyken bu kasabada kışın pazarcılık yaptığını; yazları tüm ailenin pamuk toplamak için evi bırakıp iş buldukları köylerden birine gittiğini; yaşlı dükkan sahibinin hiç kimsesinin olmadığını; dışardangelenlerinmahallesinde sadece tek bir yerden değil ama çoğunlukla aynı bölgeden gelen insanların yaşadığını bu kısa sohbetlerde öğrendim.

Yanıma az kitap aldım, burda kitapçı yok, kütüphanede 1970 sonrası basılan kitap yok. O yüzden dün kasabanın iline gittim, mecburen. Allahım, büyükşehir büyükkarmaşa! Üstelik bu, İstanbul gibi denizi, keyif verecek yerleri olan bir büyükşehir de değil. Tıkış tepiş bina, itiş kakış trafikten ibaret bir şehir. Minibüsten inip, taksiyle bir kitapçıya gittim, kitapçıdan çıkıp aynı şekilde taksi minibüs ve ev. Toplasan 2,5 saat ama yetti de arttı bile. Hiç okumadığım, senin de okumadığını sanıyorum, iki şairin birer kitabını aldım. Bejan Matur ve Birhan Keskin, zamandaşım iki kadın. Güzel şiirler, şehrin karmaşasına katıldığıma fazlasıyla değdi.

Kucaklıyorum.
t.


“Doğduğumuzda
Bizim için yaptırdığı sandıklara
Gümüş aynalar
Lacivert taşlar
Ve Halep’ten kaçak gelen kumaşlar
Dolduran annemiz
Bir zaman sonra
Bizi koyup o sandıklara
Yol
Rüzgâr
Ve konakları fısıldayacaktı kulağımıza.
Yalnız kalmayalım diye karanlıkta
Çocukluğumuzu ekleyecek
Avunmamızı isteyecekti
O çocuklukla.”
Rüzgar Dolu Konaklar, Bejan Matur

14 Ekim 2010 Perşembe

Testosteron, Andrzej Saramonowicz (Oyun Atölyesi)

Sevgili Okuyucular,
Blogum bugün itibariyle www.rengarenkvesiyah.com adresine taşınmıştır. Yazılarımı yeni adresten yayınlamaya devam edeceğim.
Yeni yerimizde görüşmek üzere



Sabahki sisli hava, çok sürmez yağmura döner diye bekledim ama gün başladığı gibi sürdü. İstanbul sisli günlerde başka güzel oluyor. Önce renkler uçuklaşıyor, derken sınırların keskinliği kayboluyor, bir varmış bir yokmuş, o gün tüm şehir ya rüyadaymış ya da herşey rüyaymış... Rüyanın içindeki kadın, camdan rüyaya baka baka günü bitmiş, şehir karanlıkta kaybolmadan da yollara düşmüş. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, derken karşısına binaların arasına saklamış küçük bir kapı çıkmış. Kapıyı itmiş, kapı açılmış. İçerisi ışıl ışıl bir masal ülkesiymiş, Oyun Atölyesi. Kadını önce, Antre Cafe adında bir bahçeye buyur etmişler, güzel müzikler ve kırmızı şaraplar ikram edip, o gece anlatılacak masal için ruhunu hazırlamışlar.

Masalın adı “Testosteron”, Polonyalı senarist, rejisör, oyun yazarı ve film yapımcısı Andrzej Saramonowicz yazmış. İlk defa 2002’de sahnelenmiş. Macbeth’in Oyun Atölyesi sahnelemesinde yaşadığım hayal kırıklığından sonra, biraz temkinliydim. Neyseki, Macbeth izlediğim Oyun Atölyesi oyunları içinde, bir istisna olarak kaldı, şimdilik.
Burning! He is burning!

‘Testosteron’, erkekler ve erkeklik halleri üstüne, iki perdelik bir komedi. Sahne tasarımı çok başarılıydı, hele müzikler muhteşemdi. -Hangi grup, hangi şarkı bilmiyorum, ama oyun başlamadan çalan şarkı bana çok yıllar öncesinde, Apollo 4 40 hayranı biriyle geçen bir İstanbul gününü hatırlattı. Yani flash back yapacak kadar iyiydi müzikler - Oyunun başından sonuna kadar, yedi erkek arasında geçen muhabbetleri dinliyorsunuz. Fazla sofistike şeyler beklemeyin, nihayetinde erkek muhabbeti, konunun merkezinde kadın, erkeklerin dilinde ana avrat argo var. Kendimi bildim bileli, başta babam, küfrü sakınmasız kullanan erkekler oldu hayatım da. Benim de kızınca dilimim pek ayarı olmaz, şöyle tumturaklı bir küfür savurmadan sakinleşemeyebilirim. Belki bu aşinalığın da etkisi vardır ama bence, kullanılan dilin izleyeni hiç rahatsız etmemesi oyuncuların doğallığından kaynaklanıyordu. Zaten, erkek muhabbetlerinde kadının hem arzu objesi, hem namus göstergesi (eş, kardeş, anne, teyze, hala vs ise), hem erkekliğin ibresi olarak geçtiğini bilmeyen kadın yok.

