27 Şubat 2011 Pazar

havadan sudan

Sevgili Okuyucular,

Bloğumuz taşınmıştır.
Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..



“Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan,
Güneş kucağındadır, bilemezsin.
Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür”*

Acaba, kendi hayatımıza bakmak istemediğimiz için mi başkalarının hayatını bu kadar merak ediyoruz, hatta içten içe zevk alıyoruz? Magazin dedikoduları, komşu dedikoduları, iş yeri dedikoduları, politik dedikodular, seks dedikoduları… Üstelik doğru olmasına bile gerek yok, içimizi gıcıklasın, kafamızı meşgul etsin yeter. Gazete ve televizyonlar artık bu konuda sıradanlaşmaya başlamıştı ki, sosyal medya aygıtları imdadımıza yetişti. Benimkisi biraz da mühendis bakışı olacak ama bu kadar dedikodu zihin enerjimizi boşa harcamak olmuyor mu? Odağımızın kendi hayatımız, bedenimiz, aklımız, dönüşümümüz olması gerekirken; sanki biz hiç yokmuşuz gibi başka hayatları takip etmek, size de tuhaf gelmiyor mu?

“Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın.
Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın.
Uçar gider, koşsan da tutamazsın...”*

Bilmiyorum. Belki de şimdilerde tuhaf olan, aşk, ihtiras ve kötülükle harmanlanmış gerçek hayat dedikodularını ıskalamaktır. Bu sabah, gazetelerden birinin ekinde, twitter mesajlarında kendinin ve etrafındakilerin ikili ilişkilerini anlatan birinin, binlerce takipçisinin olduğunu, sonunda anlattıklarının üç yüz kusur sayfalık bir kitap haline geldiğini ve nihayet yüzünü hayranlarına göstermeye karar veren anlatıcının, beşinci baskısını yapacak olan kitabının keyfini sürdüğünü okudum. Demek ki, boşa felaket tellalları gibi “Bu halk okumuyor!” diye çığırıp duruyorsunuz. Artık, rahat rahat uyuyunuz geceleri, kısa sürede beş baskı yapan kitaplar var, okuyoruz cümleten.

Adam sende! Nasılsa bedenimiz karbon/azot/oksijen döngüsünde kendisine bir yer bulacak ve mademki bu dünyaya geldiğimiz gibi elimiz boş, yanımıza bir çöp dahi alamadan gideceğiz; o zaman ne demeye kasalım ki kendimizi? Hiçlik karşısında hiçliğe inat boş yaşayalım, zevkin ve başka hayatları dikizlemenin doruklarında…



Bilim insanları, yıldızların da diğer canlılar gibi doğmak, olgunlaşmak ve ölmekten oluşan yaşam döngüleri olduğunu söylüyor. Yıldızların ölümden sonraki yaşamları kütlelerine bağlı: güneşin kütlesinde bir yıldız ölünce nebulaya, güneşten katlarca büyük kütleye sahip bir yıldızsa ölünce patlayarak süpernovaya dönüşüyor.



* William Shakespeare



26 Şubat 2011 Cumartesi

havadan sudan

Sevgili Okuyucular,

Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Grüşmek üzere..




“Ne kadar güzel şey;
Yolun üstündeki bina
Yıkıldığı zaman
Bilinmeyen bir ufuk görmek”
Orhan Veli

Yağmurlu, serin bir sabaha uyandık İstanbul’da. Bu gece, cemre suya düşecek. Evde mayışmak yerine, yağmurun keyfini sürmeli… Başka şehirlerin geri kalır olduğunu sanmıyorum ama İstanbul, gün geçtikçe gergin insanların, ha desen üstüne yürümeye hazır erkeklerin şehrine dönüşüyor. Yakınındakine saygı göstermeyen, kendini sevmeyen insanlardan; trafikte, sokakta başkalarına saygı göstermesini beklemek boşuna… Keskin sirkelerin küplerine zararları umurumda değil, yeter ki etraflarına bulaşmasınlar.

Yağmur, doğa ayarı bozulmuş şehir insanını sakinleştirmek yerine geriyor galiba. En iyisi, kendimi sakin bir kafenin, cam kenarı pufidik koltuğuna atmak. İyi ki böyle yerler var, iyi ki hayatımda böyle yerleri keşfedip benle paylaşan insanlar var. Moda’dayım, bir duvarı krem rengine boyalı, afiş ve resimlerle süslü; diğer duvarı tavana kadar, mavi boyalı kitaplık raflarıyla kaplı sevimli bir kafedeyim. Mavi pufidik sedirlerden birinde, Brezilya kahvesinin kokusu, kitaplar, Norah Jones, yağmur damlaları, masanın altında uyuyan köpekçik… Ara da, üstüne yazı yazmam gereken fotoğrafa bakıyorum: peribacalarının üstünde uçan rengârenk üç balon. Fotoğrafı yolladıklarından beri arada bir açıp bakıyorum, hala bulamadım ne yazacağımı. Bakalım on günüm daha var, kim bilir. Hazır internete bağlanıyorken, iki satır havadan sudan hafta sonu muhabbeti yapayım istedim.

Kafenin kitaplığında, 1971 yılı basımı, aynı yıl “Enver kardeşime sevgilerle” diye imzalanmış bir Yunus Emre şiirleri kitabını, George Orwell’in 1989 İngilizce basımı “Animal Farm” kitabını ve İthaki Yayınlarından çıkan “Jules Verne Öykü Ödülleri-Hayal Gücünün Merkezine Yolculuk” fantastik öykü derlemesini buldum. Okuduklarımdan bazı kısımları paylaşayım, sonra hep birlikte yağmurun, müziğin ve kendi varlığımızın keyfini çıkaralım.

"Nerde bulam isteyim de seni ey gönül, nerdesin?
Nerde virane var ise vallahi gönül ordasın.
Ey gönül sana uyalı kalmadı yüzümün suyu,
Rahmet gele tâ ki sana nerde isen divanesin"
Yunus Emre

“All animals are equal but some animals are more equal than others”
..
“Twelve voices were shouting in anger, and they were all alike. No question, now, what had happened to the faces of the pigs. The creatures outside looked from pig to man, and from man to pig, and from pig to man again; but already it was impossible to say which was which”

Animal Farm, George Orwell, written between November 1943-February 1944

Görsel : Google Image

25 Şubat 2011 Cuma

Yaratma Cesareti, Rollo May

“Günlük yaşamın curcunasını kırla, dağla değiştirmenin, günümüzdeki tek başınalığı yapıcı olarak kullanma yetisini gerektirdiğini düşünüyorum. Bu, “fazlasıyla birlikte olduğumuz” bir dünyadan, sessiz kalabilmek, sessizliğin benim için ve benim içimde faaliyetini sürdürmesine izin vermek amacıyla geri çekilebilmeyi gerektirir. Zamanımızın bir özniteliği birçok insanın tek başınalıktan korkmasıdır: Yalnız olmak, kişinin toplumsal bir başarısızlık içinde olduğunun işaretidir, çünkü kimse elinden gelse yalnız olmazdı. Bana öyle geliyor ki, modern telâşe uygarlığımızda yaşayan insanlar, radyo ve TV’nin sürekli bangırtısı arasında, kendilerini ister TV izleyiciliğinin edilginliği cinsinden olsun, isterse konuşmanın, çalışmanın ve etkinlik için etkinliğin cinsinden olsun, her çeşitten uyarıya tabi kılarak, sürekli meşgaleler yüzünden bilinçdışının derinliklerinden çıkıp gelecek kavrayışlara yol açmayı gitgide daha zor buluyor. Şüphesiz, bir birey usdışından –yani, deneyimin bilinçdışı düzeylerinden- korkuyorsa, sürekli meşgul kalmaya, çevresinde en yoğun “gürültü”yü muhafaza etmeye çabalar. Tek başınalığın kaygısını, sürekli kışkırtılan oyalanma ile önlemek, Kierkegaard’ın güzel bir teşbihle belirttiği gibi, geceleri tencere tava çalıp kurtları uzak tutmak için yeterince patırtı çıkartmaya çalışan ilk Amerikan göçmenlerinin tavrıdır. Bilinçdışımızdan gelecek kavrayışları yaşamımıza alabilmek için, kendimize tek başına olabilme yetisini kazandırmak zorunda olduğumuz açık.”


Yaratma Cesareti, Rollo May, Metis Yayınları (2008)
Orijinal Basım: The Courage to Create (1975)
Sayfa: 85-86

24 Şubat 2011 Perşembe

Gel ruhum! Kıvrıl yanıma, doğuma kadar sarılıp uyuyalım

Sevgili Okuyucular
Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..








“Çıkarıp cebinden büyük aynasını gök
Bir istasyonda yolcularını bekleyen
İnsanlar gibi hafifçe gülümsüyor
Bana”*

Kendine dönüp, dinlenmeyi hayal eden balkonumdaki çiçekler ve ben, kışın yarısı nerdeyse günlük güneşlik geçince ne yapacağımızı bilemedik. Sardunyalar kış boyu çiçeğe durdu, hanımeli filizlendikçe filizlendi, yalancı bahara aldanıp hepimiz enerjimizi içimize akıtıp beslenmek yerine, dışarıya saçıp dellendik. Nerdeyse mevsimin kış olduğunu unutmak üzereydik ki, gökyüzü karardı yağmur başladı, inceden. Son enerji kırıntılarını özenle toplayıp, kıvrıldım kabuğuma. Kendime gebeyim, üçünce cemre düştüğünde toprağa, dönüşüp yeniden doğacağım.

