Diğer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Diğer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Şubat 2011 Perşembe

Mısır


“Güneş Tanrısı ile Fırtına Tanrısı, benim tanrılarım ve kardeşimin tanrıları bizim güzel barışımızı gümüş tablet üzerinde sulh temini için yarattığımız güzel ilişkiye uygun olarak, bizim güzel kardeşliğimizi aramızda sonsuza dek geliştirsinler”*


Mısır halkı silkiniyor. Tunus’ta, gençlerin tutuşturduğu “Hayatım bana aittir, daha fazla sömürmene izin vermeyeceğim!” ateşi, çok sürmedi mutlakiyetle yönetilen Mısır’ın gençlerini sardı. Gençlerin enerjisi ve yaşama tutunma gücü, diktatörlerin yıllardır omuzlarından inmediği orta yaş ve üstü Mısırlılara yayıldı. Milyonlarca Mısır’lı devrim için, özgürlük ve adalet için günlerdir sokaklarda. Saltanatın, iktidarın gücü insana herşeyi görmezden geleceği bir hırs veriyor sanırım. Mübarek’de başkaldırıya “gitmeyeceğim, bu topraklarda öleceğim” diye karşılık verdi. Umuyordum ki, halktan insanların oluşturduğu ordu ve güvenlik güçleri, açgözlü iktidarın isteğine uyup halkın karşısında değil, onurluca yanında olsun. Ama ne yazık ki, az veya çok, güç, bir insana verildi mi, sahip olanı zalimleştiriyor. Şimdi Tahrir Meydanında kan, ölüm, savaş, isyan, sindirme, şiddet var. Korkuyorum. Tiananmen Meydanını hatırlıyorum.

Benim için Mısır Ramses ve Puduhepa’nın büyülü ülkesiydi. Nil nehrinin ve Piramitlerin besleyip koruduğu, bereketli, aydınlık, törensel topraklar... Hattuşa kralı III. Hattuşili’nin dönemdaşı Ramses’le savaşı, barışı ve dünyanın en eski yazılı anlaşması sayılan, orijinal tabletin iki metre boyundaki bakır kopyası New York Birleşmiş Milletler binasının girişine yerleştirilen Kadeş Anlaşması; papirüslerin üstünde akıp giden resim yazıları; kölelerin emeği ve zulümle yükselen piramitler; İskenderiye kütüphanesinin (1)muhteşemliği ve cahilce yok edilişiydi. Parlayan ve acı çeken... 2002 yılının Ağustos sıcağında, üç günlük bir iş gezisi için gittim Mısır’a. Şehri görmeye fırsat bulunamayan, ofislerde toplantılarla geçen iş gezilerindendi. Piramitlerin içine giremedim, sadece gece muhteşem bir dolunay eşliğinde, kahvemi içerken, piramitlerdeki turistik ışık gösterisini izleyebildim. Kahire arkeoloji müzesini gezerken hissettiğim heyecanı hatırlıyorum, nihayet antik Mısır, kitaplardan çıkıp gözlerimin önüne serilmişti işte. Ve elbette Nil, kıyısında uyuduğum, nemini, kokusunu duyduğum, yaşam veren kutsal ırmak... Kahire’de Nil’in iki yanından geçen cadde sabaha kadar hayat doludur. İnsanlar, gruplar halinde, bir şeyler atıştırıp, sohbet ederek, keyifle turlarlar. Gerçi sadece burası değil, Kahire’de her yer kalabalıktı, herkes konuşkandı, hep bir hareket vardı. Bu şehir, iş gezisi arasına sıkıştırılarak gezilemeyecek kadar genişti. Hem, İskenderiye’nin sokaklarında saatlerce kaybolmak isterken, sadece Akdeniz’in mavisine bakarak hızlıca yemek yemiş, uçağa yetişmek için gerisin geri dönmüştüm. İçinden geçip gitmek için değil, durup bakmak için tekrar gelmeliydim. Arayı fazla açmadan geri dönmeliydim Nil’in kıyısına. Dokuz yıl geçmiş. Şimdi Mısır silkiniyor.

Bizim medyadan değil de, uluslararası medyadan –özellikle El Cezire hızlı ve detaylı bilgilendiriyor- ve internetteki sitelerden takip ediyorsanız, silkinmenin gürültüsünü duymamış olamazsınız. İnsanların hayatlarına sahip çıkmak için bir araya gelmeleri heyecan verici. Diliyorum, Mısır özgür ve adaletle yaşayacağı günlere evrilir; diliyorum insanlar “Mübarek gitsin de...” derken istemedikleri bir başkasına gelsin demiş olmazlar.

*Hitit Çağında Anadolu kitabından, Mısır firavunu II. Ramses’in Hitit kralı III. Hattuşili’ye gönderdiği uluslar arası Mısır-Hitit Anlaşması ile ilgili mektup, Sedat Alp (Tübitak Yayınları)

(1)İskenderiye Kütüphanesi, M.Ö. 3. yüzyılın başlarında Mısır'ın İskenderiye kentinde Ptolemaios hanedanı tarafından kurulmuş olan antik kütüphane. İskenderiye Müzesi olarak bilinen araştırma enstitüsünün bir bölümü olarak inşa edildi.İnsanlık tarihinde meydana getirilmiş önemli eserlerden biridir. Eski kaynaklar, burada 150 bin cilt el yazması eserin toplandığını kaydeder (Wikipedia)

Görseller: www.istanbularkeoloji.gov.tr ve Google Image


Sevgili Okuyucular

Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..





28 Aralık 2010 Salı

Orda kimse var mı?

Sevgili Okuyucular
Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..

Dün “Julie & Julia”yı izledim. Eğer, yemek yapmayı seven ve hayatta kendilerine bir yol bulmaya çalışan iki kadının (Julia Child ve Julie Powell) gerçek yaşam öyküsünü anlatan filmi henüz izlemedinizse, izleyin derim, keyif alacaksınız.

Filmden sonra neden kendi kendime bir şeyler yazıp, sanal aleme postalıyorum diye düşündüm. Konuşup duruyorum, gördüğüm, okuduğum, sevdiğim şeyleri anlatıyorum ama kime? Harflerimi hergün, kapkara, sınırsız bir boşluk olarak hayal ettiğim bir yere bırakıyorum. Peki harfleri gören, gerçekten okuyan oluyor mu?

Orda kimse var mı?






Julie & Julia filmi için :
http://www.imdb.com/title/tt1135503
http://www.sonypictures.com/homevideo/julieandjulia

Filme konu olan kitabın yazarı genç Julie’nın hala yazmaya devam ettiği günlüğünü için:
http://juliepowell.blogspot.com/

Eski günlüğünden bir kaç sayfayı okumak için:
http://blogs.salon.com/0001399

24 Aralık 2010 Cuma

yaşam

Tractatus Logico-Philosophicus


6.36311 Güneşin yarın doğacağı bir varsayımdır;bu da şu demek:doğup doğmayacağınıi bilmiyoruz."

6.373 "Dünya istemimden bağımsızdır"

7. Üzerinde konuşulmayan konusunda susmalı.


Ludwig Wittgenstein





The Rosetta Nebula
Located about 5,000 light years from Earth, this composite image shows the Rosette star formation region. Data from the Chandra X-ray Observatory are colored red and outlined by a white line. The X-rays reveal hundreds of young stars in the central cluster and fainter clusters on either side. Optical data, purple, orange, green and blue, show large areas of gas and dust, including giant pillars that remain behind after intense radiation from massive stars has eroded the more diffuse gas. Originating from a dark area of the optical image indicates that star formation is continuing.
Kaynak : http://www.nasa.gov/multimedia/imagegallery/iotd.html



“Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,

hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.
Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
"Yaşadım" diyebilmen için... "
Nazım HİKMET




A Chameleon Sky
The sands of time are running out for the central star of this the Hourglass Nebula. With its nuclear fuel exhausted, this brief, spectacular, closing phase of a sun-like star's life occurs as its outer layers are ejected and its core becomes a cooling, fading white dwarf. Here, delicate rings of colorful glowing gas (nitrogen-red-hydrogen-green, and oxygen-blue) outline the tenuous walls of the 'hourglass.'