“Bir horozdum aşık oldum cellatın bıçağına”

Oyun metni çok dengeli yazılmış, yedi kişiden hiç biri baş rolde olmadığı gibi, hiç biri de diğerinden az role sahip değildi. Oyuncuların her biri içinse, istisnasıs, MÜKEMMELDİLER den başka söyleyecek sözüm yok. Doğallık ve düşmeyen performans... Hele sahne içindeki sahnede, müzik aletlerinin başına geçip, çalıp söyleyişleri... Macbeth’de hissettiğim, 'dizideki rolden etkiler'e özellikle dikkat ettim. Çünkü, bu oyunun kadrosundaki iki oyuncuyu, Mert Fırat (Tretyn) ve Emre Karayel (Fistach)’i, her hafta TV’de izliyordum;Onur Ünsal (Kornel)’ı da geçen sezon TV de izlemiştim. Üçü de, sahnede, dizideki rollerini bir an bile çağrıştırmadılar. Bunda oyunun 2008-2009 sezonundan beri oynanıyor olmasının elbette etkisi büyüktür.

“Kadınlar ilkellikten nefret ederler, ama bak sonunda hep serserilerin peşinden koşarlar. Neden?”

Oyun boyunca herkes güldü ama kadınlar çok güldü, çok eğlendi. Bilmem belki erkeklerin tüm muhabbetlerinin dönüp dolaşıp bizde bittiğini biliyorduk da, bunu gözümüzle görünce keyiflenmiştik; ya da erkekler tarafından pek sevilen ve canla başla savunulan “Dişi yumurtasını kimin dölleyeceğini seçer, erkekse soyun devamı için gördüğü dişiyi döller.” mazeretinin burda da karşımıza çıkmasından, üstelik de canla başla savunulmasına gıcık olmuştuk; belki de yakışıklı Mert Fırat ve Emre Karayel’le aynı ortamda olmanın verdiği hoşluğa kapılmıştık...

“Erkek kadının kendinden önceki hayatını daha çok kıskanır.
Neden?
Çünkü o kısmı kontrol edemez de ondan.”

Eğer argo ve küfürle bir derdiniz yoksa, kesinlikle kaçırılmaması gereken bir oyun TESTOSTERON. Bizde şarkıyla kapatalım yazıyı o zaman..

“Testosteron biraz arttıkça
Votka bardakta azaldıkça
Görüntüler güzelleşir ama
Dikkat et sakin boynuzlanma”

13 Ekim 2010 Çarşamba

havadan sudan

Kolay hastalanan, çelimsiz, yemek yemeyi sevmeyen, içe dönük bir çocuktum. Sokak oyunlarıyla hiç aram olmadı. Gerçi, iki küçük kardeşe göz kulak olma sorumluğuyla, istesem de zordu sokağa çıkıp aylaklık yapmam ya, neyse. Benim için evin dışına çıkmak demek, kitap okumak demekti. Sedirde, kapının arkasında, yüklük dolabında yorganların üstünde, balkonda, bahçede... Yeter ki elimde bir kitap olsun, ne soğuk, ne ayakta durmak, ne hastalık, ne korku, ne yalnızlık kalırdı. Mekan ve zaman ortadan kalkar, bedenimi nerdeysem orda bırakır, alır ruhumu giderdim. Yaşadığım ilçede, kitapçı yoktu. Çoğunlukla okul ders kitaplarını ve milli eğitimin önerdiği kitapları satan bir kaç ” kırtasiye ve kitap” dükkanı vardı.

Elimde okuyacak kitap kalmaması demek, aynı günü dönüp baştan yaşamak, ya da sedirin altına sıkışıp kalmak gibi birşeydi. Dayanılmaz. O yüzden, mutlaka sırada okunacak bir kitap bulundururdum. İlçe kitapçısızdı ama okul kütüphaneleri, dedemlerin kütüphanesi, evde ansiklopediler –Hayat, Dünya, Cumhuriyet- ve annemim Jane Austine romanları, arkadaş evlerinden ödünç alınan kitaplar vardı.


Üniversiteye başlayınca her şey birden değişti. Ankara’daki Dost ve İmge Kitapevleri hayallerimin de ötesindeydi. Orda genişlediğimi, hafiflediğimi hissederdim. Öğrenciye taksitle kitap satardı ikisi de. Saatlerce kitaplara dokunur, arkalarını ve aralardan rastgele sayfaları okur, kitap seçerdim. Ama bir taneden fazla kitap almazdım, okumak istediğim onlarca kitabın sırada beklediğini bilmek iyi gelirdi. Elimdeki kitap bitince, hangisine başlasam diye düşünür, kendimce bir okuma sırası yapardım.

Okudukça, başka dillerdeki başka yazarlarla tanıştıkça, kendime yeni bir dert edindim: Ömrümün sonuna kadar durmadan okusam da, zevk alarak okuyacağım kitapların hepsini okuyup bitiremeyecektim. Ah! Bu hala düşününce hayıflandığım bir şeydir.

Bir zaman sonra, bu fikri kabullendim. Bir taraftan artık yazmayan/yaşamayan yazarların kitaplarını okurken, bir taraftan da genç yazarları keşfetme yolunu seçtim. Hala klasiklerden okumadıklarımın olması, Suç ve Ceza’yı otuzumda ancak elime alabilmem bu yüzden. Yıllar içinde akrabam saydığım, akıl sorduğum, yazdıklarına aşık olduğum yazarlar oldu. Onların kitaplarını dönüp dönüp okumak, sevdiğim bir dostu uzun bir aradan sonra görüp, ayrı geçen zamanı telafi etmek için, bir kaç gün boyunca hiç durmadan konuşmak gibiydi.