Gece herkes uyuduğunda, gündüzün gürültüsünün, trafik ve stresinin içimde sürüp gittiğini, hücrelerimde uğuldadığını duydum. Ne kadar sürdü bilmem ama sonunda hepsi sustu. Bir fincan süt ısıttım. Geçtim pencerenin önüne oturdum. Hayat, koca bir kurmaca! Nerde geçeceğini bizim seçtiğimiz, kuralları, kazananı kaybedeni olan bir oyun. Bu, şimdi, geçmişte ya da ilerde değişmeyecek. Öyleyse gerçek dediğimiz ne? Elinle dokunduğun mu, aklınla bildiğin mi, olmasını hayal ettiğin, ya da olduğunu sandığın mı? Seçtiklerin mi gerçek? Peki ya vazgeçtiklerin? Bu karmaşaya nasıl dayanıyorsun ruhum, gel kıvrıl yanıma uyuyalım.

Sudan bir tülle kaplı gibi her yer. Bir türlü sağanağa dönmedi yağmur, oysa içimizdeki zehiri akıtmak ve yeniden çiçeğe durabilmek için hepimizin suya ihtiyacı var. Gerçi 13 yaşında bir çocuğu satanların, tecavüz edenlerin, tecavüzcüye ceza indirimi verenlerin; güçsüze şiddet uygulayanların; başkasının hakkını yiyen adaletsizlerin; öldürenlerin; bu dünyada yalnızca kendi var sanıp diğerine yaşam hakkı bırakmak istemeyenlerin içindeki zehiri akıtmaya bir sağanak yetmez. Belki Nuh tufanı...

Hepimizin, hayat enerjisini beslediği kaynaklar farklı. Kimimiz kendi özümüzden, kimimiz dışardan, kimimiz sevdiklerimizden, kimimiz yaptıklarımızdan besleniyoruz. Bahara az kaldı, ilk cemre 20 Şubatta havaya düşmüş, 27 Şubatta ikincisi suya düşecekmiş, 6 Martta da toprağa. İç dengemizi yerine oturtmak, ruhumuzu sakinleştirip dinlendirmak, küçük zerreden uzun süre yetecek hayat enerjimizi doğurmak için onbir günümüz var.

Gel ruhum! Kıvrıl yanıma, doğuma kadar sarılıp uyuyalım. “Dünyaya tutuyorum kendimi, bakılıyorum”*

*Edip Cansever

23 Şubat 2011 Çarşamba

Yalnız Yaşayanın El Kitabı (Öykü)

Sevgili Okuyucular
Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.

Görüşmek üzere..



-2-

İçimdeki gerilime dayanmakta zorlanıyorum. Her kasım, her sinirim, saçımın her teli ayrı ayrı çekiliyor, ne zaman kopacağı sınanıyor. Koyu ve ağır bir karanlık… Bükülüyorum karanlığa doğru. Işıksız, kıpırtısız, sessiz, uykusuz… Hiçbir duyguyu karşılamaya yetecek gücüm, kimse ilişmesin istiyorum. Hepimizi kızgınlığımdan koruyorum. Parlayan hayat enerjisinin tükenişi bu, hızlıca yere düşme anının kıpırtısızlığı. Ne kadar yükselirsem, o kadar şiddetli düşüyorum. Ne kadar uzun kalırsam yukarda, düşmenin sızısı o kadar geç iyileşiyor. Kabuğuma dönmeliyim. Kıvrılmalı, susmalı, kapanmalıyım. Çıt çıkarmadan dur ruhum.

Dönüş yolu için güçlü olmam lazım. Kızarmış ekmek, peynir ve kırmızı şarap, kutsal üçlü... Nedensizce liseyi hatırlıyorum. Soluk şeftali rengi duvarlar, gri beton bahçe, duvar dibinde çam ağaçları ve altlarında ahşap banklar, nöbetçi öğrenci kulübesi, kantin ve bahçede kol kola dolaşan kızlar, duvar dibine dizilmiş erkekler, failatun failatun failün… Beş dakikalık teneffüste aceleyle yenen tostların ilk ısırıkta ağza sıvanan yanık yağ kokusunu duyuyorum. Hâlbuki kızarttığım ekmeğe yağsız. Müziğin sesini sonuna kadar açıyorum. Art Tatum’un ihtirasla piyano tuşlarına dokunuşu kulaklıktan beynime akıyor. Müziğin beynimde patlamasıyla herşey susuyor. Dişlerimi sıktığımı fark edip gevşetiyorum.

Kafamın içindeki sorular böyle zamanlarda yankılanma ritimlerini artırıyor. Nedir zonk bu hayat zonk nereye zonk akıyorsun zonk zonk! Ortalıktaki tüm fotoğrafları toplayıp masanın üstüne yayıyorum. Bir yaşımın yanında, dağlarda mutlu pozlar veren otuz üç yaşım; burada bir aylık kardeşimi dizime yatırmış poz vermişim, diğerinde yanımda bir çocuk; annemle babam ne kadar genç bu fotoğrafta; neye gülmüşüm böyle, varla yok arası? ah! ne çok aşıktık, birbirimize bakışımız; tek başıma olduğum dört fotoğraf var: üç günlük, bir yaşında, dağda ve bir vesikalık, öbür fotoğraflarda hep birileri var. Ne güzel…Zonk! İstediğin ne? Zonk! Nerde okuduğumu hatırlamıyorum, “Hayatın sonunun illaki ölüm olduğunu kabul etmek istemiyoruz. Mutlu sonlar olsun istiyoruz. O yüzden hayatı evrelere bölüp her biri için ayrı mutlu sonlar yazıyoruz. Oysa ne yaparsak yapalım hepsinin varacağı tek bir son var: ölüm” diyordu. Yağmur hızlandı. Sokağa adım atmadan geçen on ikinci gün. Artık ofisten aramaktan vazgeçtiler. Beni her aradıklarında evde bulmaktan şaşkın patronum, hastalığımın geçmediğine inanmıyor. Son aradığında:“Bir bit yeniği var bu işte ama bakalım çıkar kokusu bir ara” dedi. Nasıl bir koku bekliyor acaba?

Merak ediyorum, seni ne kadar sevdiğimin farkında mısın? Değilsin! Yoksa başka türlü olurdu. Bu zonklamalar böyle sert gelmezdi, düştüğümde canım bu kadar acımazdı. Belki de daha çok acırdı, haklısın. Birinin beni tutacağı beklentisiyle daha savunmasız düşerdim. Tutmayacağın aklıma gelmezdi. Tıpkı nerdeyse hiç susmadan ağladığım o gün, annemin umursamadan evin işlerini yapacağının aklıma gelmediği gibi.

“Acılar da acılaşıyor gittikçe
Sanki
Bir azarlanmayla ölümünü düşünen çocuklar gibi
Ödünç alıyorum seni bazen
Çoğu kez geceleri
Niye almayayım —kaç güz geçti—
...
Seni sevdiğimi unutmuşum Hilmi Bey
Seni de unutmak istiyorum artık
Unutmak! Ama nasıl?”*

*Edip Cansever

22 Şubat 2011 Salı

Tiyatro 0.2'den "Kâinatın En Hızlı Saati"

“Dağlarımızda, içdenizlerimizde
Ve günler günlerin içinde öyle yavaş ki”(1)

Sevgili Okuyucular,
Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara www.rengarenkvesiyah.com adresinden ulaşabilirsiniz.
Grüşmek üzere..



Biriktirdiğim günlere eklenen, yağmurlu, zamansız, kendini tekrar eden bir Pazartesi daha. Oysa, özenle dizdiğim taşları yerinden oynatacak; suyu bulandırıp içindekileri başkalaştıracak, dipde gizlenenleri kıpırdatacak; dolandırmadan sertçe yüzüme söylenecek bir şeyler, Pazartesinin sıradanlığını bozacak, biliyorum. Akşamı bekliyorum.


“-Beni hayata bağlayan bir şeydi, beni burada tutan bir şey, ı-ıı ne gibi…
-Yerçekimi
-Evet, yerçekimi gibiydi. Sonra öldü. Yerçekimsiz kaldım. Havadaydım artık. Asılı. Öylece.”(2)

İnsan ne zaman başlar aynaya iyice sokulup kendini incelemeye; saçlarında beyaz, yüzünde kırışık aramaya? Kaç günde kabul eder ilk kırışıklığın varlığını? Ya da hangi yaşta takılıp kalmak isteriz? Kim dergilerdeki mükemmel kadın/erkek fotoğrafları gibi kusursuz, diri, cezbedici olmak, yaşlanmayan bir bedenle, hep aynı yaşın doğum gününü kutlamak, zamanı durdurmak istemez?

“Keder içinde birler
Neşeli ikiler
Kızlar hep üçler”(2)


Bir kaç gün önce, bir davetiye aldım. Cam gibi pürüzsüz, yakışıklı, kırılgan, şeker çocuk Couger Glass, kendisine ne kadar hayran olduğumu anlatan bir kartpostalı beraberimde getirmem şartıyla, beni İkinci Kat’taki ondokuzuncu yaş günü partisine davet ediyordu. İkinci Kat, İstiklal Caddesinin kalabalığı içinde gizlenen eski bir binanın içinde, duvarları tuğladan, neyle karşılaşacağınızı bilemeyeceğiniz, kurguyla gerçek arasında bir mekan. Mekanın müptelası olduğumu bildiğinden mi yoksa tesadüfen mi partiyi orda yapıyor bu Couger, bilemedim. Tanımadığım, yüzünü hiç görmediğim birine ne yazsam ki? Masal ülkesinin prensi, sadece kadınların ya da erkeklerin değil herkesin hayran olduğu tek insan, göz kamaştırıcı, genç Couger Glass’a hayranlıklarımla.