12 Kasım 2010 Cuma

Nazan Öncel

Bazı şarkıcılar var, duyduğum her yerde dinlediğim, şarkılarının sözleri dilime dolanan, müptelası olmadan sevdiğim. Kendilerine has bir tarzları vardır, biraz arıza, biraz melankolik. Nazan Öncel bunlardan biri... Şarkılarındaki gündelik cümleleri, neşeli kahroluşları, fıkırdayarak söylenmeleri seviyorum.

On günlük tatil öncesi, ruhum çoktan aldı başını güneşli sahillerde yürüyor. Hadi hem eski günleri analım, hem neşemizi bulalım.

“Gitme kal bu şehirde”, Kızılay’dan kalkan son ODTU dolmuşlarına yürüyen, duygularını otlar, yıldızlar ve yollar üstüne yapılan geyiğin arasına saklayan iki kişi için:

“Güz yaprakları düştü
Gazeller oldu
Bulut indi yeryüzüne
Sevdalı oldu
Bir avuntu biraz keder
Böyle bize neler oldu
Bu ayrılık bir de hasret
Çekilmez oldu
Ay karanlık hep karanlık
Yüzün bize döner oldu
Bir ihtimal daha vardı
Felaket oldu
Gitme gitme gitme kal bu şehirde
Gitme gitme yazık olur bize”



“Hokka” geride kalanlar için :

“Köfte dudaklarını
Hokka gibi ağzını
Lokma lokma her yanını
Öpsem yeniden dönsen köşeden
Serçe parmağını
Fıstık yanaklarını
Lokma lokma her yanını
Öpsem yeniden dönsen köşeden”






“Hay hay” hayata buyur edilenler ve edilecekler için :
Dinleyin : http://fizy.com/#s/1airpg
"O senin neyin olur derlerse
Gülüm olur, balım olur diyeceğim
O senin nein olur derlerse
Sevgilim sevgilim diyeceğim
O benim kalbimi isterse
Seve seve veririm diyeceğim


Kedisini, köpeğini, dolaptaki ceketini, pabucunu,
terliğini, duvardaki resmi


Ne varsa alsın
Toplasın gelsin
Benim için gelsin
İsterse kalsın"







kendinizi seviniz

Ağrıları severim. Tabi kendimden geçirip, saatlerce acı içinde kıvrandıran, yorgunluğuna dayanamayıp sızdığım şiddetli ağrılar değil sevdiklerim. Daha uysal, tatlı kaşıntıya benzer, yumuşak ağrılar… Kas ağrısı, baş ağrısı, karın ağrısı, göz ağrısı fark etmez, yeter ki uysal ve geçici olsun. Aslında tam olarak sevdiğim ağrının kendisi değil, bana düşündürdükleri. Özellikle baş ağrım, beynimin kıvrımları arasına gizlenmiş her tür eski bilgi ve görüntüyü, ucu sivri, metal, küçük tırnak törpüsü gibi, dürte dürte ortaya çıkarır. Ağrı, neden sonuç ilişkisi kurarak düşünme yeteneğimi de zayıflattığından; kıvrımların arasından dökülen kırıntılar belki boy sırası, renk sırası, tarih sırasına göre; belki hız, tombulluk, tanışıklık, elektrik yükü farklarına göre; belki de rastgele birleşir dağılır görünür kaybolur toplanır bozulurlar.

Işte başlıyor. Sanki ben Güliver’im de, minik cüceler sağ kaşımın her bir teline bağladıkları iplere tutunmuş, minik ayaklarını koluma, omzuma, çeneme, kulağıma basa basa, sağ gözüme doğru tırmanıyorlar. Ağrının uysallığına bakılırsa, en fazla onbir cüce var. Çekiştirme hissi kaybolup, zonklama hissi başladığında, cüceler tırmanmayı bitirmiş, zıplamaya başlamış olacaklar. Zıplama kıvrımların arasını açar. Hey, kırıntılar dökülüyor, dikkat edin! Bunlar silkelenen kırıntılar, bir değerleri olsa dökülmez saklanırlardı. Dikkat edin, siz farkına varmadan kafanızın kıvrımları arasına yerleşmesinler!

Kendinizi seviniz. Nasıl yaparsınız bilmem ama seviniz. Çünkü kendini sevmeyen başkalarını da sevemezmiş, öyle duydum. Çocukken kedileri tekmelemeyelim diye hayvanları sevin derlerdi. Bir de hayvanları sevmeyen insanları da sevmezmiş, öyle derlerdi. Hala mı diyorlar? O zaman hayvanları da sevin. Olur, olur, lezzetli hayvanları sevmeseniz de olur. Çünkü onları yiyebilmek için öldürülmeniz lazım. A, ama duyduğum derin hayvan sevgisindendir onları yemem, bedenime katmam diyorsanız, şapkam olmasa da çıkartır önünüzde yarıya kadar bükülüp dilimle selamlarım size.

Kendinizi seviniz. Ister saçlarınızı, ister kaslarınızı okşayarak seviniz ama seviniz. Zira kendinizi sevmezseniz mazallah kimseyi sevemezsiniz. Ay o zaman sevgilisiz kalır sevgisizlikten kurur gidersin. Yapma böyle, yazık. Aç kollarını geniş geniş, sarıl bakalım kendine. Ne güzel oldu, oh! Sevdin ya kendini, artık korkma, herkesi seversin. Sevemez misin?

Kendinizi seviniz. Çizilmesin, bozulmasın diye pamuklara sarıp saklayınız. Ben kendimi böyle seviyorum dediğinizde gözlerini kocaman kocaman açıp suratınıza bakanlara "Ne var beğenemedin mi? Sen de kendini öyle sev" deyip karnınızı okşayınız. Ayrıca, yatmadan önce on sekiz buçuk kere saçlarınızı tarayıp, elli bir kere yüzünüzü küçük küçük çimdikleyiniz, on üç kere ayak parmaklarınızı çıtlatınız. Bir de aklınız başınıza gelsin, ayaklarınızda biriken kan beyninize de azıcık aksın diye haftada iki kez on yedi dakika kanepede ters oturunuz. Ayaklarınız duvarda, başınız kanepeden aşağıya sarkmışken, sürekli kendimi seviyorum diye tekrar ediniz. Tüm bunları yaparken mutlaka “sev kardeşim” şarkısını dinleyiniz.

Kendinizi hayvanları insanları seviniz. Aman sıralamayı karıştırmayınız. Ve baş ağrıları sırasında dökülen kırıntıları toplamayınız.

11 Kasım 2010 Perşembe

hani diyeceğim

"Belki gündüzle gece arasında o kısa ve alabildiğine sessiz ara idi bu, hani başımız hiç beklemezken, ensemizden sarkar arkaya, hani her şey biz farkına varmaksızın, biz kendilerini seyretmediğimiz için devinimden kesilir ve sonra yitip gider; biz ise, eğilip bükülmüş vücutlarımızla tek başımıza kalırız; ardından çevremize bakınır, artık hiç bir şey görmez, havanın herhangi bir direncini hissetmez, ama içten içe anılarımıza tutunuruz. Az çok yakınımızda evler olacaktı, evlerin çatıları ve Allaha şükür köşeli bacaları vardı, bacalardan evlerin içine yağan karanlık, tavan aralarından geçerek çeşitli odalara dökülürdü. Ve yarın bütün inanılmazlığına karşın, her şeyin gözle görülebileceği bir gündüzün başlayacak oluşu ne büyük mutluluktur.

Sarhoş ansızın başını kaldırdı; kaşalrıyla gözlerinin arasında bir parıltı belirdi. Ansızın kesik kesik konuşarak : 'Hani diyeceğim-hani uykum var-uykum olduğu için de gidip yatacağım-hani diyeceğim, Wenzel Alanı’nda bir eniştem oturuyor-işte oraya gidiyorum-eniştemin yanında kalıyorum çünkü, çünkü yatağım orada-gidiyorum, evet, ancak ismi ne eniştemin, nerede oturuyor, bildiğim yok-unuttum galiba-ama ne çıkar, çünkü bir eniştem var mı onu da bilmiyorum-eh, gidiyorum artık.-Ne dersiniz onu bulabilecek miyim?” Kafka; Hikayeler-Sarhoşla Söyleşi (Cem Yayınevi), Kamuran Şipal çevirisi.