Yazmak, okumaktan çok daha uzun sürse de, ben tüm yazarların karşısında tek başına bir okurdum ve kimi yazarları/kitapları geç fark etmem kaçınılmazdı. Çaresiz bunu da kabullendim.

William Saroyan da, geç tanıştığıma hayıflandığım yazarlardan biri. 2008 yılında, bir akşam, işten eve dönerken, Açık Radyo’nun Açık Dergi programında “Doğumun 100. Yılında, William Saroyan” diye bir anons yapıldı ve güzel bir erkek sesi onun İnsanlık Komedisi kitabını okumaya başladı. Muhteşemdi. Kitabı hemen alıp okumak istedim, ama radyodan parça parça dinlemenin keyfi ağır bastı.

Varlıklarıyla etraflarını güzelleştiren; içlerinden sevgiyi ve merhameti eksik etmedikleri, hayatla dertlerini hoyratça değil neşeyle çözmeye çalıştıkları hissedilen insanlar vardır. Şanslıysak hayatımızdadırlar, ya fiziksel varlıklarıyla, ya da kitapları, resimleri, müzikleri, sözleriyle. Benim için Saroyan o insanlardan biri oldu.

Dün akşam “Amerika’dan Bitlis’e William Saroyan” kitabını okumaya başladım. Doğumunun 100. yıldönümüne adanmış, Aras Yayıncılık tarafından çıkarılan bir derleme kitap. İçinde, farklı kişilerin kaleminden Saroyan portreleri, daha önce yayınlanmamış fotoğrafları, yazarın son yıllarında kaleme aldığı Bitlis oyunu, Ara Güler, Dickran Kouymjian, Bedros Zobyan, Fikret Otyam, Garip Basmadjian ve Stephen D. Calonne’un yazıları var.

Uyanıp pencereden baktığımda, İstanbul sisin arkasına gizlenmişti. Saroyan’ın dediği gibi : "Wonderful. Very nice. Today began very nice, it will go on like that.." (Harika. Çok güzel. Bugün güzel başladı, böyle de devam edecek...)

Sis hala dağılmadı.

12 Ekim 2010 Salı

havadan sudan

10 Ekim’de dünyanın 188 ülkesinden binlerce insan, petrol yakıtlar yerine temiz enerji için, çevre kirliliğine dur demek için, dünya için http://www.350.org/un düzenlediği 10.10.2010 eylemcesindeydi. Türkiye’den küresel eyleme katılan 12 şehirden biri de İstanbul’du. Gökkuşağının üstünde Greenpeace’in yeşil dünyası zıplarken, “350 hemen şimdi!”, “Nükleere dur de!”, “Başka bir dünya mümkün!” diye sloganlar attık. Galatasaray Lisesi’nin önünde saat 15.00 de buluşup, Ergene çevre eylemcilerinin türkülerine eşlik ederek, ıslıklar ve sloganlarla Taksim Gezi Parkı’na yürüdük. Sonradan yazılanlara göre 2-3 bin kişiydik, ve Ömer Madra’nın sözlerinden alıntılarsak “Kapitalizm ve onların şirketlerinin ve devlet başkanlarının bu krize bir yanıtı bir çözümü yok. Sistem, hem ekonomik hem de iklim kriziyle dünyayı yaşanması zor bir yer haline getiriyor. Bizler bugün sonumuzu hazırlayan felaketin durdurulması için harekete geçtiğimizi göstermeye geldik. Petrol, kömür, doğalgaz gibi, fosil yakıt üretiminden vazgeçmeyen kapitalizmin, enerji politikalarında ekosistemi kollamak üzere planladığı zayıf adımların inandırıcılığı yok./.../ Yaratıcı çözümler peşindeyiz: Yerel, yavaş, yatay. Yerel: yani küçük, ama evrensel ve dayanıklı direniş odakları; Yavaş, yani usulca ama hemen ve hızla yürütülen eylemler; Yatay, yani asla bir merkezden değil, web'i de kullanarak fotoğraflarla, fıkra ve hikâyelerle, videolarla, müziklerle, kol kola, omuz omuza, diz dize bir örgütlenme biçimi...” Eylemceye, İstanbul’a başka bir toplantı için gelen, Noam Chomsky de katılacaktı, ama saat beş gibi Gezi Parkında toplandığımızda henüz yetişememişti. Biz bekleyemeyenlerdendik ama Chomsky gelmiş. Konuşma notları için Açık Radyo’nun internet sitesi: http://www.acikradyo.com/

Nedir 350 ppm (milyonda 350 parçacık)? Epey yıldır bilim adamları, aktivistler söylüyor, yazıyor: dünyamız ısınıyor, kutuplar eriyor, soğuk iklim canlılarının hayatı risk altında, kuraklıklar ve seller arttı. Bundan 200 yıl önce anmosferdaki karbondioksit miktarı 275ppm, şimdi ise 392 ppm seviyesinde ve yılda yaklaşık 2ppm artarak ilerliyor. İdeal olan 275ppm seviyelerine geri dönmek olsa gerek. Ama sanayileşme, tüketim alışkanlıklarımız, devletlerin genel duyarsızlığı göz önüne alınınca bu pek olası görünmüyor. İklim uzmanı bilim adamlarının yaptıkları son hesaplamalara göre, iklimi değiştirmeden atmosfere salabileceğimiz maksimum karbondiaksit 350 ppm. O yüzden, hemen şimdi 350! Kitaplardan ve internet sitelerinden konuyla ilgili detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz.