“Erkek olan dörtler
Seni gümüşler beşler
Altın bulursan altılar”(2)

“The Fastest Clock in the Universe / Kainatın En Hızlı Saati”, Tiyatro 0.2’nin ilk gösterimini 17 Ocak 2011’de yaptığı yeni oyunu. Daha önce aynı sahnede, İngiliz yazar Philip Ridley’in “The Pitchfork Disney / Korku Tüneli” adlı oyununu izlemiştik. Önceki yazılarımda söylemiştim, Tiyatro 0.2 amatör ruhlu profesyonel bir topluluk. Yaptıkları işi severek, mesleklerine saygı duyarak, özenle yaptıkları oyun seçimlerinden, çeviriden, oyunculuklardan, ışıktan, tasarımdan, tüm detaylardan anlaşılıyor. Müptelaları olmanız için tek bir oyun izlemeniz yeterli.

“Asla söylenmeyecek bir sırrı yediler
Bir dilek tutsam sekizler
Seni öpsün dokuzlar”(2)

Oyun bitince birden hayata dönememek, biraz ağırlaşmak, biraz yüzleşmenin getirdiği kafa karışıklığı; bir kapı açılmış, etrafımda yaşanan ve görmediğim bir hayata gizlice sokulmuşum gibi, tedirgin, irkilmiş, şaşkın... Tiyatro 0.2’nin oyunlarından sonra istisnası yok hep böyle çıkıyorum sokağa, İstiklal’in kalabalığı çarpıyor ama kendime getiremiyor. Orjinal metnin bu etkideki hakkını vermek lazım elbette ama Özlem Karadağ’ın yaptığı çevirinin kalitesini de gözden kaçırmayalım derim. Belki bir gün, sahneledikleri çeviri oyunları yayınlama vakti de gelir, kim bilir. Yine bütün oyuncular oynadıkları kişiliği kusursuzca giymişlerdi üstlerine ama Captain Trock’un gözlerindeki ifade sanırım aklımdan bir süre çıkmayacak. Bütün beden dili ve mimikleri, sözleri ve sesleri geride bırakan; kuruntuların, korkunun, merhametin ama en çok da sevginin aktığı gözler... “İnsan gözdür, görüştür, gerisi ettir” (3)

“-Dokuz beş mesai, küçük bahçesi olan bir ev, kızlara pembe erkeklere mavi kıyafetler, geleneksel bir düğün, yani geleneksel şeyler, kulağa huzurlu gelmiyor mu?
-Evet, cennet gibi.”(2)

Couger Glass ve Captain Tock’un hazırladığı doğum günü partisi saat 21.00’da başladı. Kimler mi vardı? Özel konuk Foxtrot Darling,süpriz konuk Sherbet Gravel, bir zamanlar kusursuz hayvan kürklerinin yapıldığı şimdiyse kuşlara ait olan alt kattaki dükkanın ve tüm binanın sahibesi yaşlı kadın, ben ve Couger’a hayranlığını belirten kartpostallar yazan diğer kişiler. Nasıldı? Bunu anlatamam; çünkü Couger orda olan bitenin anlatılmasından ve kaç yaşına girdiğinin söylenmesinden hoşlanmıyor. Ama eğer ona hayranlığınızı belirten bir kartpostal yazarsanız, Ikinci Katta kainatın en hızlı saatinin ne olduğunu size anlatmak isteyecek birini bulabilirsiniz. “Yıllar saat, saatler saniye gibi geçmeye başlamış. Çünkü kainatın en hızlı saati ...”

“Bitti yalnızlıklar, bir büyük yalnızlık var artık
İki kaktüs gibiyiz Cemalle ben
Kendi çöllerimizden koparılmış.”(1)
Oyunun Künyesi:
Yazan: Philip RIDLEY
Yöneten: Eyüp Emre UÇARAY
Çeviren: Özlem KARADAĞ
Oyuncular: Korhan SOYDAN (Couger Glass) , Güçlü YALÇINER (Captain Tock), Banu Çiçek BARUTÇUGİL / Halide EŞBER (ev sahibesi), Barış GÖNENEN (Foxtrot Darling), Iraz YÖNTEM (Sherbet Gravel)
Proje Ekibi: Eyüp Emre UÇARAY, Sami Berat MARÇALI
Dramaturgi: Ebru Nihan CELKAN, Nazım ÖZCAN
Reji Asistanları: İrem YÜNSEL, Munise Nur AKTAN, Merve ÇITAK
Müzik-Efekt Tasarım: Ersen KUTLUK
Dekor Tasarım: Murat MAHMUTYAZICIOĞLU
Işık Tasarım: Deniz KARAOĞLU
Kostüm Tasarım: Meltem TOLAN
Afiş-Fotoğraf-Video Tasarım: Cemre YEŞİL

(1) Edip Cansever
(2) Oyundan alıntı
(3) Mevlana
Görseller: Blog Tiyatro 0.2
Bağlantılar:

21 Şubat 2011 Pazartesi

“ve yaşam bir başka yaşamdı”

Sevgili Okuyucular
Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..







“Sen anılması güzel olan söz ol.
Çünkü insan, kendisi hakkında söylenilen güzel sözlerden ibarettir.”*

Tanımlarımız ve rutinlerimizle, içinde dolaştığımız, kimliğimizi, aitlik bağlarımızı oluşturduğumuz, ömrümüzü tükettiğimiz, kendimizi hapsettiğimiz, fiziksel, duygusal ve düşünsel yaşam alanlarımızı belirliyoruz. Bir tarafta belirliliğin verdiği rahatlık, diğer tarafta gönüllü esaretimiz... İç içe geçmiş halkalar gibi, dar bir halkadan çıkmak sınırları kaldırmak değil; biraz daha geniş bir halkanın içine hapsolmak aslında. Tıpkı Hawking’in “Herşeyin Teorisi” kitabında evren için söylediği gibi: sınırları olan bir sonsuzluk bu. Ömür dediğin, tanımları/rutinleri değiştirdikçe değişen halkalardan, birinden ötekine geçişlerden, genişleme ve daralmalardan, kurduğumuz cümlelerle var ettiklerimizden, sonsuz olasılıklar içinde sınırlarımızı çizen tanımlar ve rutinlerden ibaret. Günlere, mevsimlere, evliliğe, güneşe, yağmura, gençliğe, sabaha, köye, geceye, şehire yüklenen rutinler; rutinlerin bedenimizde oluşturdukları/eksilttikleri; oluşup/eksilenlerin ruh halimize dolayısıyla algımıza etkileri ve bu etkilerle görüp anladıklarımız, hayatımıza, dünyaya, sınırlarımıza bakışımız, hayal kuruşumuz, oluşumuz, duruşumuz...

“Geldimse bu dünyaya ne bulmuş dünya
Gitsem de eğer kıymeti eksilmez ya !
Bir kimse çıkıp da anlatıp söylemedi
Gelmekte ve gitmekteki hikmet ne ola?”**


Haftasonu, yağmurun usul usul yıkadığı şehrin sokaklarına bakan çay bahçelerinde, uzun saatler geçirdik, hayata yön vermek, vazgeçmek ve yeniden başlamak üstüne konuştuk, hayallerimizi, ürkekliklerimizi paylaştık; sonra gerçeklerin dünyasından çıkıp, pamuk prenses ve elli cücenin yaşadığı masalların, peri tozlarının, mucizelerin dünyasına vardık, sarılmaya, gülmeye, öpmeye, sevgiye doyurduk ruhumuzu. Sultan-ı yegah saz semaileri çalarken radyoda, avucumuzu camdan uzatıp yağmuru toplayarak, boğazın gri mavisinden geçip, cismimiz aynı içimiz başkalaşmış olarak evimize döndük. Yine gecenin bir vakti, söze dökülmese de kafamızın içinde dolanmaya devam eden “Ne yapmalı? Ne yazmalı?” sorusunun cevabını bulduğumuzu sanıp “Evreka!” diye uyandık, yazık ki sabah bulduğumuz neydi hatırlamadık. Biriktirmeye devam ettiğimiz günlere eklendik, sabaha vardık. Yağmurlu, zamansız, duru, yaşanmayı bekleyen bir sabaha...

“ve yaşam bir başka yaşamdı, rüzgardan, gökyüzünden
yapraklardan ve hiçlikten
kimi zaman geri dönüyor
günün kıpırtısız sakinliğinde anısı
o yoğun yaşamın, şaşkın ışıkta”***

*Mevlana
**Ömer Hayyam
*** Gece, Cesar Pevase/ Çeviri: Kemal Atakay

18 Şubat 2011 Cuma

kelimeler

Sevgili Okuyucular
Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..