Yarım saattir yazıya başlamaya uğraşıyorum, olmuyor. Kafka’dan alıntıları yazarken, kelimelerin peşine takılır, dikkatimi toplar, başlarım dedim ama hala aklım beş karış havada. Hem öyle dikine yukarıya yükselmekle de kalmamış, bilmem kaç metrekarelik bir alana da yayılmış halde. Meditasyon, stresliysem veya işle ilgili bir şeye yoğunlaşmak istiyorsam, aklımı başıma toplarken; yüzmeden veya yogadan sonra yaptıysam aklımı alıp mekâna serpiştiriyor sanki. Aynı anda bahçede, kanepede, havada, Barselona’da, uykuda, çocuklukta, suda ve yoldayım. Kısık ateşte kaynayan aşure tenceresinden yayılan, incecik buhar gibi, telaşsız, akışkanım. Andayım, soluğumdayım. Mekândan azade, muhabbetteyim. “Ey benim divane gönlüm, dağlara düştüm yalınız” (Pir Sultan)

Hani diyeceğim, uykum var, uykum olduğu için de gidip yatacağım.










8 Kasım 2010 Pazartesi

en sevdiğim şey

Bir kitaba başlamış ama bitirememiş, aynı kitabı yıllar sonra elinize aldığınızdaysa nasıl olup da ilk sefer de okuyamadığınıza hayret etmişseniz; kitapla okurun birbirine hazır olduğu bir anın, ruh durumunun ve olgunluğun olduğunu yaşayarak öğrenmişsiniz demektir. Bu şaşkınlığı ilk kez, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar kitabıyla yaşamış, 20’li yaşlarımla 30’lu yaşlarım arasında değişen okurluğuma hayret etmiştim. Benzer durumu iki sene önce Borges yazıları için yaşadığımdaysa hissettiğim hayret değil rahatlamaydı. Okurluğuna değer verdiğim kişilerin çoğu Borges’in anlatımlarına hayrandı, bense Alef kitabını her elime alışta, ikinci sayfadan üçüncü sayfaya geçemeden, bunalıp bırakıyordum. Sene de bir kez, “Acaba uygun zaman gelmiş midir?” diye bir denemeye girişiyor, ikinci sayfada “Henüz değil” diyerek kapatıyordum kitabı. Şeytanın bacağını, “Kumlar Kitabı”nı İspanyolca orjinalinden okuyarak kırdım. Hala Borges yazılarından almam gereken tadı aldığımdan emin değilim, belki bundan öteye de gidemeyeceğim, kim bilir. Zamana bırakmalı.

İki insanın buluşmasını/uyuşmasını da, kitapla okur arasındaki bu duruma benzetiyorum. Yıllar önce tanışılmış, belki bir süre birlikte zaman da geçirilmiştir. Ama ya ruh durumumları, hayata bakışlar uymadığından , ya da şartlar öyle gerektirdiğinden döner herkes kendi yoluna gider. Araya bazen beş, bazen onbeş yıllık geniş bir boşluk girer, sonra beklemediğimiz bir zamanda tekrar karşılaşırız. Boşlukta, ritimler benzeşmişse, içimizde yumuşak bir tık sesi duyarız. Bu sesle bazen bir dost, bazen bir akraba, bazen de bir sevgilidir kazandığımız. Kitapla okur buluşmasından tecrübeliyseniz, önceden nasıl oldu da... diye düşünmezsiniz bile. Olmuştur, o kadar.

Eklenmelerde içimde duyduğum sesi yumuşak bir çıtçıtın kapanma sesine, eksilmelerde duyduğumuysa şiddetine göre taze veya kuru bir dalın kırılma sesine benzetiyorum. Gençliğimden gelen, araya mesafeler girse de samimiyetini ve tek yüzlülüğünü kaybetmeyen ilişkilerimin başlarken çıkardıkları tık sesleri, anlaşılan gençliğin şen kahkahaları ve evecenliği arasında duyulmamış, ya da tecrübesizlikten duymuş ama tanıyamamışım.

Küçük yeğenim, yüzünde önemli bir şey söyleyeceği zamanlarda takındığı ciddi ifadeyle yanıma geldi. Sağ elini sol bacağıma, dizime yakın bir yere koydu, dikkatimi çekmek için hafif hafif sallıyor. Artık, bilgisayarın başından kalıp yazmaya devam etmek mümkün değil.

“Benim en sevdiğim şey ne biliyor musun?”
“Neymiş canikom?”
“Uyumamak, tamam mı? Bir de su içmek. Senin en sevdiğin şey ne?”

Beş yaşımdayken en sevdiğim şeyin ne olduğunu söylemek kolaydı. Yemek yememek ve tırnaklarıma kırmızı oje sürmek. Ama şimdi? Bilmiyorum. Sanırım artık “en” ler sıralaması yok, “an”lara göre yaşıyorum. Şimdi oyun oynama zamanı...

2 Kasım 2010 Salı

TUYAP kitap fuarının ardından

Hep söylenir, bir kez yaşamışsak biz de söyleriz: dışardan gelen eleştiriler, gösterme ve anlatma çabaları ne kadar fazla olursa olsun, insanın kişiliğinde veya hayatında bir şeyi değiştirebilmesi için, o şeyi kendisinin fark etmesi gerekir. Böyle bir aydınlanmayı en son kitaplar konusunda yaşadım, bloğu okuyanlar yazımı hatırlayacaklardır. Yıllarca kitaplar hayatımdaki en değerli eşyalardı. Bir ara, kitaplarımın kütüphane kataloğuna benzer şekilde kaydını tutmuşluğum bile var. Evin dışına çıkan kitapları not ettiğim kağıt, gözümün göreceği bir yere asılır, giden kitapların dönüşü titizlikle takip edilirdi. Şimdi gülerek hatırlıyorum, yakın bir arkadaşıma, okuması için Sophie’nin Dünyası kitabını vermiştim. Evindeki muhabbet kuşu da kitabı merak etmiş, hayvancığın benim gibi kağıda düşkünlüğü de varmış, dayanamamış kitabın epey sayfasını kenardan kenardan yemiş. Kitap takıntımı bilen ama ne derece ileri olduğunu bilmeyen arkadaşım, aynı kitabın yenisini alıp bin özürle bana verdi. “Hayır, yeni kitabı istemiyorum. Eski kitabı istiyorum, onu okumuştum, altını çizdiğim yerler vardı, yeni kitabı kütüphaneme koyabilmem için yeniden okumam lazım, ama şimdi elimde başka kitap var ve bu kitabı tekrar okumaya hiç vaktim yok.” Yüzündeki afallamayı, o dumur halini sanırım daha yıllarca hatırlarım.

Işte yıllar sonra kitap fuarına, kitaplarla aramdaki ilişkiyi düzeltmiş, kitap tüketicisi olmaktan saf kitap okuyucusu olmaya geçmiş halde gittim. Yeğenlerime aldığım Samed Behrengi kitaplarının dışında, kendime sadece bir tane çok özel kitap aldım : Turgut Uyar’ın “Türkiyem” şiir kitabının Dost Yayınları tarafından 1963’de yapılan ikinci baskısı. Bu, paragrafların arasına sıkıştırılamayacak kadar özel karşılaşma, ayrı bir yazı konusu.

Hamiş: Kitaplardan daha fazla sahiplendiklerimse, hısım saydığım yazarlarım/şairlerim. Onlarla aramdaki bağı, beni tanıyanlar biraz fazla sahiplenmeci bulurlar. Bu konuda, içimde küçük ışıklar yanıyor ama henüz aydınlanmadan epey uzağım.

Kitap fuarına, İspanyol yazarların katılacağı söyleşilerde, günümüz İspanyol edebiyatı hakkında, doğrudan bir şeyler duymak için gittim. Biraz şaşkınlık, biraz da hayal kırıklığıyla döndüm.