Evde televizyon karşısında yazınca ister istemez konu dağılıyor. Üstelik, hafta sonundan kalma ruhum da, havadan sudan yazmaya meyilli. Konular arası, kanallar arası zap zap zap… İpuçlarını izle, otopsi yap, katili bul; çılgın romantik vasat film; bir tutam futbol;

“Yalanım varsa ekmek çarpsın, eşşek tepsin/ Eşşek tepsin gözüm kör olsun” Ankara’da bir türkü bar, ortada şıkım şıkıdım oynayanlar… Cinayet masası dedektifleri bir cinayetin peşinde, eşşek tepsin diyen kişi öldürülenin üvey kardeşi, müşteri gibi masada muhabbet ediyor adamlarımız... Bildiniz: “Behzat Ç, Bir Ankara Polisiyesi”

- Gittin mi kuyumcuya?
- Gitmiştir de, altın almıştır bu. Kamera kayıtlarını alacaktın oğlum.
- Güvenlik kamera kayıtlarını aldım, bizimkilere verdim, inceleniyor. Görgü tanığı da yarın gelecek amirim.
- Neden yarın lan?
- İşi varmış adamın amirim.
- Cinayetten önemli iş mi olurmuş lan?!

Zap zap zap… Gece bülteni.
                        Zap zap zap
“Napiyim kızım, bu sevda kalbime bir gecekondu."

11 Ekim 2010 Pazartesi

havadan sudan


Bu sabah, sevgili blog okurlarından biri, son günlerde yazdığım yazılara gönderme yaparak, “ Ama yani, hep de ciddi şeyler yazarak okuyanı baymamak lazım. Bu hayatta havadan sudan şeyler de var. Bu gün de ciddi şeyler yazmasan? ” dedi. Neden olmasın? Gazetelerin hafta sonu verdikleri havadansudanrenkliekler gibi, hafta sonları havadansudanrenkliblogyazıları… Bloğu yazan da, ülke ve dünya gündeminden bunalmış, kahve muhabbetini, balkon keyfini, hafta sonu aylaklıklarını, işten kaytarıp sahilde dolaşmayı seven biri. Öyleyse, hayatın anlamı, hiçlik, nihilizm, zaman, edebiyat gibi ciddi konuları, haftanın ciddi iş günlerine erteleyip; bugün geyik yapma hakkımı kullanıyorum.

Hamiş: Ama yazılar, internetsiz ev ortamı takıntım yüzünden, istesem de yazıldıkları gün bloğa yerleşemiyor. USB ile taşıyıp, ertesi gün ofiste bloğa ekliyorum. Bu durumda, haftanın en sevimsiz günü pazartesi, ‘rengârenk ve siyah’ için hafta sonu olacak.

İnsankızı kuş misali şekerim, gözlerimi İstanbul’da kapattım, uyandığımda Adana’da güneş doğuyordu. Şimdi de, beşinci kattaki bu balkonda, hem yazıp hem kahvaltı sonrası çay keyfi yapıyorum. Pencereye, balkona, sokakta bir banka, kahveye, nerde rahat ediyorsa oraya oturup; etrafı, geleni geçeni seyreden insanları, bu balkona gelince anlıyorum. Günün her saatinde, seyredecek bir şeyler bulunur burda. Balkondan bakınca, karşıda, bahçesi park olarak kullanılan, şadırvanlı mahalle camisini; nerdeyse mahalleyi boydan boya geçen uzun caddenin son kısmını; sağda geniş bir kavşağı; arka arkaya ve yan yana dizilmiş sekizle on sekiz kat arasında değişen yüksek binaları; binaların üstünde yığılmış gri renkli güneş enerjisi silindirlerini; sonbaharın henüz yapraklarına dokunmadığı mor çiçekli akasyaları, pembe çiçekli zakkumları, nerdeyse beşinci katın yüksekliğinde ardıç çamlarını, bodur palmiyeleri, mis kokulu çiçeklerini ilkbahar aylarına saklayan turunç ağaçlarını; ve bunların arasındaki boşluğu dolduran insanları görüyorum.

Dün sabahtan bu sabaha kadar nerdeyse aralıksız yağan yağmur, az önce durdu. Bulutlar hızla dağıldı, Adana’nın sonbahar da bile yakan güneşi yüzünü gösterdi. Annem, karşımda oturmuş, kuruttuğu dağ kekinin çöplerini ayıklarken, işini yarıda bırakıp yemek hazırlamaya gitti. Kekik kokuları da, bana ve ulaşırsa okuyana kaldı. Yok, bu gün ne pişirsem diye sormadı, çünkü daha gelmeden önce “cızbız köfte yapsan” demiştim. Hani şu yarım daire şeklinde kapağı olan, içindeki ısıtıcının tellerini görebildiğiniz, alüminyum, eski tip ızgaralarda pişen cızbız köftelerden…

Hep bir telaştan bahsedilen, ama miskinliğin ve şımarıklığın da şikâyetsiz kabul gördüğü, ritmi yavaş bir evdir bu.