 'Şey' sözcüğü gibi bağıntısız
Ağaççileği gibi durduğu yerde bir ezinti
Piyano tuşları —tek tek bakıldığında—
Çarçabuk bir göz atıldığında ayrıntısız —beyaz—“*

Gündelik konuşmalarda kullandığım, anlamını bildiğim bir kelime, bir gün sebepsizce kulağıma farklı gelir. Bu size de olur mu? Sanki cümle içinde kullanılmaya itiraz eder, göze batmak ister. Ağzımdan öylesine çıkıvermesine içerler bir hali vardır. Durup, tekrar ettikçe kelime başkalaşır, sanki konuştuğum dilde böyle bir kelime yokmuş gibi hissettirir. Eğer bir eşyanın adıysa, neden o seslerin o şekli ifade etmek için kullanıldığını, eşyanın işleviyle bağlantısını düşündürür. Başka dillerde karşılığını çağrıştırır. Ağız hareketlerim, çıkardığım ses, duyduğumun zihnimdeki karşılığı uyumsuzdur. Başkalarına ağzımdan çıkan seslerin söylemek istediğim olup olmadığını sorup, kelimenin doğruluğunu sınadıktan sonra bile hemen yerine yerleşmek istemez. Bir kaç dakika daha fark edilmenin, parlamanın keyfini sürer.

“Doğrusu ya
Yanılmak her şeyi yeniden görmek gibi bir şey oluyor”*

Kulağa farklı gelen, soyut kelimelerdeyse durum daha zordur. Ses dizilişinin doğruğundan emin olduğunuzda bile, somut kelimeler gibi biraz parlayıp yerlerine geçmezler, anlamları üstüne düşünülsün, belki düşünce yolunda bir yerlere uğransın isterler. Kısacası, zihinde gezmeyi ve gösteriyi uzatmayı severler.

Bir kaç gündür, benimle köşe kapmaca oynayan kelime “Adanmışlık”. Birlikte azim, tutku, vageçiş, takılıp kalmayı dolaştık; aşk ve hayatla bağlantısını sorguladık; ne kadar iyi/kötü karar veremedik. Kendini sanata, bilime, insanlığa adayanlara hayran olmanın, tanrıya adayanları takip etmenin, bir tek insana adayanlara acımanın gerisinde olanı anlamaya çalıştık. Adanmışlık insanın kendinden vazgeçişi midir, yoksa kendini adadığı şeyde buluşu mudur? Bilemedim. Anlaşılan biraz daha sürecek yerleşmesi adanmışlığın.

“Bembeyaz bir alan oluyor mutluluk
Bembeyaz bir kalabalık”*

Bu hafta, öylesine geçip gitmesin diye zamana çentikler attım. Hangi günü yaşadığımı bildim. Böylece, su gibi geçmeyen, keyfi sürülen bir hafta oldu. Pembe gözlükleri takıp, haftasonu için dilek dileme vakti geldi. Uzun ve muhabbetli haftasonu kahvaltıları, geçen haftasonu gidemediğim pamuk prenses ve elli cücenin yaşadığı saraya ziyaret, biraz da uyku. Gerisini süprizlere ve cinin marifetine bırakıyorum, akışa ve yaşanan anın farkına vararak keyfini çıkarmaya.

"Yeni bir renk buldum bugün, suyun atkısı rengi
Oyuğumdan çıktım
Çıkmamı duydum
Bir süre yürüdüm yürüdüm"*

*Edip Cansever

17 Şubat 2011 Perşembe

müzik ruhun gıdasıdır

Sevgili Okuyucular

Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..

“Müzik ruhun gıdasıdır” atasözü, çocukluğumun kafa karıştıran atasözleri listesinden hiç çıkmadı. Öğretmenin ve annemin, çocuğa nasıl anlatılır sınırları içinde yaptıkları açıklamalar hiç bir zaman işe yaramadı. Sorularım cevapsızdı. Ruhun gıdası ne demekti, ruh neydi, sadece müzikle mi beslenirdi, beslemesek ne olurdu? Madem beslenmesi gerekiyordu o zaman bizim evde niye kimse müzik aleti çalmıyor ya da şarkı söylemiyordu; neden radyo ve televizyonda çoğu zaman haberler, filmler ve ciddi konuşmalar oluyordu; müziksetimiz vardı ama salondaki biblolardan farksızdı kimse ellemiyordu; bizim evdekiler bu durumda ya ruhsuzdu ya hep ruhlarımız yarı aç geziyorduk. Ya kimse bu sözü ciddiye almıyordu, ya aç olduklarının farkında değillerdi, ya da bilmiyorum bir tuhaflık vardı. Üstelik sadece bizde değil komşularda da durum aynıydı.


Şimdi durup geriye bakınca, aklıma gelenler: TRT Türk Halk ve Türk Sanat Müziği Koroları; mutlaka Emel Sayın, Zeki Müren, Serap Mutlu Akbulut, Arif Sağ, Bedia Akartürk; TRT Pazar sabahı klasik müzik konserleri; ve dolmuşlardan yayılan Sezen Aksu, Orhan Gencebay, Ahmet Kaya, Nilüfer, Müslüm Gürses, Ferdi Tayfur şarkıları. Eh, vücudumuz gibi ruhumuzun da, tek yönlü değil çok yönlü beslenmeye ihtiyacı var.

Bence müzik dinlemenin en keyifli yolu, aracı kullanmadan, canlı dinlemek. Hareketi, sesi tam da yaratılırken görmek, sesin mekanda yayılışını ve bedenimizi sarışını hissetmek. İstanbul’da klasik müziği canlı dinleyebileceğiniz, sürekli konser veren bildiğim kadarıyla sadece üç orkestra var: İstanbul Devlet Senfoni, Borusan Filarmoni ve Akbank Oda. Bu defa ruhumu besleyen, Akbank Oda Orkestrasının şef Cem Mansur yönetiminde çaldığı F. Mendelssohn (1809-1847)’un “Yaylılar için Senfoni no 7”si, B. Krol (1920)’un "Magnificat" çeşitlemeleri, G. F. Telemann (1681-1767)’ın “Re majör Trompet” konçertosu, M. Tippett (1905-1998)’in “Çift Yaylı Sazlar Orkestrası İçin Konçerto”suydu. Konserin konuk solisti trompetçi Reinhold Friedrich’dı.

Artık biliyorum, ruhumu keyif alacağı bir müzikle besleyip uykuya gönderdiğimde, ertesi güne keyifle başlıyorum, yüzümde gülümseme, içimde kelebeklerle.

Yazıya eşlik etsin diye konser sırasında yaptığım kısa kaydı eklemek istedim ama bunu nasıl yapacağımı bulamadım. Onun yerine, Los Angeles Filarmoni orkestrasının seslendirdiği, Felix Mendelssohn’un "Die Hebriden" (Fingal's Cave) – Overture’unu  ekliyorum. http://www.youtube.com/watch?v=a3MiETaBSnc&feature=related







16 Şubat 2011 Çarşamba

Şiir: “A Shropshire Lad (XLVIII)” A.E. Housman / Müzik: “Three Colors: Red”, Zbigniew Preisner

Sevgili Okuyucular

Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..



Bromsgrove yakınlarındaki Worcestershire’da, 1859 yılında doğan A.E. Housman, döneminin klasik İngiliz şairlerinden biri olarak tanınıyor. Farklı kaynaklara göre farklı sebeplerle Oxford’taki eğitimini yarıda bırakıyor. Ancak, kendisini Latin ve Yunan şiiri konusunda geliştiren Housman, 1892 yılında Oxford’a Latince profesörü olarak kabul ediliyor.

Şairin, atmış üç şiirden oluşan “A Shropshire” isimli kitabı 1896’da yayınlanmış. Şiirlerinden bir kısmı ve hayatı hakkında bilgiler için : http://www.housman-society.co.uk/
“Uslu dur, ruhum, uslu; gevrektir taşıdığın kollar" dizesinin yer aldığı şiirin tamamını paylaşalım. Şiire eşlik edecek müzik blogdaki iPod’dan “Three Colors: Red” olsun.

"Be still, my soul, be still; the arms you bear are brittle,
Earth and high heaven are fixt of old and founded strong.
Think rather, -- call to thought, if now you grieve a little,
The days when we had rest, O soul, for they were long.

Men loved unkindness then, but lightless in the quarry
I slept and saw not; tears fell down, I did not mourn;
Sweat ran and blood sprang out and I was never sorry:
Then it was well with me, in days ere I was born.

Now, and I muse for why and never find the reason,
I pace the earth, and drink the air, and feel the sun.
Be still, be still, my soul; it is but for a season:
Let us endure an hour and see injustice done.

Ay, look: high heaven and earth ail from the prime foundation;
All thoughts to rive the heart are here, and all are vain:
Horror and scorn and hate and fear and indignation --
Oh why did I awake? when shall I sleep again?"

Alfred Edward Housman (26 March 1859 – 30 April 1936),

15 Şubat 2011 Salı

"Baktım bir kuş ilk defa keyifli keyifli, baktım uçuyordu"

Sevgili Okuyucular
Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..



“Gökyüzünün gelmesiyleydi
Dünyada büyük bir değişiklik oldu
Mesela, ovalar daha o gün
Yalnızlıklarını unutuverdiler”*

İçimde, baharın güneşli günlerinde hissedilen bir coşku var. Seke seke merdivenden inen çocuğun, beyaz erik çiçekleri arasında tüylerini kabartan serçenin, sevgilisinin koluna girmiş pembe eteğini savurarak yürüyen aşığın, sahilde yarış yapan bisikletli oğlan çocuğunun, tomurcuklanan camönü çiçeğinin, günlerdir aradığı şeyi sandığın köşesinde bulanın coşkusu gibi... Baktığı şeyin rengini değiştiren, gülümseten, kıpır kıpır...