İstanbul Cervantes Enstitüsü, yüzyıllık kitaplar, fuara katılan yazarların kitapları, İspanyolcaya çevrilen Türk yazarların kitapları ve çocuk kitaplarından oluşan küçük ama güzel bir stand hazırlamıştı. Iki ülkedeki kitapçılara bakınca, ne burda İspanyol yazarların, ne de orda Türk yazarların yeterince tanınmadığını düşünmüşümdür. Biz, dünya klasiği olmuş, Cervantes’in Don Kişot’unu biliriz; onlar dünya şairimiz Nazım Hikmet’i bilir. Nobel ödülü aldıktan sonraysa Orhan Pamuk’u ve tüm kitaplarında bir şekilde anlattığı İstanbul’u… Cervantes’in standında İspanyolcaya çevrilen türkçe kitapları görünce bu yüzden şaşırdım.

Nazım Hikmet, Yunus Emre, Sait Faik, Ahmet Haşim, İlhan Berk, Orhan Pamuk, Ömer Seyfettin, Nedim Gürsel, Yahya Kemal, Enis Batur, Celil Öker, Buket Uzuner.

Sait Faik’in çok güzel çizimler eşliğinde yayınlanan “El Panuelo de Seda” kitabıyla; özenle hazırlanmış, kırmızı kapaklı, bir sayfada şiirin Türkçesinin karşısında İspanyolca çevirisinin yer aldığı, “Güzel Irmak” ve “Şairin Kanı” şiir kitaplarını kapsayan İlhan Berk’in “Rio Hermoso” (Ediciones del Oriente y del Mediterraneo,1995) kitabı dikkat çekiciydi.

“Küçüğüm, bu senin sesin, güzel ırmak
Önce rüzgârın öptüğü, sonra benim öptüğüm
Bu bitmemiş şiirler senin ayakbileklerin
Soluğun, kokun, karnın, gölgeli gözlerin”
İlhan Berk


“Mi pequena, esta es tu voz, rio hermoso
A la que primero besa el viento, luego beso yo
Tus tobillos estas poemas inacabados
Tu aliento, tu olor, tu vientre, tus ojos con sombras”


Soledad Puertolas ve Julio Llamazares’in katıldığı söyleşiyi dinleyebildim sadece. Dünyanın her yerinde olduğu gibi İspanya’da da yazarlık karın doyurmaya yetmiyordu ve para kazanmak ve rahatça yazabilmek için başka bir işte çalışmak gerekiyordu. Vegamian isimli yok olmuş bir kasabada doğmuş Llamazares, hukuk okumuş ama sadece bir kaç yıl avukatlık yapmış, sonrasında hayatı sadece yazarak sürdürmeye karar vermiş. “Sadece hayatı anlamak, anlamlandırmak için yazıyorum” diyor. Söyleşiden sonar ayak üstü on dakika sohbet ettiğim Soledad ise yayınevleri sanat galerileri gibi, yazdıklarımı okuyucuya ulaştırmak için onlara muhtacım ve onlar nereye ne kadar isterlerse o kadar ulaşabiliyor yazılarım diyor. Türkçeye eskiden bir kitabı çevrilmiş, internet kitapçılarında göremedim. Cervates Enstitüsü ve Real Academia Espanol’da çalışıyor, öyküleri ve yazıları çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanıyor. Vedalaşırken sarılıp, “Yine de herşey bir yana hayattan keyif almak ve gülmek önemli olan. Evde veya ofiste değilim, özgürüm bir kaç gün, daha ne olsun” diyor. Yazmanın da beni duvarların arasından çıkartamayacağını hissediyorum, hayal kırıklığım içimi sızlatıyor.

1 Kasım 2010 Pazartesi

kolay gelsin tez bitsin

Uykuya dalmak üzereyken zamanda yer değiştiriyorum sanki. Şimdiyle hatırlayabildiğim geçmişim arasındaki zamanda bilincim sek sek oynuyor. Unuttuğum bir görüntü, yıllardır hiç duymadığım bir tekerleme, düşünüp bulamadığım isimler, gittiğim yerlerin öylesine baktığım sokakları, tencereden taşan süt, tam üstüne basacakken görüp çığlık attığım yaşlı kurbağa, bir yandan şakalaşıp bir yandan ritmik hareketlerle sepet ören kadınlar, siyah beyaz grundig televizyonun evden gidişi; iğdeli yolda telaşsız yürüyen yürürken de sanki farkına varmazmış gibi kolları bir birine usulca dokunan esmer kızla kumral oğlan; küçük kardeşin, bir haftalık tatile gelen ablası için aldığı çikolatayı verirken ki gözleri; dağda bir ateş, yumurtadan çıkan sarı civciv... Evin en sevdiğim yeri: yatağım.

Dün gece uyumadan az önce, sürekli “kolay gelsin tez bitsin” diyerek, koşmadan ama hızlı adımlarla, odanın kapısından örgüye başlayan annesine doğru yürüdü biri. Tam üç kez, kapıdan sedire... İyi ki bu gece başladın, yarın Salı. Yarın başlasan, sen zaten çok yavaş işliyorsun, bir de sallanacaktı. Ceplerinin üstüne çiçek de yapar mısın?

Hamiş: Bir kaç yıl önce, ‘kolay gelsin tez bitsin’in devamının da olduğunu öğrendim.
‘Kolay gelsin tez bitsin. Elin kuş, kıçın taş olsun’ :)

28 Ekim 2010 Perşembe

29. TUYAP Kitap Fuarı (2010)

Nerdeyse son beş yıldır, kitap fuarına gitmeyi bırakmıştım. Fuar alanı uzak, kalabalıkta bırakın kitap bakmayı yürümek bile mümkün değil, TUYAP’ın kafe ve dinlenme yerleri ise insanı rahatlatmak şöyle dursun dafa fazla yoruyor. Bunlar bir yana asıl sebep; tüketim çılgınlığına kapılıp, okuyacağımı sanarak aldığım torba torba kitabın, tüm bir yıl boyunca kitaplıkta öylece beklemesi...

Sonunda, elimde biriken kitapların bir kısmını seçip okudum, bir kısmı kaynak kitap olarak raflarda yerini aldı, geri kalanları ise başka kütüphanelere doğru yola çıktı. Böylece fuara gitmekten, fuardan kitap almaktan vazgeçmiş oldum.

Yıllardır aynı şekilde tekrar eden fuarda, nihayet iyi yönde bir değişiklik olmuş; Frankfurt kitap fuarındaki gibi ‘konuk ülke’ etkinlikleri başlatılmış. Bu yılın konuk ülkesi İspanya. İspanyol Kültür Bakanlığı ve Cervantes Enstitüsü fuar süresince gerçekleşecek, bir dizi kültürel etkinlik düzenlemiş. Flamenko dansçısı Manuel Reina ve Türk grup “Bato Tato”nun flamenko füzyon konseri, Fernando Espí ‘nin gitar konseri; çizgi roman yaratımında beş büyük Avrupa ülkesi olarak kabul gören Belçika, İspanya, Fransa, İngiltere ve İtalya’dan seçilmiş çizgi roman kahramanlarının ziyaretçilerle buluşacağı “Avrupa Çizgi Romanı’nın Yüz Kahramanı” isimli sergi; İspanyol edebiyatçılar Juan J. Armas Marcelo, Ángeles Caso, Rafael Chirbes, Julio Llamazares, Luisgé Martín, Soledad Puértolas, Fernando Sánchéz Dragó ve Luis del Val ve İspanyolca ve Türkçe çevirmenler çevirmenler Rafael Carpintero, İnci Kut ve Ovidi Carbonell’in katılacağı söyleşiler...