“Şuraya iki günlüğüne gelip, ondan sonrada kitabın veya bilgisayarın başına mı oturacaksın? Bırak yazmayı da, gel mutfağa, ben yemek yaparken muhabbet edelim.” E, haklı.

...
Şehir değiştirmek için yine uçaktayım. İkili ilişkilerde karşımdakine, en azından tanıdıktan sonra güvenirken; işin içine bilimsellik, kaza istatistikleri ve zamanın değeri girdiği için mi safça teslim oluyorum? Yani, topraktan binlerce metre yüksekte olmama rağmen bu kadar rahat oturmuş yazı yazıyor olmam… Yoksa ayaklarımı basabildiğim bir zemin var diye mi garipsemiyorum durumu? Yerçekimi, akışkanlar mekaniği, kaldırma kuvveti, serbest düşme, mühendislik hesaplardaki hata yüzdesi gibi konularda az buçuk bilgisi olan biri, şu anda yerçekimine rağmen, motorun itme gücüne mi güveniyor? Yalnızca ben mi, bir uçak dolusu insan, proje mühendislerine, üretimde ve üretim sonrası kontrollerdeki herkese, uçmadan önce bakımını yapan teknisyenlere, pilota güvenmiş durumdayız.

- Abi kış geldi.
- Evet, abi acayip bir kış olacak.
- Geçen senelerden çok daha soğuk bir kış.

“Ya ama abicim, uçağa binmeden hava durumunu izledim, Çarşamba günü hava tekrar ısınacakmış, pastırma yazı yani.” demek için Pegasus Ekopark servis aracından inmeyi düşünürken, hareket ettik.

İstanbul’da da yağmur yağıyor.



8 Ekim 2010 Cuma

İspanyolca yazan dört genç yazar

5 Ekim 2010 da yazdığım yazıda, “The Granta” dergisinin seçtiği gelecek vaadeden 22 İspanyolca yazan genç yazardan; ve onlardan dördüyle El Pais okurlarının internet sitesi üstünden yaptıkları söyleşiden bahsetmiştim. Bu hafta içinde söyleşiden bir bölümü de cevirip bloğa koymaya çalışacağım demiştim. İşte söyleşi ve bu dört yazar hakkında kısa bilgiler…

Aslından ve tamamını okumak isteyenler için : http://www.elpais.com/edigitales/entrevista.html?id=7199

Soldan sağa : Javier Montes, Andrés Barba, Andrés Neuman ve Patricio Pron


Andrés Neuman, kendinizi İspanyol bir yazar olarak mı, yoksa Arjantinli bir yazar olarak mı tanımlarsınız? Bu iki ülkenin sizin için anlamı nedir?
Buna bilmiyorum diye cevap verebilirim. Her iki kültüre de hem aitim hem yabancı. İki toplum da benim için aynı ve bana aynı mesafede. Arjantin, ailemin memleketi, dedelerimin, çocukluğumun. İspanya ise eğer yetişkinsem, yetişkin olduğum yer.

Yazmaya nasıl başlarsınız? Her şeyin net olduğu bir an mı vardır?
Montes: Ben de asla başlangıçta bir düşünce olmaz. Ne ilk anda, ne ikinci, üçüncü, ne de dördüncü anda. Genellikle, kafamda bir şeylerle başlarım ve sonra zaman içinde ararım. Elimdeki kitapta ne göreceğimi, nereye varacağımı ararım.

Neuman, ilk önce öykü kitaplarınızla, Malasana’da harika bir kütüphanede karşılaştım. Şimdilerde şiirlerinizi keşfettim ve elimden bırakamıyorum. Sizin için, şiir yazmak mı, öykü yazmak mı daha keyiflidir?
Neuman: Edebiyat türlerini sınıflandırmak/genellemek bana biraz milletleri tanımlamaya çalışmak gibi gelir, önümüze sürekli sınırlar koyar. İyidir veya kötüdür, ama önüme sınırlar koyar. Bence, şiiri öyküdeki kişiye, duruma, olaya bir anlık bakış gibi düşünebiliriz, veya hikayenin dilindeki ritim, his, görüntü gibi.

Merhaba, Argel’de yaşıyorum, İspanyol Filolojisi öğrencisiyim. Sorum Andres Barba’ya. Romanlarınızı yazarken, öyküyü oluştururken ilham nasıl gelir?
İlk önce öykü gelir, sonra kişiler, her romanın kendine özel bir dünyası vardır ve benim o dünyayı çözmem gerekir, iyi ya da kötü. Her sezgimi yoklarım, yavaş yavaş yayılır, sonra aylarca üstünde çalışırım, önceden tahmin edemediğim bir dünyası bir özerkliği vardır her romanın.