“Gökyüzünün hemen arkasındandı
Denizleri gördük
Baktım bir kuş ilk defa keyifli keyifli
Baktım uçuyordu”*

“Bir film biterken perdede akan son yazılar, filmin içimizde uyandırdığı, tazelik kazandırdığı, hayata karışmayı bekleyen duygulara eşlik ederler. Özellikle het iyi film biterken, hayatın, sinemaya girmeden önceki kaldığımız yerini başka türlü canlandırıp hareketlendirir. Filmin üzerimizde bıraktığı büyülü bir sisle sinemadan çıkıp sokağa karışırken, bunu derinden hissederiz. En azından bir sonraki filme kadar hayatın başka türlü geçeceğini sanırız.”**

!f İstanbul 17 Şubat’ta başlıyor. On gün boyunca, Keşif, Hit Filmler, Retrospektif, Sesli Yaşam, Fantastik Filmler, Ne Kadar Gerçek O Kadar Kurgu, Dünyanın Çivisi, Açılıma Devam, Gökkuşağı, Y-eni Kuşak, If Kült, If Bonus, Sundance Özel, Nöbetçi Sinema, Özel Gösterimler bölümlerde gösterilecek onlarca film olacak. Mutlaka aralarında keyif alacağımız filmler, keşfedeceğimiz yeni yönetmenler olacaktır. Programda sinemaya ilgi duyanlar için söyleşi ve atölyeler de var. Geçen sene festival filmlerini Türkiye'de ve Orta Doğu'da az hizmet alan şehirlere de ulaştırmak için başlatılan online sinema !f2 kapsamında bu sene, Türkiye'de 23 şehrin yanı sıra, Orta Doğu'da Ramallah, Kafkaslar'da Gümrü ve Kudüs'de seçilen beş film, festivalin son üç günü olan 25-27 Şubat'ta, İstanbul'la aynı zamanda gösterilecek. Daha detaylı bilgi için resmi web siteleri: http://2011.ifistanbul.com/ve http://ifistanbul.com/blog
*Hikaye, İlhan Berk
**Gişe Önünde-Kullanılmış Biletler, Murathan Mungan

14 Şubat 2011 Pazartesi

İstanbul, seni seviyorum!

Sevgili Okuyucular

Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..




Güzelim İstanbul’da, 2009 sayımına göre, 12.782.960 kişi yaşıyormuşuz. 6.351.013’müz kadın, 6.431.947’miz erkekmiş. Ve metre kareye 2,392 kişi düşüyormuş. Hafta içi çalışıp yorulan bu on iki milyon kişi, haftasonunu evinde, alış veriş merkezlerinde veya sokaklarda geçiriyor. Bu haftasonu ben de, sokakta dolaşan dört milyona katılıp, kendi ritmimde, keyifle salındım İstanbul’da. Yine Cuma ne diledimse, haftasonu önüme bir fazlasıyla serildi. Yaşasın pembe gözlükler, yaşasın sihirli lambanın cini!

Lezzetli, çeşitli, kaliteli bir kahvaltıyla güne başlamak gibisi yoktur deyip, Cihangir’de, Van Kahvaltı Evi’nde başlıyorum sokağın keyfini çıkarmaya. Eğer, yolunuz bu mekana hiç düşmediyse, haberiniz olsun muhteşem gözlemeleri kaçırmışsınız. Kahvaltının mutluluğu, güne yayılıyor; Beyoğlu’na, sokaktaki insanların yüzlerine, güneşin ısıttığı pufidik koltuklara, kahvenin kokusuna, adımlarıma... Yaratma cesareti kitabında Rollo May : Sınırları yok saymak değil, sınırların var olduğunu bilmek daha önemlidir. Ancak, o zaman sınırları bilir, var olduğumuz alanı tanımlar, sınırları aşmak için hazırlık yapabiliriz, diyor. Oturduğum pufidik koltukta, kitaptan başımı kaldırıp sokaktaki akışa dalıyorum. Sınırlar, farkındalıklar, karşılaşmalar, biz, etrafımız, zaman ve daha pek çok şey, kuyruğu birbirine değmeden dolanıyor kafamda.

Pera Müzesi’nde 20 Mart’ta bitecek iki sergi var. “Çarlık Rusyası'ndan Sahneler: Rus Devlet Müzesi Koleksiyonu'ndan 19. Yüzyıl Rus Klasikleri” ve “Gelman Koleksiyonu'ndan Frida Kahlo ve Diego Rivera”. Her iki sergide de, önünde dakikalarca durup ışığına, detaylarına takılıp kalacağınız tablolar var. Sergi çıkışında, yaratıcılığa açılmış algınızı isterseniz tünelde demlendirebilir; ya da Seyyar Sahne’ye gidip, Çocukluğun Soğuk Geceleri oyununu izleyerek başka bir yöne çevirebilirsiniz.

Gene bir yeni sonbahar. Otobüste hiç uyumadım. Çok yorgunum. Ama uyumadım. Orta Anadolu'da ilerliyoruz. Birden gökyüzünden gecenin karanlığı yayılıyor. Koyu bir gri alacakaranlık bürüyor doğayı. Doğacak güneşin kızıllığı yayılıyor dağların ardından bozkıra. o an bozkırı da çok sevdiğimi düşünüyorum. Çocukken ıslak topraktan çıkardığımız solucanları düşünüyorum. karlar altından fışkıran mavi, sarı, mor çiğdemleri düşünüyorum. Hiçnirini bir daha görmediğim taşralı arkadaşlarımı düşünüyorum. Toprağın ıslaklığının güzelliğini düşünüyorum. Onunla yatarken uyuşan gövdemi düşünüyorum. Ürperiyorum. İnsan ıslaklığının güzelliğini düşünüyorum. Sayısız sevişmeler işte bu bozkırı, kuru tarlaları, güneşin kızıllığını, insan sevgisini öğretti bana, diyorum. Hiç de, belirli bir insan üzerinde toplanmıyor bu sevgi. Toprak altındaki solucanlardan, gökyüzündeki yüksekliklere tırmanan ve gerilerinde bulutlardan yollar bırakan uçaklardan da öteye gidiyor.”*


Bu haftasonu cinin süprizi içimndeki neşeliyi ortaya çıkarmaktı. Pazar sabahı, lodos sersemi kafam bir türlü yataktan kalkmak istemiyor, çalan telefon alarmını kapatıp uykuya teslim olmak yerine sürekli beş dakika sonraya öteliyorum. Beş dakikada bir uyanmama rağmen, inatla öğlene kadar yataktan çıkmasamda, sonunda lodosa değil güneşe bak diyen içimdeki sese uydum. Çayı boşver ıhlamur yapalım, battaniye altında TV karşısında mayışalım, çamaşır yıkanmalı, evi de mi süpürsek, ortalık dağılmış gel toparlayalım, Pazar günü sokağa çıkmak da neyin nesi Pazar tembellik günü olsun hadi... Hepsinin karşısında, sersemlemiş kafamı dik tutmaya kararlı, neşeli, sokak gezgini: gözümüze kalem çekelim, kahveyi sokakta içeriz oyalanmayalım, off güneş muhteşem! İşte Moda’dayız. Bu kafede kahve, Arka Oda’da şarap, şurada körili tavuk, acaba waffle da mı yesek? Yok yok wafflecının karşısında kış çayı içelim, yanına verdikleri balı yeriz tatlı niyetine. Yürürken zig zag çizerek yapmaya çalıştığımız ne? Tamam kafede sadece dört müşteriyiz gecenin bu vaktinde, lakin biz böyle gülmekten yerlerde sürünürken diğer ikisi neden pür dikkat lap top ekranlarına bakıyorlar ki? O piti piti karamela sepeti, terazi lastik jimlastik, sen çıktın, arkadaşım olabilirsin ekledim. Sokakta şarkı da söyleriz, zıplarız, dans da ederiz; çünkü biz, içmeden, gülmekten sarhoş olmuş haldeyiz. Gülmekten çene kaslarım ağrımayalı, sokaklarda yaprak gibi savrulmayalı epey olmuş. Ha, bir de, sözüne güvendiğim bir neşeli dedi ki: Duvarların içi seni dışı beni yakar, aylaklığın keyfi kadar cefası da var.

Bu haftasonundan çıkan sonuç: Pembe gözlüklerimi, lambadan çıkan cini, içimdeki neşeliyi, İstanbulu ve ofisimi seviyorum.

* Çocukluğun Soğuk Geceleri, Tezer Özlü
Görseller: Bansky, www.banksy.co.uk

11 Şubat 2011 Cuma

havadan sudan

Sevgili Okuyucular
Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..