Daha detaylı bilgi için, TUYAP sayfası : http://www.istanbulbookfair.com/

29. TUYAP Kitap Fuarı 30 Ekim – 2 Kasım
ETKİNLİK PROGRAMI

30 Ekim Cumartesi
13:00-14:00
Avrupa Çizgi Roman Kahramanları sergisi açılışı ve kokteyl (İspanya standında).
14:00-15:00 Söyleşi/Diyaloglar
İspanyol ve Türk yazarların Perspektifinden 21. Yüzyılı Yazmak
Yöneten:
Miguel Grajales Pedrosa
Konuşmacılar:
Soledad Puértolas
Julio Llamazares
İnci Aral
15:15-16:30 Panel
Yayıncılıkta Yeni Arayışlar ve Gelişmeler
Yöneten:
Onur Bilge Kula
Konuşmacılar:
Çetin Tüzüner
Alain Gründ
Rogelio Blanco
Münir Üstün
17:30-18:30 Açılış Konseri
Manuel Reina & Bato Tato (Flamenko Dinletisi)

31 Ekim Pazar
12:45-13:45 Söyleşi/Diyaloglar
Medya ve Edebiyat’ın Karşılıklı Etkileşimi
Yöneten:
Cem Erciyes
Konuşmacılar:
Juan J. Armas Marcelo
Fernando Sánchez Dragó
Yekta Kopan
15:30-16:30 Söyleşi/Diyaloglar
Gazetecilikten Yazı’ya
Yöneten:
Buket Aşçı
Konuşmacılar:
Ángeles Caso
Luis del Val
Ece Temelkuran

1 Kasım Pazartesi
13:00-13:30 Sunum
İspanyol Edebiyatı Çeviri Destek Fonları
Konuşmacı:
Rogelio Blanco
14:00-15:30 Panel
İspanyolca ve Edebiyat Çevirisi
Konuşmacılar:
Rafael Carpintero
Ovidi Carbonell
İnci Kut

2 Kasım Salı
13:15-14:15 Söyleşi/Diyaloglar
Yakın Tarih ve Edebi Yaratıcılık
Yöneten:
Adnan Özer
Konuşmacı:
Luisgé Martín
Rafael Chirbes
Oya Baydar
14:30-16:00 Kapanış Konseri
Fernando Espí (Klasik Gitar Dinletisi)

20 Ekim 2010 Çarşamba

'şey'ler, çağrışımlar

“Şey”lerin anılarımızı çağrıştırması güzeldir. Hele de benim gibi, yaşadığı kötü zamanları kolay unutan, iyi olanları da olduğundan daha iyi hatırlayan biriyseniz. İşte son günlerde anıları çağrıştıran şeyler...

* Bir arkadaşımla buluşup, üniversite günlerimizi andık. E, haliyle kulakları çınlatıldı eski sevgililerin. Üstünden geçmiş onca zaman, ayrılık sebebini bile unutmama az kalmış, nasıl romantizmle özlemle anılmaz ki gençlik aşklarım.

* Kasımpatıların mevsimi geldi, sokak köşelerinde kocaman kovaların içinde sarı, beyaz kasımpatılar.

* Kulağıma çalınan Nat King Cole şarkıları, hele de Unforgettable... Hala sakladığım, kapağı kalplerle, notalar ve çiçeklerle süslü Unforgettable kasetini bulmalı.

* Sitenin bahçesindeki çalı ağaç kırmızı minik toplarla dolmuş, hani yılbaşı süsü diye kullanılan kırmızı üzüm üzüm toplar...

* Ankara’yı dost kitapevini anmıştım ya geçenlerde, işte güzel arkadaşım dost kitapevinden, sevgili Edip Cansever’in şiir kitabını almış benim için, Gelmiş Bulundum. Hiç bir sebebe gerek yok, tek başına Edip Cansever şiirleri bile insanı karamsarlıkla romantizm arasındaki o özel alana götürür, üstelik o alanda olmaktan da keyif aldırır.

* Son damla ise dün akşam izlediğim Mad Man de damladı. Artık taşmaya hazırım.

Gündelik telaşeler içinde, yorgun, karamsar yaşayıp gitmek yerine, gündelik telaşalere rağmen kendini iyicil duygulara bırakmak... Biliyorum, çoğunlukla zor oluyor, ama hazır dolmuşken, taşmadan edemem ki. Öyleyse, sarı kasımpatılar, şarap, beyaz kasımpatılar, makarna, unforgettable, aşklar, peynir, mum ışığı, anılar, masa, hayaller, dostlar, kahkaha...

Erkekler her ne kadar dalga geçse de, biz kadınlar biliriz ki romantizm güzeldir. Kasları gevşetir, yüze bir gülümseme kondurur, bizi masal dünyasının prensesi yapar, içimizi sevgiyle doldurur ki bu da hayatı güzelleştirir. O zaman, ister sevgilimize, ister arkadaşlarımıza, ister sadece kendimize romantik bir akşam hediye etsek fena mı olur? Hiç olmadı, kendimize bir buket sarı, beyaz kasımpatı alsak...


“Öyle ki
Gözlerin maviyse de pembeyse de bakarsın bana
Kalır aklımda
Çünkü o
Ekim günleriyle aralıksız boyanan
Bir ırmağın durgun sesidir
İyi ya, ekimdir işte, kasıma ne kalmıştır şurada
Yani bir çay ocağının başında
Bir adam şekerlere çocukluğunu sevdirir”
Edip Cansever, İçimdeki Sessiz Parlaklık

19 Ekim 2010 Salı

ama sizin adınız ne?

Bir şey bize yakınsa iyi, uzaksa göz ardı edilebilir, karşıysa kötü müdür? Biz kendimizi yanımızdaki veya karşımızdakine göre mi tanımlarız, peki doğru mu yaparız? Bütün bu görece tanımlardan arınıp, ben kimim, neyi sever, neye tahammül edemem diye düşünür müyüz? Düşünürsek, neden kendimizi, içimize bakarak tanımak/tanıtmak dururken, başkalarına göre hizalar, yerleştiririz? Sahi biz kimiz?

“Bütün ağaçlarla uyumuşum
Kalabalık ha olmuş ha olmamış
Sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
Ama ağaçlar şöyleymiş
Ama sokaklar böyleymiş
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız


Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yangelmişim dizboyu sulara
Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle döğüşemem
Siz ne derseniz deyiniz
Benim bir gizli bildiğim var
Sizin alınız al inandım
Sizin morunuz mor inandım
Ben tam dünyaya göre
Ben tam kendime göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız”Turgut Uyar


Kendimi nasıl tanımlarım? Cinsiyetimle mi, milliyetimle mi, mesleğimle mi, aile soyumla mı, okulumla mı, hayatımdaki kişilerin sıfatlarıyla mı, nedir tanımlamanın başındaki? Peki sadece “insan”ım desem... Çok mu ağır gelir sadece insanım demek? Bana hep kişi kendini ilk hangi sıfatla tanımlarsa karşısındakini de ona göre bir sınıfa koyar, kimilerini yakınsar, kimilerini uzaksarmış gibi gelir. Türksem, karşımdakinin İngiliz, Alman, Ermeni, İranlı, Kürt, Çinli olması; müslümansam, Yahudi, Hıristiyan, ateist olması; kadınsam, erkek, biseksüel, transeksüel olması; zenginsem, fakir olması, ODTU’lüysem, Boğaziçili, Galatasaraylı, Ege Üniversiteli olması arama mesafe koyar. Yalın kat sadece insanım diye tanımlayabilirsem, o zaman karşımdaki, insan oluşuyla yakın olmaz mı bana?

Doğuştan sahip olduğum kimlik tanımlarının, karşımdakinin doğuştan sahip olduğu kimlik tanımlarından daha üstün olduğuna kim, nasıl karar veriyor? Bir siyasi görüşü savunmak, benimsemek, kendine yakın bulmak, o siyasi görüş içinde de insanları sınıflara ayırır mı? Parti tutmak, takım tutmak gibi bir şey midir?

Bir süredir yine bu sorular dolanıp duruyor kafamda. İnsanların nasıl bu kadar keskin olabildiklerini anlayamıyorum. İnsanların klişeleri, sembolleri, sloganları nasıl bu kadar sahiplendiklerini; canlılar içinde sadece insana verildiği söylen dil ve akıl yeteneğini nasıl görmezden gelip kendilerini sürüye dahil ettiklerini anlamıyorum. Bir insanın diğer insanı, sadece sahip olduğu aidiyetlerinden dolayı kötü bellemesini...