Samimi olmak gerekirse, sadece Neuman’ın kitaplarını okudum ve çok sevdim, ama sorum hepinize. İlk öykünüzü kolayca yayınladılar mı, yoksa epey geri çevrildikten sonra mı yayınlatabildiniz ilk öykünüzü? Baskıya vermeden önce kendiniz kontrol yapar mısınız, yoksa baskı öncesi bu işi editöre mi bırakırsınız?
Neuman: Çok mutlu oldum. Benim de severek okuduğum ve sürekli yazılarını takip ettiğim yazarlar Barba, Schweblin, Olmos, Navarro, Coelho... Oldukça genç yaşta yazmaya başladım, sadece yazdıklarım reddedilmekle kalmadı, ilk öykülerim yayınlanacağı zaman yayınevi bir sebepten vazgeçti (ki kesinlikle üzücü bir durumdu). Bence konu, yazmaya evet gönüllü müsün yoksa olanlar seni öldürecek mi? Tabi olumsuzluklar üst üste gelirse negatif etkiliyor. Düzeltmeleri kendimin yapmasını kritik görmüyorum.

Merhaba, bir Faslı olarak merak ediyorum, hiç Arap bir yazarın kitabını okudunuz mu, evetse hangisi?
Pron: Çok beğenerek Necip Mahfuz’un kitaplarını okudum ve klasik arap şiirlerini.

Sizce genç yazarlar klasikleri unuttular mı, yazmaya zaman ayrıldığı kadar okumaya da zaman ayrılması gerekmez mi?
Neuman: Bir yönüyle söylediklerine katılıyorum. Gerçek ve var olan aynı şeyler değildir. Klasikler var olanı anlatırlar, böylece güncel zamanda gerçeği keşfederiz. Benim fikrime göre, tehlikeli iki durum var : sadece klasikleri okuyan taklitçiler (böylece sizin zamanınızda yaratacakları izlenimi garantiye almaya çalışırlar) ve sadece yenileri okuyan beklenticiler ki epey çoklar. Oldukça karmaşık bir konu, geçmiş ve günümüz edebiyatı arasındaki tahmini köprüyü okumak. Bence edebiyat, olmuşla olan arasındaki sohbettir.

Bu yüzyılda büyük değişiklik gösteren topluma karşı, genç yazarların sorumlulukları nelerdir?
Montes: İster genç, ister yaşlı olsun, herhangi bir yazarın sorumluluğu sadece iyi yazmak ve kalıpları kırmaktır. Kendi varoluşu birincil önemdedir. Mario de Andrade’nin çok beğendiğim bir cümlesinde söylediği gibi : Sadece düz bir çizgi/dize olmaktır halk için yararlı olmak.

Edebiyatçının sorumluluğu sosyal midir yoksa kültürel mi?
Pron: Edebiyatçının sorumluluğu sosyaldir, çoğunlukla kültürel, az biraz da politik. Bence.

.....................................................................................................................................
*ANDRÉS BARBA*
1974 doğumlu, İspanyol yazar Andrés Barba Muñiz, Universidad Complutense de Madrid/ İspanyol Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun. Eserleri, İngiltere, Fransa, Almanya, Romanya, Sırbistan, Hollanda, Bulgaristan, İtalya, Yunanistan ve Arapça’da yayınlanmış.

Eserleri:
• El hueso que más duele (Ramón J. Sender roman ödülü; 1998).
• La hermana de Katia (Herralde roman ödülü finalisti, 2001).
• La recta intención (2002).
• Ahora tocad música de baile (2004).
• Historia de Nadas (2006).
• Versiones de Teresa (Torrente Ballester roman ödülü, 2006).
• Libro de las caídas (2006).
• La ceremonia del porno (Anagrama deneme ödülü, 2007).
• Las Manos Pequeñas (2008).

*JAVIER MONTES*
1976 doğumlu, İspanyol yazar, çevirmen ve sanat eleştirmeni Javier Montes, düzenli olarak Revista de Libros (Kitap dergisi), ABC Cultural (ABC Kültür), Revistas de Occidente (Batı Dergisi), Claves de Razón Práctica, Letra Internacional (Uluslar arası Yazılar), Arquitectura Viva y "El Viajero" de El País (El Pais gazetesinin mimari, yaşam ve gezi ekleri) yazmaktadır. Aynı zamanda Sanat Tarihi öğretmenliği de yapan yazarın, Rachid O., Dickens, Apollinaire ve Shakespeare eserlerinden çevirileri bulunmaktadır.

*ANDRÉS NEUMAN*
http://www.andresneuman.com/
1977 Arjantin doğumlu şairin/yazarın, çocukluğu Buenos Aires’te, gençliği ise Granada/İspanya’da geçmiş. İspanyol Dili ve Edebiyatı mezunu, halen de ABC (İspanya)’da, N dergisinde ve Clarin (Arjantin) dergilerinde köşe yazarlığı yapıyormuş. Eserleri, İngiltere, Fransa, Italya, Brezilya, Hollanda, Polonya, Mısır, Portekiz ve Slovenya’da yayınlanmış.

Şiir Kitapları
• Simulacros (1998).
• Métodos de la noche ("Antonio Carvajal"genç şairler ödülü, 1998).
• Alfileres de luz (Federico García Lorca ödülü, 1999).
• El jugador de billar (2000).
• El tobogán (Hiperión ödülü, 2002).
• La canción del antílope (2003).
• Gotas negras (2003).
• Sonetos del extraño (2007).
• Mística abajo (2008).
• Década (2008).

Şiirlerinin Bulunduğu Antolojiler:
• La generación del 99 (1999).
• Yo es otro. Autorretratos de la nueva poesía (2001).
• La lógica de Orfeo (2003).
• Veinticinco poetas españoles jóvenes (2003).