“Be hey acayip adem
Öldüğünü bilemezsin
Korlar bir karanlık dama
Kapı baca bulamazsın”*

Mısır’daki hükümet karşıtı gösterileri başlatan kıvılcımlardan biri de, 26 yaşında genç bir kadından, Asmaa Mahfouz’dan gelmiş. Tunus’da yaşanan olaylardan sonra, evinde kaydettiği bir video konuşmayı internette yayınlayarak insanları Tahrir Meydanına çağırıyor Asmaa. Sadece 3 kişi bu çağrıyı duyup geliyor. Bunun üzerine hayal kırıklığını ve meydana gidince gördüklerini de anlattığı; 25 Ocak’ta tekrar “Zulme yeter demek için Tahrir’e gidiyorum, siz de gelin!” dediği videoyu yayınlıyor internette. Bir kaç kez üst üste izledim videoyu. Baskının, takibin ve devlet eliyle ölümün olduğu bir ülkede, yüzünü ve adını saklamadan konuşmasını, canını ortaya koyarak internette bu konuşmayı yaymasını düşündüm. Bir de sanal dünyada yapılan herşeyin kaydedildiğini ve arama motorlarınca tüm dünyaya sunulduğunu fark ettiğimde duyduğum tedirginliği. Masaldaki korkunç canavar bize saklanacak yer bırakmamıştı, her şey şeffaf naylondandı, acıktıkça birimizi tutup yiyebilirdi. Çok fazla seçenek yoktu: ya sanal dünyadan el ayak çekecek, naylonları katlayıp arasına gizlenmeye çalışacaktık; ya da burda durup konuşmaya devam edecek, bir yandan da sıra bize gelince canavarın dişleri arasında yem olmamanın yolunu bulmaya çalışacaktık. Atalarımız doğru söylemişti, korkunun ecele faydası yoktu. (Asmaa Mahfouz’un ikinci video konuşması: http://www.youtube.com/watch?v=SgjIgMdsEuk)

“Pir Sultan'ım der ki deli
Elden koymaz doğru yolu
Ne yanarsın dünya malı
Birin alıp gidemezsin”*


Günler birbirine benzer hale geldiğinde, zaman hızlanıyormuş gibi gelir bana. Sanırım tekrarın ritminde zaman algımı kaybettiğimden. Hani olur ya bir bakarsın Pazartesi, gün bitti demeden Cuma gelir. Salı, Çarşamba, Perşembe sadece Pazartesinin tekrarıdır. Bu döngüyü farkedince durmak lazım, durup rutinde bir şeyleri değiştirmek, hiç olmuyorsa yapılan şeylerin sıralarını değiştirmek lazım. Yoksa göz açık kapayana kadar hafta, ay, yıl bize dokunmadan, sanki hiç yaşamamışız gibi geçip gider. Sabah kahvesini bahçede içmek; sahilde güneşin doğuşunu izledikten sonra işe gitmek; öğle yemeği sonrasında mp3 çalarımızı takıp kulağımıza, on beş dakika bile olsa yürüyüşe çıkmak; sabah ofiste ilk iş bilgisayarı açmak yerine ajandadaki notları gözden geçirmek; camı açıp sadece beş dakika derin derin soluk almak; iş yoğunluğu arasında on dakikalık sadece bize ait molalar vermek; ve elbette sınırları bize ait akşamlarımızı televizyon karşısında tüketmek yerine beynimizi, bedenimizi, ruhumuzu esnetmek, genişlemek...

Pembe gözlüklerimiz hazır mı? Hadi, takalım gözlükleri, sihirli lambayı oğuşturmaya başlayalım. “Haftasonu yapmaktan mutlu olacağın üç şey dile!” Tamam. İstanbul’un keyfini çıkarmak, uzun zamandır görmediğim dostlarla sohbet etmek, pamuk prensesin elli çocukla birlikte yaşadığı sarayda ruhumu dinlendirmek istiyorum. Bir de sevgili cin, biliyorsun, güzel süprizlere itiraz etmem.

“Anlıyorum
Yaşam elbette uzun biz duyabildikçe sevgiyi
Yalnızca bunun için uzun
Yani sevgiyle de sevebilir insan, sevdayla da
Örneğin
Bir sevgiyi yontup onarmak için
Döğüsmek de sevgidir
Ve benim bildigim kadarıyla
Her şeydir bir insan, her şeydir
Yalandır kısalığı yaşamın
Ve özellikle insan dediğimiz şey
İnançlı bir insan soyunun parçasıysa.”**

*Be Hey Acayip Adem, Pir Sultan Abdal
**Bilmez miyim Hiç, Edip Cansever
Görseller: Bansky, http://www.banksy.co.uk/


10 Şubat 2011 Perşembe

içimde gizlenen aylak

Sevgili Okuyucular

Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara www.rengarenkvesiyah.com adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..





"Belki de insanlar kendi kendilerine düşünmek, hayaller kurmak için yeteri kadar yalnız kalamadıklarından anlayışsız oluyorlardı."*

Eğer içinizde bir aylak gizliyse, ofis ya da ev duvarları arasına hapsolurum diye hiç korkmayın. O, ne yapar eder sizi duvarların arasından sokağa çıkarmanın bir yolunu bulur. Baktı bedeninizi dolaştıramıyor, ruhunuzu takar koluna, mesela sahilde bir çay bahçesine götürür. Birlikte daldığınız denizin mavisinden, uzakta bir kasabada ağlara tutunur çıkarsınız. Ya da bir bakmışsınız elinizden çekiştirerek koşturuyor çatılarda, kahkahanız martıların gagalarında çınlıyor. Bir gün, beyaz tebeşirle asfalt yola kocaman kareler çizer, kedilerle seksek oynamaya başlarsınız arabalara inat. Yani, insanın içindeki aylak, Zeze’nin içindeki cururu kurbağanın büyümüş halidir. Neşeli, özgür, yolları ve kaçışları iyi bilen, zamanı esneten, içimizdeki ve etrafımızdaki sınırları kaldıran... Bence Yusuf Atılgan, “Aylak Adam” kitabında, aylaklık üstüne söylenebilecek herşeyi söylemiş; aylağın nasıl biri olduğunu pek güzel anlatmıştır. Okumadınızsa mutlaka okumalısınız. Belli mi olur, belki sizin içinizde de bir aylak saklıdır.




“Baktım ise
Ki bakmışımdır
Onlar bir kuşun uçuşunu
Sezme derinliğindedir
Ey sözlerim benim
Onlar ki bana her zaman
Bir diriliş verenedir
Meselim bitmeyendedir”**




...

Havadan sudan yazılardan birine, televizyonu zaplarken karşılaştığım Behzat Ç dizisinden iki satır diyalog yazmışım. Tabi ne kitaptan, ne de dizinin fenomenliğinden haberim yoktu o sıralar. Diyaloğun geçtiği, daha sonra diziye takıldıkça ana mekanlardan biri olduğunu anlayacağım pavyonda çalan şarkının sözlerini meğer ne çok merak eden varmış. Arama yaparak bloğu tıklayanların nerdeyse üçte biri bu şarkının sözlerini bulmaya çalışıyor. Adam akıllı dinleyip sözleri bir kenara yazmadım diye hayıflanıyorum, acaba dizinin yayınlandığı kanala bir ricada bulunsak, bir sonraki bölümde alt yazıyla şarkının sözlerini döndürebilirler mi dizi boyunca? Yoksa yakında sokaklarda, yalanım varsa eşek tepsin diye dolanan Behzat Ç izleyicileri görmeye başlayacağız benden söylemesi.


*Aylak Adam, Yusuf Atılgan
**Bitmeyen, Edip Cansever




9 Şubat 2011 Çarşamba

“Gül düşünürsen gülistan olursun”

Sevgili Okuyucular
Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..







“Hiçbir zaman dertsiz kalmadı gönlüm
Bir çift gözden, bir yapraktan, bir kuştan.”*

Bugün, bir farkındalık eğitim videosunda, gezegeni yürüyerek dolaşan adam John Francis’le tanıştım.1971 de Standard petrol firmasının iki tankerinin San Francisco körfezinde çarpışması büyük bir çevre kirliliğine sebep olur. Bu, 25 yaşındaki John Francis için de bir kırılma noktasıdır. Petrol yakıtı tüketen araçları kullanmayı bırakır; 22 yıl boyunca, çevreye saygı ve sorumluluk mesajıyla, yürüyerek ve yelken açarak, güney ve kuzey Amerika’yı dolaşır. 1973 yılında, 17 yıl sürecek gönüllü sessizliği seçer. 1990 yılına kadar tek kelime konuşmaz; yürür, dinler ve farklı eyaletlerde üç üniversite bitirir. 1991 yılında Birleşmiş Milletler Francis’i çevre elçisi seçer.

John Francis’in web sitesi : http://www.planetwalker.org/
Kurucusu olduğu “The Planet Walk” organizasyonunun web sitesi : http://www.planetwalk.org/

“Daima daha taze, daima yeni baştan
Turnam bir gün bırakmayacağım peşini,
Sen nereye, ben oraya, adım adım
İnsan sevdikçe iyileşiyor artık anladım”*

İstanbul’da karsız, güneşli bir kış geçiriyoruz. Yıllardır, bilim insanları küresel ısınma ve fosil yakıtların sebep olduğu doğa kirliliğini anlatmaktan yoruldu. Ama tüketimin zevkine varmış insanlar olarak, duymaya ve durmaya niyetimiz yok görünüyor. Kendi adıma su, elektrik ve doğalgaz israfına dikkat etmek ve atıkları ayırıp geri dönüşüm kutularına atmaktan öte bir şey yapmıyorum. Etrafındaki geniş bir alanı külle kaplayan termik santralleri, filtresiz arıtma tesissiz fabrikaları, denize boşaltılan atıkları, suları kirleten kimyasalları, fosil yakıtlardan yayılan sera gazlarını, kesilen ağaçları, kirlenen suları duyup, yaşamaya devam etmek. Çevremizde olan biten pek çok şeyi, şiddeti, yolsuzluğu, acıyı, yok oluşu bilip hiçbir şey yokmuş gibi gözlerimizi kapamak, kendimizi günlük rutine bırakmak. Bilincin bazı şeylere kendini kapattığı, yarı uyur gezerlik hali...Oysa hiçbir şey, sırf biz yok saydık diye yok olmuyor. Gündelik rutinler içinde geçen bir hayattan geriye ne kalır, ne kalsın isteriz? Bunu düşünmeliyiz. Bu hayatta durduğumuz yer neresi? Yok etmenin ve şiddetin mi yanındayız; yoksa var etmenin ve sevginin mi? Karar vermeliyiz. Sonrada gözlerimizdeki perdeyi kaldırıp, kulaklarımızı seslere açıp, uyur gezer halde rutinimiz içinde salınıp durmaktan vazgeçmeli, etrafımızda olan biteni algılamalıyız.