Aynı topluluğa ait olanlar “bizimkiler” olur, yazgılarına arka çıkmak istenir, ama onlara karşı da zalimce davranmaktan kaçınılmaz;”ılımlı” görülürse kınanır, yıldırılır, “hain” ya da “döneklikle” suçlanır. Ötekilere gelince karşı kıyıdakilere gelince, kendimizi asla onların yerine koymaya çalışmayız, şu ya da bu sorunla ilgili olarak tamamen haksız olamayacaklarını kendimize sormaya hiç gelemeyiz, onların şikayetleri, çektikleri acılar, kurbanı oldukları haksızlıklar karşısında yumuşamaktan kaçınırız. Sadece, çoğu zaman, topluluğun en militan, en laf ebesi, en aşırı kesiminin bakış açısı olan “bizimkiler”in bakış açısı önemlidir” Amin Maalouf, Ölümcül Kimlikler

16 Ekim 2010 Cumartesi

"Nothing Personal" ve "Cartas a los Jonquières"

Benim için, mesaili çalışan pek çok kişi için de olduğunu sandığım gibi, haftanın en sevimli günü Cuma, en dayanılmazı Pazartesidir. Merak ediyorum aylak veya emekli olsam, yine de haftanın bir gününü seçer miydim? Cuma günleri, işler aksi gitse de, hava berbat görünse, karnın ağrısa da, içimde bir neşe bir neşe... Pazartesi’nin dayanılmazlığı ise sabah uyanmasında, yoksa uyandıktan sonra Pazartesi’nin güzellikte Salı’dan farkı kalmaz.



Dün etkileyici bir film seyrettim: "Nothing Personal". “Kapalı havada seyrediyorum, boş yere içimi daraltacağım ya, hadi hayırlısı” diye başladım, izledikçe sakinledim. Bir göğse yüzümü gömüp dünyayı unutmanın huzurunu; dağda tam da gün ağarmak üzereyken, üşüyerek uyanmanın, buz gibi derede yüzümü yıkamanın, kamp ocağında su kaynatmanın ve sıcak suda eriyen neskafenin kokusunu minnetle içime çekmenin keyfini hatırladım. İnsansızlığa ve insana olan ihtiyacımı düşündüm.


Filmi, Urszula Antoniak yazmış ve yönetmiş. İrlanda/Hollanda ortak yapımı... Üç dört kısa sahne dışında, tüm film iki kişi arasında geçiyor. Çok az konuşma, etkili görüntüler ve oyunculuk... Stephen Rea ve Lotte Verbeek, bu ağır ritimli,hüzünlü filmde oyunculukları ile izleyeni hem duygusal hem düşünsel olarak filme dahil ediyorlar. İzlemedinizse, haftasonu içeceğinizi alıp, battaniyenin altına kıvrılın, kendinizi Amsterdam (Hollanda), Connemara (İrlanda) ve Vejer de la Frontera (Cadiz/İspanya) görüntülerine ve iki insanın ritmine bırakın.


...

Bir yazarın daha, özel hayatından bir bölüm, kitap olarak yayınlandı. Yazar halkın malıdır, yaşadığı döneme tanıklığı bu özel mektuplardadır, yazdıklarını bütünler bu özel notlar vs diye mi düşünülmüştür yine bilmiyorum. Ama, yayınevi herkesi yazardan habersiz onun evine buyur ettikten sonra, sevdiğim yazarların mektup ve günlüklerini okumamazlık da edemiyorum. Oğuz Atay’ın günlüğünü, Tezer Özlü’nün Leyla Erbil ve Ferid Edgü ile mektuplaşmalarını, biraz izinsiz ve gizlice okuyor olmanın utancıyla, ama çoğunlukla bana yazılmış hissine kapılarak okudum. Bu defa okumaktan kendimi alamayacağım mektuplar, Cortazar’a ait. Kitap, Alfaguara yayınevi tarafından yenice İspanya’da yayınlanmış, Türkçe’de de yayınlanır mı bilmem.

Julio Cortazar’ın eşi Maria’ya, kızı Mariclo’ya ve hayatı boyunca dostluk ettiği ressam ve şair arkadaşı Eduardo Jonquieres’e; 1950’den, ölümünden bir yıl önceye 1983’e kadar yazdığı mektupların bir derlemesinden oluşuyor kitap. Bu mektuplar sayesinde, Coratazar’ın bilmediğimiz yönünü keşfedeceğimiz vaad ediliyor. Yani, “yaptık bir şey, tamam hoş bir şey de değil ama valla iyi şeyler olacak” diyor yayınevi kitabı tanıtırken. Yine de kendi adıma ne kadar kızsam da okumaktan geri durmayacağımı biliyorum. Üstelik, böylece talep yaratarak, bu tür kitapların artmasına vesile olduğumun farkına varmama rağmen.

Hamiş: Yayınevinin, kitaptan tadımlık olarak, internette yayınladığı bir kaç mektubu (ispanyolca) isteyen olursa bana mail atabilir.

30 Eylül 2010 Perşembe

Ölüm, öldüm, ölüyor, ÖLÜM

Ölüm, çek şu ışığı gözlerimden! Sana değil yaşama olmalı adanmışlığı bu uykusuz gecenin. Çek ışığı gözlerimden ki apacık göreyim seni. Süslü sözleri hayatın : ÖLÜM hayatı anlamlandırır, ÖLÜM doğal sonucudur hayatın, ÖLÜM varsa ancak o zaman doğum var olur. Zırvaları çok bilmiş hayat ahmaklarının. Çek şu ışığı gözümden! Gerçek yüzünü göster bana. Ölüm, ölüm, ölümüm, sevecen bir aşık gibi sokulma koynuma! Kokun akışını değitiriyor vücüdumdaki tüm sıvıların. Şükürler olsun dingin boşluğuna HİÇLİĞİN ve rüzgarla gelen suyuna göğün. Ölüm, çek şu ışığı gözümden! Çekil etrafımdan, çek dişlerini etinden sevdiğimin. Gidip başkasına anlatın sonsuz hayat yalanlarınızı, ben kimsenin cenazesine gitmeyeceğim. Gömmeyeceğim kimseyi kendimden önce. Neymiş aranıp durduğum amacı bu hayaTIN? Çek şu ışığı gözümden, çek! Hayatın da, amacının da hiçlik olduğunu gördüm zaman öncesi bir zamanda. Etini iştahla koparırken cümle börtü böcek, ben burda oturup dua okumayacağım, yedisi KIRKI ellisi diye günleri sayarak. Hayatmış! Ayna tuttum aynanın karşısına, çoğaltmak için kendimi, gelin yiyebiliyorsanız aynadaki beni de yiyin. Ölüm, çek şu ışığı gözlerimden, kusacağım! Hayatı  KUSACAĞIM, yaşandı sanılan anları, kahkahakarı, küfürleri, kızgınlıkları, bünyemdeki tüm ‘ka’ları kusacağım. Neydi alıp veremediğin benden? Hepsini kusacağım. Tuz döküp can çekişerek öldürdüğüm sümüklüböceklerin AHı tuttu, üstüme su döküyorlar CAN çekişerek ölüyorum. Ağlak kadınlar, yağmur yağınca susarlarmış. Bulutun ağlaklığı karşısında zavallı... Sümüklü böcekler intikam alabilsin diye, gömülünce ağlak bulutlarını sal üstüme. Çek şu ışığı gözümden! Damarlarımı kesip, en kalınından incesine, birer birer, kanımı saksıdaki sardunyayla hanımeline pay edeceğim. Kan kırmızı hanımeli, baharda kan kokulu çiçekler açacak, sana inat. Çek şu ışığını gözümden! Yüzünde BEN, beninde ölüm, ölümü güneşten.  Çek şu ışığı gözümden ölüm, balkondan aşağı DÜŞerken uçtuğumu göreceğim. Ve konduğumu, çam kokusunun sindiği bir dağ sabahında, bir ahşap evin çinko çatısına... Bana HAYAT döngüsünden, cennetten, cehennemden söz etme, var mı ölümsüzlük otun ya da ailecek çıkılan bir öte dünya yataklı vagon biletin onu söyle? ÖLÜM, ölüm, ölüm, çek şu ışığı gözümden, AĞLAYAMIYORUM düşerken.