Romanları:
• Bariloche (Herralde roman ödülü finalisti, 1999).
• La vida en las ventanas (Primavera ödülü finalisti,2002).
• Una vez Argentina (Herralde ödülü finalisti, 2003).
• El viajero del siglo (Alfaguara roman ödülü, 2009).

Öykü Kitapları
• El que espera (2000).
• El último minuto (2001).
• Alumbramiento (2006).

Deneme Kitapları:
• El equilibrista (2005).

Çevirileri:
• Viaje de invierno, Wilhelm Müller (2003).

*PATRICIO PRON*
http://patriciopron.blogspot.com/
1975 Arjantin doğumlu yazar, gazeteci Petricio Pron, Arjantin Nacional de Rosario Universitesi Sosyal İletişim bölümden mezun ve Almanya/Göttingen Georgia Augusta Üniversitesinde Romanesk Fililojisinde de doktora yapmış.

Öykü Kitapları:
• Hombres infames (1999).
• El vuelo magnífico de la noche (2001).

Romanları:
• Formas de morir (segundo premio del concurso de Novela Policial de la Editorial de la Nacional de Rosario Üniversitesi polisiye roman dalı ikincilik ödülü, 1998).
• Nadadores muertos (Manuel Musto roman ödülü, 2001).
• Una puta mierda (2007).
• El comienzo de la primavera (Jaén roman ödülü, 2008).
• El mundo sin las personas que lo afean y lo arruinan (2009).

7 Ekim 2010 Perşembe

DUINO EZGİLERİ, Rainar Maria Rilke



Rilke ölünceye kadar yakın dostluğunu sürdürdüğü Prenses Marie von Thurn und Taxis’in koruyuculuğunda rahat bir çalışma ortamı bulur. 1912 yılının Ocak ayında, prensesin Adriyatik kıyısında, Triste yakınlarındaki Duino Şatosu’nda yazmaya başlar ünlü “Duineser Elegien/Duino Ezgileri(Ağıtları)”nı. 10 şiirden oluşan bu ezgiler 1922’de tamamlanır, ilk basımı da 1923 yılında yapılır. Rilke, şiirlerin tamamlanışını Lou Andreas-Salome’ye yolladığı 11 Şubat 1922 tarihli mektupta şöyle haber verir.



Chaten de muzot sur Sierre
(Valais) İsviçre 11 Şubat 1922
(akşam)
Lou, sevgili Lou, dinle:

‘Günün birinde eğer / açık düşlerimin bitiminde / meleklerin eşliğinde / Şan ve şöhret şarkılarına / sevinç çığlıklarına katarken …’ diye başlayan birinci ezgiyi, yıllar önce Duino’da yazarken aldığım karara, yani bu diziyi on ezgi ile kapama kararına uygun olarak bugün, şu anda, şubat ayının on birinci günü, cumartesi, saat altıda onuncu ezgiyi yazarak diziyi tamamlamış bulunuyorum.

Elimdekileri sana okumuştum, ama onlardan, şimdi ancak, başlangıçtaki on iki dizesi olduğu gibi kaldı, öteki dizelerin tümü yeniden yazıldı ve evet çok, çok, çok güzel oldu. Düşün bir kez, bunca zaman, bunca olaydan sonra…
….
Sevgili Lou, dün akşam, sana bir solukta yazdığım mektubu taahhütlü olarak postaya veremedim; şimdi, Pazar sabahı oturdum, zamanı değerlendirerek, tamamladığım üç ezgiyi (altıncı, sekizinci ve onuncu ezgileri) senin için temize çekip hazırladım. Geri kalan üçüncüyü de bugünlerde yazar ve postalarım. Onların, senin elinde olduğunu bilmek beni rahatlatacak. Zaten, dikkatli yazılmış kopyaların güvenilir ellerde bulunması her bakımdan iyi bir şey.

Şimdi biraz hava almaya, dışarı çıkıyorum, Pazar güneşi çekilip gitmeden önce…
Rilke



Zaman içerisinde, tamamını blogda yayınlamayı umduğum 10 ezginin ilki...