“Gül düşünürsen gülistan olursun, diken düşünürsen dikenlik olursun”**

*Turnam Birgün Bırakmayacağım, Turgut Uyar
** Mevlana
Görsel: Google Image


8 Şubat 2011 Salı

"Kutsalsın, görkemlisin, kendine verilmişsin”

Sevgili Okuyucular
Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..







“Gördün mü demiştim kendi kendime
Mavilik de çocukluk gibi
Unutulmayacak hiç.”(1)

Cuma günü sihirli lambadan çıkan cin “Yapmaktan mutlu olacağın üç şey seç!” demiş olsa diye yazmış; ve çocukluğumu seçmiştim. Cin dileğimi duydu, haftasonu üç kardeşi İstanbul’da buluşturdu. Güldüler, eğlendiler, arada huysuzlandılar, bol bol konuşup, gezdiler ve tabi ki fırsatını bulunca kaçırmayan çocuklar gibi midelerini abur cuburla doldurdular. “Telvesine bakıp geçmiş ve gelecek üstüne masallar anlatabileceğimiz, şöyle bol köpüklü Türk kahvelerimizi nerede içsek?” diye dolaşırken de cinin süpriziyle karşılaştılar. Ve çam ağaçlarının ortasında, serçe şakımaları eşliğinde kahve keyfi yaptılar.

“— Kapının arkasında ne var, kapının
— Bilmem ki ne var arkasında kapının
— Kapının arkasında ne var
— Bir bahçe, bir su kovası, içi boş” (2)

Hala, geniş, çok yolun başladığı/bittiği, yuvarlak meydanın ortasında bağdaş kurmuş oturuyorum. Hiç bir şey yapmadan sadece yollara bakıyorum. Gün doğumunda, gün batımında, tepemde yıldızlar, bomboş meydanda ben, karasızca yol seçmeye çalışıyorum. Tarzını, konusunu, kelimesini, tınısını kendimin seçeceği bir akış, bir olma ve anlatma hali bulmaya çalışıyorum. Susuyorum. Dinliyorum. Henüz duyduğum sesleri anlamlandıramıyorum. Bekliyorum.

“— Kapının arkasında ne var
— Bir duvar, tuğlasız, unutmuş dülger malasını
—Kapının arkasında ne var
—Bir çift kadın ayakkabısı —siyah—
—Kapının arkasında ne var
—Kapının arkasında mı? Hiç!
Belli belirsiz bir şarkı” (2)

Bildiğim dillerde, tekrar tekrar, kendime aynı soruları soruyorum. Hayalim ne? Yapmak istediğim ne? Gözlerimi kapatıp, içimde, derinde sakladığım hayali bulmaya çalışıyorum. Sınırlamalar olmadan nasıl hayal edildiğini hatılamaya çalışıyorum. Lavanta kokusu geliyor burnuma; hiç gitmediğim, uçsuz bucaksız mor lavanta tarlasını görüyorum. Ofisin penceresine iri bir karga tünüyor, sırtı bana dönük. Pervazda bir kaç dakika yan yan yürüyor. Tüyleri parlak siyah. Boynunu yana çeviriyor, bakışıyoruz. Birden uçuyor. Sorularıma geri dönüyorum. Nerede olmak istiyorum?

Birazdan güneş batacak. Cevapsız sorularla geçen bir gün daha ... Taze demlenmiş çayım geldi. Terasa çıkıp, günbatımını izleyerek içmeli. Ey hayat! "Kutsalsın, görkemlisin, kendine verilmişsin”

“Gün senin oldu Seniha
Upuzun gözlerin ki —lacivert—
Örtüldü akşamın asmalarıyla
Unutma, yaşamından iyisin
Yaşamın senden iyi
Kutsalsın, görkemlisin, kendine verilmişsin” (3)

(1) Cemal’in İç Konuşmaları II, Edip Cansever

(2) Seniha’nın Günlüğünden VI, Edip Cansever
(3) Seniha’nın Günlüğünden V, Edip Cansever

4 Şubat 2011 Cuma

Yapmaktan mutlu olacağın üç şey seç

“Geyikli geceyi hep bilmelisiniz
Yeşil ve yabanî uzak ormanlarda
Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan
Hepimizi vakitten kurtaracak”*

Dün akşam, lezzetli yemeklerin ve şarabın eşlik ettiği dost muhabbetinden eve dönerken niyetim, geceyi uzatıp blog yazımı yazmaktı. Ama çakırkeyf ruhum, usulca yorganın altına kıvrılınca, bedenimi bilgisayarın karşısında oturtmak da pek mümkün olmadı. Ben de, bulutları üstüme örtüp, bir zamanlar duyduğum kuş seslerinin yankısına bıraktım kendimi.

“Bir yandan toprağı sürdük
Bir yandan kaybolduk
Gladyatörlerden ve dişlilerden
Ve büyük şehirlerden
Gizleyerek yahut döğüşerek
Geyikli geceyi kurtardık “*

Şehirde ancak korularda, parklarda duyabildiğimiz kuş sesleri, havalar soğuyunca hepten kayboluyor. Öyle çok özlüyorum ki sabahları kuş cıvıltılarıyla uyanmayı. Çocukluk evim, Toros yaylaları, üniversitenin yemyeşil kampüsü, mahalledeki çamlık, arka balkona uzanan ıhlamur ağacı, derken ağaçsız sitelerdeki mekanik sesler... En son duyduğum kuş sesi, yoga dersinin sonunda, rahatlama ve meditasyon kısmında, CD’den dinlediğimiz orman sesleri arasından geldi. Ne hazin! Oysa, çam ağacına sırtını dayayıp oturdu mu insan, kokusunda eriyip gittiğini, tüm kötülüklerini toprağa akıttığını, otların arasındaki karıncayla bir olduğunu hisseder. Hele bir de serçeler, sığırcıklar, kuyruk sallayanlar şakımaya başladıysa, işte orası cennet dedikleri yerdir. Artık ne hırslar, ne zaman, ne gelecek kaygısı vardır. Sırtını dayadığı ağacın özsuyudur damarlarında akan, devasa bir bedenin içinde soluğu serçenin soluğuna karışır.

"Geyikli gecenin arkası ağaç
Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü
Çatal boynuzlarında soğuk ayışığı"

Buradan şehirlerimizi ağaçsızlaştımamıza, doğaya arkamızı dönerken ruhumuza da arkamızı döndüğümüze ya da hayatımızın ritmini klavyenin tuşlarına, saat alarmına, cep telefonu sesine göre ayarlamanın ürkütücülüğüne geçecek değilim. Ne de olsa bugün Cuma, neşeli yazılar yazma, pembe gözlükleri ofis çekmecesinden çıkarıp takma, haftasonu için hayaller kurma zamanı. E, hadi o zaman başlayalım. Hayallerimizin içinde kuş sesleri, çam ağaçları, sıcak çorbalar, sevdiklerimize sokulup kitap okumalar, sokaklarda soğuğu hissederek yürümeler, dans ve müzik de olsun. Üzmeyi, ezmeyi, huysuzlanmayı, azarlamayı, küsmeyi sandıklara kilitleyelim; varsayalım ki sihirli lambadan çıkan cin “Yapmaktan mutlu olacağın üç şey seç!” dedi. Evet, hadi seçin ve bu haftasonu kendinize seçtiğiniz mutluluk vericiyi armağan edin. Ben mi? Ben bu haftasonu için çocukluğumu seçtim. Yağmurlu günlerde yayladaki ahşap evin penceresine çenelerini dayayıp dağları seyreden üç kardeşin buluşmasını diliyorum. Gülsünler, sarılsınlar, şakalaşsınlar, birbirlerine iyi geceler öpücüğü verip uykuya göndersinler, gıdıklayarak uyandırsınlar diye diliyorum. Bir de uzun şamatalı bir Pazar kahvaltısı...

“Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem
Ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı”**


Sevgili Okuyucular

Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..


*Geyikli Gece, Turgut Uyar
**Kahvaltı, Cemal Süreya

3 Şubat 2011 Perşembe

Mısır


“Güneş Tanrısı ile Fırtına Tanrısı, benim tanrılarım ve kardeşimin tanrıları bizim güzel barışımızı gümüş tablet üzerinde sulh temini için yarattığımız güzel ilişkiye uygun olarak, bizim güzel kardeşliğimizi aramızda sonsuza dek geliştirsinler”*


Mısır halkı silkiniyor. Tunus’ta, gençlerin tutuşturduğu “Hayatım bana aittir, daha fazla sömürmene izin vermeyeceğim!” ateşi, çok sürmedi mutlakiyetle yönetilen Mısır’ın gençlerini sardı. Gençlerin enerjisi ve yaşama tutunma gücü, diktatörlerin yıllardır omuzlarından inmediği orta yaş ve üstü Mısırlılara yayıldı. Milyonlarca Mısır’lı devrim için, özgürlük ve adalet için günlerdir sokaklarda. Saltanatın, iktidarın gücü insana herşeyi görmezden geleceği bir hırs veriyor sanırım. Mübarek’de başkaldırıya “gitmeyeceğim, bu topraklarda öleceğim” diye karşılık verdi. Umuyordum ki, halktan insanların oluşturduğu ordu ve güvenlik güçleri, açgözlü iktidarın isteğine uyup halkın karşısında değil, onurluca yanında olsun. Ama ne yazık ki, az veya çok, güç, bir insana verildi mi, sahip olanı zalimleştiriyor. Şimdi Tahrir Meydanında kan, ölüm, savaş, isyan, sindirme, şiddet var. Korkuyorum. Tiananmen Meydanını hatırlıyorum.