28 Eylül 2010 Salı

tüketmek ya da tüketmemek

Tüketmenin sınırı var mı? ‘İnsanın yedikçe yiyesi, uyudukça uyuyası, kaşıdıkça kaşıyası gelir’ derler. Doğru laf! Aldıkça da alası geliyor. Tüketmek üstüne kurulu sitemin ritmine boyun eğ ve sınır tanımadan tüket, paran yoksa kredi kartın var. Sonra, tıka basa dolu giysi dolapları, her taşınmada elden geçirilip kapı önüne konan kutu kutu ıvır zıvır, bluzlara uygun ayakkabılar, ayakkabılara uygun çantalar, yeni modeli ile değiştirilen cep telefonları, arabalar... market raflarında görünce ihtiyaç duyduğumuzu sanıp aldığımız ürünler, tabakta artan ve çöpe dökülen yemekler… Günde sekiz saat kere ayda yirmi gün kere yılda elli hafta, kendini dört duvar arasına kapatıp çalışan akıllı küçük burjuvanın muhteşem hayatı!

Oysa dağda geçirdiğim televizyonsuz, gazetesiz, telefonsuz, şehirden uzak günlerde, apaçık görüyordum: biriktimeye gerek yoktu, geldiğim gibi çıplak gidecektim bu dünyadan. Tadına vararak yediğim bir tabak yemek, temiz ve koruyan bir kat giysi, uyurken üstümde bir çatı. İhtiyaçlarım bu kadar sadeydi ve tüketmenin sonu yoktu. Yazık ki, farkındalığım şehirin reklam panoları ve renkli vitrinleri arasında en fazla iki ay dayanabiliyordu. Belki de, kendim konuşup kendim dinlediğimdendir diye düşünüyorum. Belki birilerine anlatırsam, o birileri de aklına estikçe, “Ee, nasıl gidiyor bakalım tüketim orucun cicim?” diye, hafif eğlenir bir tonda sorarsa; ya da “Haklısın aslında” deyip onlar da tüketim orucuna başlarsa…Böylece, -kilo vermek konusunda doktorların kurduğu “kısa süreli, hızlı kilo vermeler yerine, beslenme alışkanlığını değiştirerek, bunu bir yaşam tarzı haline getirmek” cümlesinden uyarlarsak- kısa süreli, hızlı tatminler yerine, tüketim alışkanlığımı değiştirerek, ihtiyacıma göre tüketmeyi bir yaşam tarzı haline getirebilirim zamanla. Kim bilir?

Yapmam gereken BİRİKTİRMEMEK. Eşyalarımı, kullanılamaz olduğunda; giysilerimi eskidiğinde veya bedenime uymadığında yenilemek; yiyecekleri kolaya kaçıp çöpe dökmek yerine, sokaktaki hayvanlara vermek. Acaba bir de “yediğimin tadını beğendim deyip, obur obur mideme tıkıştırmak yerine; tadına vararak, sadece karnımı doyuracak kadar yemek” desem sınırlarımı çok mu zorlamış olurum? Denemeden bilemem.

Siz neyi tercih edersiniz, aklınıza estikçe nasıl gidiyor diye sormayı mı, yoksa haklısın deyip katılmayı mı? Sevgili okur, bu ortaya sorulmuş bir soru değil, aksine cevabı beklenen bir sorudur :)

Sayaç : ihtiyacım kadar tüketme denemesinde 1. Gün (28 Eylül 2010)

18 Eylül 2010 Cumartesi

günün yemeği

Çocukluğumdan beri, nerdeyse her akşam, eğer akşam cevap alamamışsa kahvaltıdan sonra, annemden şu soruyu duydum : “Yarın/Bugün ne yemek pişireyim?” . Çok nadir bir yemek ismi duydu cevap olarak. Genelde, ev ahalisi olarak verdiğimiz cevaplarsa “Canın ne isterse onu…”, “ Ne malzeme istiyorsan söyle alayım ama bana yemek sorma!”, “Ya, anne acaba saatlı maarif takviminin arkasındaki yemekleri mi pişirsen, bulma derdin olmaz”, “Anne, bir ay boyunca pişirdiğin yemeklerin listesini yapalım, sen de evdeki malzemelere göre burdan seç”... İnsan bir şeyi gerçekten, aynısı veya benzeri başına gelince anlıyor. Bloğa başlarken, kendi kendime “her gün yazmalı” diye bir kural koydum, iyi güzel de, her gün yazmak için konuyu nasıl bulurum, düşünmemişim. O yüzden sürekli kafamda, yarın/bugün “Ne yazmalı?” sorusu.

Şöyle dönüp yazdığım yazılara bakınca, çoğunluğu kasvetli ve düşünceli geldi. Buna şaşmıyorum, çünkü, bloğa başlama motivasyonum üzüntüydü. Yazarak üzüntümün, ölümün, dolayısıyla hayatın izini sürmekti. Hala da o iz üstünde yürümeye devam ediyorum ama insan hep dertlenip, hep kendi kendine söylenemeyeceğine; her gün hayat üstüne yeni düşüncelere dalamayacağına; e, hayat da güzel ve yaşanılası olduğuna göre, yürürken etrafa bakmalı.

Kendimle konuşmalarımın yanın da bir de, bana hayat içinde hayatlar yaşatan, istersem odamın içinde dünyayı gezdiren, kimi kendi dilimde, kimi anlamaya çalıştığım dillerde büyülü kitaplarım var. Bu kitaplardan alıntıların veya kitap üstüne yazıların olduğu yazılarımı, uzayın içinde bir yerlerde salınan, rengarenk ve siyah odamın kütüphanesi olarak kurguluyorum. Bazen acele içinde, hemen oturup, tüm sevdiğim kitaplar ve yazarlar üstüne yazasım geliyor. Neyse ki, zaman sıkıntım yüzünden bu mümkün değil. Böylece, uzay kütüphanem, yavaş yavaş ve keyifle dolacak. Yapabildiğimce, İspanya’da yayınlanan edebiyat dergilerine dayanarak, henüz Türkçe’ye çevrilmemiş veya sınırlı sayıda eseri çevrilmiş latin edebiyatı yazarlarını ve kitaplarını da kütüphaneye eklemeye çalışacağım. İspanyolca Türkçe çevirilerim, hep yazdığım gibi acemice, becerebildiğimce aslına uygun ve serbest stil… Zaman içinde, bloğu teknik olarak daha etkin kullanmaya başladıkça, gezi yazılarımı da bir çeşit yan blog olarak ekleyebilirim.

Öyleyse, acelesiz, kesintisiz, keyif alarak ve umarım okuyanlara da keyif vererek diyeyim. Gökten üç elma düşmüş, biri okuyanın, biri yazanın, biri de acıkanın başına.

Hamiş : Günün yemeği de, yanında illa ki şehriyeli pirinç pilavı ile, zeytinyağlı taze fasulye veya imam bayıldı olsun.

6 Eylül 2010 Pazartesi

‘yazmak’ üstüne

Hayat rutininin dışında bir şey yapmak, birazcık hayatını kenara koyup etrafta olan bitene ve kendine karşıdan bakmak… Şu aralar yazmak benim için öyle, kendimle ve yazıyla ilgili yeni şeyler farkediyorum.

İlk yazılardan şimdiye, blogda en temelde değişen, izleyicilerin olması. Kayıtlı iki izleyicinin yanı sıra, bloğa eklediğim sayaçtan gelen bilgiye göre her gün bloğu on, onbeş kişi ‘tık’lıyor. Bu kişilerden bir kısmı, daha önce de siteye giriş yapmışlar, sanırım sürekli takipciler.

Newton fiziğinde olayın oluş şekli ve sonucu izleyiciden bağımsızdır. Kuantum fiziğinde ise izleyici sadece varlığı ile sonucu değiştirebilir. Mesela, ışık tanecikleri gözlemcili ve gözlemcisiz ortamlarda farklı davranırlar. Fark ettim ki yazma eyleminde de tıpkı kuantum fiziğinde olduğu gibi, yazan kişi okuyandan bağımsız olduğunu söylese/düşünse de, sadece okuyucunun var olduğunu bilmesi bile yazısını etkiler. En azından çömez bir yazıcı olarak bende durum böyle.