BİRİNCİ EZGİ

Çığlık atsam beni kim duyardı ki melek
mertebelerinden? peki ya ansızın kalbe kabul etse beni
içlerinden biri: yok olurdum şüphesiz
kudretli var oluşunda. Çünkü güzellik, dehşetin
ancak katlanabildiğimiz başlangıcından başka şey değil
ve bizi mahvetmeye tenezzül etmediği için sakince,
hayranız ona böyle. Müthiştir her bir melek.
Ve tutuyorum işte kendimi böyle ve yutkunuyorum kuş ıslığını
karanlık hıçkırıkların. Kimden medet
umabiliriz ki, ah? Ne melek ne de insanlardan
ve mahir hayvanlar farkında zaten,
pek güvenilir değiliz evimizde,
o yorumlanmış dünyada. Belki yamaçtaki bir ağaç
kalıyor bize, her gün yeniden
görürüz diye; dünkü sokak kalıyor bize
ve şımartılmış bağlılığı bir alışkanlığın,
bizimle olmaktan hoşlanmış ve kalmış öyle ve gitmemiş.
     Ve gece ah, yüzümüzü kemirirken
uzay dolu rüzgar -, kime kalmadı o özlemi duyulan,
nazikçe hayal kırıklığına uğratan ve her bir kalbi bekleyen
zahmetli gece. Daha mı hafif sevgililere?
Onlar ki birbirleri ile ah, kendi bahtlarını örter yalnızca.
    Yoksa bilmez misin bunu hala? At kollarından boşluğu
soluduğumuz mekanlara kat; genleşen havayı
hisseder kuşlar belki, daha içten bir uçuşla.
    Evet, sana muhtaçtı baharlar doğrusu. Sezebilmeni beklerdi
kendisini çoğu yıldız. Bir dalga yaklaşmıştı
kabarıp geçmişlerde, ya da
bir keman vazgeçmişti kendinden,
açılmış bir pencere önünden geçtiğinde. Görevdi hepsi.
Üstesinden geldin mi peki? Dağınık değil miydi kafan hala
bekleyişle hep, her şey sana bir sevgili
haber veriyordu sanki? (Neden barındıracaktın onu,
koca yabancı düşünceler gelip giderken
yanına, geceyle kalırken çoğu zaman.)
Özlem duyarsan yine de, söyle sevenleri şarkılarında;
daha yeterince ölümdüz değil henüz bu meşhur duyguları.
Neredeyse gıpta ettiğin, doymuşlardan
çok daha sevgi dolu bulduğun o terk edilmişleri söyle.
Baştan başla hep, hiç ulaşılmaz övgüye;
düşün ki, kahraman baki kılar kendini, düşüş bile
bir bahane yalnızca, var olmasına: son doğumuna.
Fakat sevenleri geri alır kendine
bitkin doğa, bunu iki kez başaracak gücü
yokmuş gibi. Yeterince düşündün mü hiç
Gaspara Stampa’yı, ‘onun gibi olabilsem’
duygusunu, sevenlerin bu yükselmiş misaliyle,
sevgilisi uzaklaşan bir genç kızın?
Daha bereketli olması gerekmez mi en nihayet
bu en kadim acıların? Vakti değil mi artık, severek
sevdiğimizden kendimizi serbest kılmanın ve titreyerek dayanmanın:
okun kirişe dayandığı, fırlayışta toplanıp
kendisinden fazlası olduğu gibi? Kalmak, hiçbiryerde çünkü.
    Sesler, sesler. Dinle kalbim, başka türlü dinle,
yalnızca azizlerin dinlediği gibi: o muazzam çağrı
yerden yükseltmişti onları; diz çökmeye devam etti ama
bu imkansız kimseler, aldırmadı:
İşte böyle dinliyorlardı. Sen Tanrı’nın sesini
kaldırabilirsin diye değil, alakası yok! Ama o esintiyi,
sessizlikten ibaret aralıksız havadisi dinle.
Uğulduyor sana doğru şu genç ölülerden şimdi.
Huzurlu kaderleri seslenmemiş miydi sana
Roma’da, Napoli’de, hep girdiğin o kiliselerden?
Ya da bir yazıt, yücelmiş, sana doğru uzandı
daha geçen gün o levha gibi Santa Maria Formosa’da.
Ne istiyorlardır benden? Silip atmamı usulca, ruhlarının
saf hareketine bazen biraz engel olan
şu adaletsizlik görünüşünü.
Elbette tuhaf, artık yeryüzünde oturmamak,
yerine getirmemek artık, ancak öğrenilmiş adetleri,
insanca bir geleceğin anlamını yüklememek
güllere ve başka şeylere özellikle vaat dolu;
sonsuz kaygılı ellerde ne idiyse insan
o olmamak artık ve bir kenara bırakmak
kendi adını bile, kırılmış oyuncak gibi.
Tuhaf, dilekleri bir daha dilememek, tuhaf,
rabıta oluşturmuş her şeyin mekanda böyle gevşek
uçuştuğunu görmek. Ve zahmetlidir ölü olmak
ve telafiyle doludur ve ebediyet sezer biraz
insan yavaş yavaş.-Ne var ki,
keskin ayrım yanlışı yapıyor dirilerin hepsi de.
Melekler (derler) bilmezler çoğu zaman,
canlıların mı yoksa ölülerin mi arasına karıştıklarını.
Tüm çağları kendiyle birlikte sürükler geçer ebedi akış
iki alemde de daima, bastırır ikisinde de seslerini.

Bize gerek duymaz olur sonunda, aramızdan erken ayrılan,
usulca geçer gibi anne memesini. Ama biz,
böyle büyük esrarlara muhtaç olanlar ve yaslarından çok zaman
bahtiyar bir ilerleyiş doğanlar-:var olabilir miydik onlarsız?
Boşuna mı o efsane: bir zamanlar Linos’a yakılan ağıtta,
cüretkar ilk müziğin yırtıp geçişi kavrulmuş uyuşuluğu;
neredeyse tanrı gibi bir gencin ansızın sonsuzluktan intikal ettiği
                                                                   irkilmiş mekanda,

şimdi içimizi ürperten ve bizi avutan ve bize yardım eden
şu titreşime, ilk kez girişi boşluğun.

Almanca aslından çeviren : Süha Rami Kıratlıoğlu
Hamiş: Çizimler, ‘mavi melek’ e-dergi’nin sitesinden alınmıştır. http://mavimelek.com/duino_elegies-1.htm