Benim için Mısır Ramses ve Puduhepa’nın büyülü ülkesiydi. Nil nehrinin ve Piramitlerin besleyip koruduğu, bereketli, aydınlık, törensel topraklar... Hattuşa kralı III. Hattuşili’nin dönemdaşı Ramses’le savaşı, barışı ve dünyanın en eski yazılı anlaşması sayılan, orijinal tabletin iki metre boyundaki bakır kopyası New York Birleşmiş Milletler binasının girişine yerleştirilen Kadeş Anlaşması; papirüslerin üstünde akıp giden resim yazıları; kölelerin emeği ve zulümle yükselen piramitler; İskenderiye kütüphanesinin (1)muhteşemliği ve cahilce yok edilişiydi. Parlayan ve acı çeken... 2002 yılının Ağustos sıcağında, üç günlük bir iş gezisi için gittim Mısır’a. Şehri görmeye fırsat bulunamayan, ofislerde toplantılarla geçen iş gezilerindendi. Piramitlerin içine giremedim, sadece gece muhteşem bir dolunay eşliğinde, kahvemi içerken, piramitlerdeki turistik ışık gösterisini izleyebildim. Kahire arkeoloji müzesini gezerken hissettiğim heyecanı hatırlıyorum, nihayet antik Mısır, kitaplardan çıkıp gözlerimin önüne serilmişti işte. Ve elbette Nil, kıyısında uyuduğum, nemini, kokusunu duyduğum, yaşam veren kutsal ırmak... Kahire’de Nil’in iki yanından geçen cadde sabaha kadar hayat doludur. İnsanlar, gruplar halinde, bir şeyler atıştırıp, sohbet ederek, keyifle turlarlar. Gerçi sadece burası değil, Kahire’de her yer kalabalıktı, herkes konuşkandı, hep bir hareket vardı. Bu şehir, iş gezisi arasına sıkıştırılarak gezilemeyecek kadar genişti. Hem, İskenderiye’nin sokaklarında saatlerce kaybolmak isterken, sadece Akdeniz’in mavisine bakarak hızlıca yemek yemiş, uçağa yetişmek için gerisin geri dönmüştüm. İçinden geçip gitmek için değil, durup bakmak için tekrar gelmeliydim. Arayı fazla açmadan geri dönmeliydim Nil’in kıyısına. Dokuz yıl geçmiş. Şimdi Mısır silkiniyor.

Bizim medyadan değil de, uluslararası medyadan –özellikle El Cezire hızlı ve detaylı bilgilendiriyor- ve internetteki sitelerden takip ediyorsanız, silkinmenin gürültüsünü duymamış olamazsınız. İnsanların hayatlarına sahip çıkmak için bir araya gelmeleri heyecan verici. Diliyorum, Mısır özgür ve adaletle yaşayacağı günlere evrilir; diliyorum insanlar “Mübarek gitsin de...” derken istemedikleri bir başkasına gelsin demiş olmazlar.

*Hitit Çağında Anadolu kitabından, Mısır firavunu II. Ramses’in Hitit kralı III. Hattuşili’ye gönderdiği uluslar arası Mısır-Hitit Anlaşması ile ilgili mektup, Sedat Alp (Tübitak Yayınları)

(1)İskenderiye Kütüphanesi, M.Ö. 3. yüzyılın başlarında Mısır'ın İskenderiye kentinde Ptolemaios hanedanı tarafından kurulmuş olan antik kütüphane. İskenderiye Müzesi olarak bilinen araştırma enstitüsünün bir bölümü olarak inşa edildi.İnsanlık tarihinde meydana getirilmiş önemli eserlerden biridir. Eski kaynaklar, burada 150 bin cilt el yazması eserin toplandığını kaydeder (Wikipedia)

Görseller: www.istanbularkeoloji.gov.tr ve Google Image


Sevgili Okuyucular

Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..





2 Şubat 2011 Çarşamba

Ne yazmalı?-Doktor Who-Uzay, zaman ve olasılıklar-Shakespeare



“Ağır gözkapaklarım, yorgun gece içinde
Hayalinle apaçık kalsın, dileğin bu mu?
Sana benzer gölgeler, gözümle eğlensin de
Keyfince parçalayıp geçsinler mi uykumu?
Gönderdiğin, ruhun mu canevinden uzağa
İşlerime gözkulak olsun, düşürsün diye
Aylak saatlerimi, utancımı tuzağa:
Hasedine, kuşkuna yardakçılık etmeye?
Hayır, sevgin çoksa da büyük değil o kadar
Benim kendi aşkımdır vermeyen uyku durak,
İşte öz sevgim, dirlik düzenliğimi bozar
Senin uğruna bana hep nöbet tutturarak
Ben bekçinim, sen başka yerlerde uyanıksın:
Benden uzaksın, sana başkaları çok yakın.”**





Boyu kısa, yüksekliği fazla, “Ne yazmalı, niye bloğa yazmalı?” sorularının çınladığı, dalgalanmalarımın sebebi: huzursuz ruhum olduğu kadar, Rengarenk ve Siyah’ta yazmaya, içeriği önceden tasarlamadan “Bakalım sürekliliği olacak mı, nasılsa su akar yolunu bulur” deyip başlamam olsa gerek.

Artık, buraya yazmanın alışkanlığa dönüşmek üzere olduğunu söyleyebilirim. Uyumadan önce, sabah uyku mahmurluğunda, trafikte, yürürken...kafamın içinde kelimeler bir dağılıp bir toplanıyor. Henüz, baktığım, okuduğum, gördüğüm, duyduğum şeyleri anlatmak için not etmeye, kelimeleri evirip çevirmeye başlamadım. Yani gidecek uzun bir yolum, şimdilik o yolda dolanıp durmaya da hevesim var diyebiliriz. Rengarenk ve Siyah’ta, tiyatro ve kitaplar üstüne yazılar sanırım hep olacak. Hayalim sürekli yollarda olup, yolda olma/bulma/görme halini yazmak. Kim bilir belki bir gün o da olur. Ama şimdi: Ne yazmalı, niye bloğa yazmalı? Bu konu nerdeyse on gündür yeniden dönüp duruyor kafamda. Kendimi şöyle geniş, çok yolun başladığı/bittiği, yuvarlak bir meydanın ortasında bağdaş kurmuş hayal ediyorum. Hiç bir şey yapmadan sadece yollara bakıyorum. Gün doğumunda, gün batımında, tepemde yıldızlar, bomboş meydanda ben, karasızca yol seçmeye çalışıyorum. Belki de su akıp yolunu buluyor, ama ben suyun içinde olduğumdan farkına varmıyorum. Tarzını, konusunu, kelimesini, tınısını kendimin seçeceği bir akış, bir olma ve anlatma hali ama neyi?

Bu arada takılıp kaldığım diğer şey: zaman-uzay-evren-yaratılış teorileri kısmını bir türlü algılayamayıp tekrar tekrar okuduğum Stephen Hawking’in Herşeyin Teorisi kitabı. Hayal zaman, bizim algıladığımız zaman, Öklitin zaman-uzay kavramı, hayal zamanda evrenin başlangıcı, evrenin sınırları ve sonu... Konular soyutlaştıkça, algımda yankısı da soyutlaşıyor. Kuantum teorisindeki, mekan, zaman ve olasılıklara yeni alışmaya başlamış algım okudukça ne yerde ne gökte hiçlikte ve sonsuzda uçuşup duruyor. Üstüne kendimi unutup her hafta keyifle seyrettiğim Doktor Who da eklenince, gece yarısı “Evreka!” diye uyandım. ”Hergün bloğa yazı yazmak yerine, sadece Cuma günleri yazmalı. Böylece okuyanlar yazının yayınlanacağı günü beklerler, ben de rahat rahat Tardis’te yolculuk edebilirim. Yazılarımda da Tardis’le gittiğim yerleri yazarım.” Ne?! Rüyamda da mı?

Hawking ve zamanın efendisi (time lord) Doktor Who’nun gönlümü şenlendirdiğini bilen bir arkadaşım bu sabah, “Doktor Who senin ofise gelip Shakespeare okuyacak gibi geldi birden” diye mesaj atmış. Şu olasılıklar evreninde herşey mümkün. Tardis’le evrenler ve zamanlar arası dolaşıp bloğa yazı yazmak da, yakışıklı ve bilge Doktor’un ofise gelip bana Shakespeare soneleri okuması da. Ne dersiniz, ne yazmalı?

“Is it thy will, thy image should keep open
My heavy eyelids to the weary night?
Dost thou desire my slumbers should be broken,
While shadows like to thee do mock my sight?
Is it thy spirit that thou send'st from thee
So far from home into my deeds to pry,
To find out shames and idle hours in me,
The scope and tenor of thy jealousy?
O, no! thy love, though much, is not so great:
It is my love that keeps mine eye awake:
Mine own true love that doth my rest defeat,
To play the watchman ever for thy sake:
For thee watch I, whilst thou dost wake elsewhere,
From me far off, with others all too near.”*


Sevgili Okuyucular

taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..


*Sonnet 61, William Shakespeare
**Çeviri: Talat Sait Halman
Görseller : Google Image