Yayınlanıp yayınlanmayacağını henüz yazarken bilmeden bir kitaba başlamak, bir taraftan konu bulmak, kurgulamak, kendine has bir dil oluşturmak; öte taraftan da okuyucunun beğenisini düşünmek ya da düşünmemeye çalışmak…İnsan yazdığı şeyi sadece kendisi için yazıyorsa ne ala. Canı nasıl yazmak isterse, hangi konu üstüne laflamak isterse öyle yazar. Ama eğer, yazdığı ile bir şekilde beslenmek istiyorsa, burda hem parasal hem de duygusal beslenmeden bahsedebiliriz, işte o zaman yazmak ızdıraplı bir iş olabilir. Sanırım o yüzden yazma konusunda en şanslı olanlar Rilke’nin ‘Genç Bir Şaire Mektuplar’ında söylediği gibi, yazmadan yaşayamayanlar olsa gerek. Sadece kendileri için, yazmasalar ne yapacaklarını, hayata nasıl katlanacaklarını bilemedikleri için yazanlar, varlıkları yazmaktan geçenler…Onun dışında kalanın, yazmayı iş edinmek isteyenin, her gün oturup yazarak çalışarak bu işe alışkanlık kazanması, zor zanaat vesselam.

Yazmayı alışkanlık edinmeye çalışanı, yazılarının günlük konuşmanın ötesine geçememesi, vasatı rutinleştirmesi tehlikesi bekler. Bu yüzden, yazan, yazdığından daha çok okuyan olmalıdır belki de. Böylece okuma zevki inceldikçe/olgunlaştıkça/doygunlaştıkça, yazma yetisi de incelik kazanıp/olgunlaşıp/doygunlaşmaz mı? Vasat yayınlanmaz diyemeyiz, ama vasat yazıldığı zamandan fazla uzağa gidemez, iz bırakamaz diyebiliriz, rahatlıkla. Ürkütücü olan, toplumda vasatın kabul görmesi, gündelik/genel geçer zevklere/okura yaltaklanması ile popülerleşmesidir.

Sanırım, yazarken kendi sesini duyabilmenin en kolay yolu da, yazma edimi boyunca okuyanın sesine kulakları tıkamaktır.
......
Genç Bir Şaire Mektuplar, Rainer Maria Rilke

“Mademki bir öğüt için başvurdunuz bana, size bu tür girişimlerden tümüyle el çekmenizi salık vereceğim. Gözlerinizi dışarı çevirmişsiniz; ama işte en başta vazgeçmeniz gereken şey. Kimse akıl veremez, yardım elini uzatamaz size, hiç kimse. Tek çıkar yol, gözlerinizi kendi üzerinize çevirmenizdir. Size yazmanızı buyuran nedeni araştırıp ele geçirmeye bakınız. Yüreğinizin ta en dip köşesinde kök salıp salmadığını araştırınız bu nedenin. Yazmanız diyelim yasaklandı, ölür müydünüz o zaman ya da yaşar mıydınız eskisi gibi, bunu açıklayın kendi kendinize. Özellikle şunu yapın: Gecelerinizin en kuytu saatinde kendinize şu soruyu yöneltin : İlle de yazmam gerekiyor mu? Deşin içinizi, diplere inin, derinlerden bir yanıt ele geçirmeye çalışın. Ve bu yanıt onaylayıcı nitelik taşıyorsa, sorduğunuz sorunun karşısına, “Evet, yazmam gerekiyor” gibi güçlü ve yalın bir yanıtla çıkabiliyorsanız, o zaman bu zorunluluğa göre kurun yaşamınızı.”

3 Eylül 2010 Cuma

The Grand Design, Stephen Hawking & Leonard Mlodinow

Zamanın Kısa Tarihi’nin yazarı Cambridge’li teorik fizikçi Stephen Hawking, Kelt’li fizikçi Leonard Mlodinow ile birlikte yeni bir kitap yazmış. Kitap 9 Eylül 2010 da İngilteredeki kitapçıların raflarda yerini alacakmış. Umarım tez zamanda türkçeye de çevrilir ve üstüne düşünüp tartışabiliriz. İnternette kitapçıları dolaşıp, kitap hakkında taraflı, tarafsız ve karşıt fikirlerin olduğu gazete makalelerini söyle bir göz gezdirince anlıyorum ki, sadece bilim insanları değil hepimiz epey tartışacağız bu kitabı. “Tanrı var mıdır?” sorusu, Hawking’in Zamanın Kısa Tarihi kitabında da sorduğu sorulardan biridir. O zaman kendi sorularına verdiği cevaplarla ilerlediği düşünce sistematiğinde vardığı nokta: Tanrı kavramı ile evrenin yaradılışının birbirinin karşıtı olmadığıydı. Bu kitapta fizikçiler, doğa kuralları nelerdir, bu kuralların istisnaları var mıdır (mesela mucize dediğimiş şeyler için) ve olası sadece bir dizi kural mı vardır sorularını sormuş. Ve mesela yerçekimi gibi bir doğa kuralı ile evrenin kendini yoktan varedebileceğine dolayısıyla evrenin yaratılışı için Tanrı’ya ihtiyaç olmadığı düşüncesine ulaşmışlar.


Dünyanın evrenin merkezi değil de güneşin etrafında dönen bir gezegen olduğunun söylendiği, bilimle dinin karşı karşıya geldiği 1600’lerden günümüze bilim epey ilerledi. On, onbir boyut, çoklu evren, paralel evren, madde/anti madde, karadelik, süper karadelik, kara madde, kara enerji, yay teorisi, M-teorisi, alternatif geçmiş, alternatif gelecek, atomaltı parçacıklar... henüz lise ders kitaplarımıza giremese de sohbetlerimize çoktan dahil oldu. Aya Yolculuk’u anlatan Jules verne’in hayali gerçek oldu, başka gezegenlere de insansız uzay araçları gönderdik, evrende başka bir dünya kurup oraya göç etme planları yapar olduk.

Peki bilim kendi yolunda ilerlerken, toplumda insan/insan ve insan/Tanrı ilişkisinde neler değişti? İrrasyonel düşünce ile rasyonel düşünce arasındaki denge değişti mi hayatımızda? Bilmek/öğrenmek/düşünmek, yanlış olanı düzeltmek, eksik kalanı tamamlamak, gördüğümüz dünyayı genişletmek için sahip olduğumuz muhteşem bir güç. Bu gücümün ne kadar farkındayım? Çekeceğim acıyı göze alıp seçtiğim bilgi ile kendimi ne kadar dönüştürebildim/iyorum

Tüm bu olan bitenin üstünde, ötesinde, içimizdeki kötülüklerden hiç birine sahip olmayan, merhametli, koruyan, bilginin kaynağı ve istediğimizde sığınabileceğimiz bir yer; makroda evrende ve mikroda hücrelerimde/ atomlarımda/atomaltı parçalarımda doğa kurallarının kurduğu denge... Biri diğerinin gerçekten karşıtı mı?

24 Ağustos 2010 Salı

Tut kolumdan çek götür beni!

Tut kolumdan çek götür beni! Kim bu beynimdeki kimyasallara talimat veren? Arada bir bana da “bak başka bir ruh haline gidiyoruz, hazır mısın?” diye sorsa ya. Mesela dün akşam ki iş yemeğinde, bir yandan yiyip, bir yandan düşünüp, bir yandan sohbet ediyor ve en önemlisi de durumdan keyif alıyorken... hop hop hop değiş tonton... daha neye takıldı kafam farkına bile varmadan, içimde bir huzursuzluk... Neyse ki yemeğin bitmesi uzun sürmedi de huzursuz ruhumu alıp evime çekildim. Uykudan önce bir bardak ılık süt niyetine, Atuan Mezarları’nda dolaşmak da iyi geldi.

Beynimdeki efendi, bugün için kasvetli bir ruh halini uygun görmüş bana. Sağolsun. Bakalım biraz çikolata, rüzgara karşı nefes egzersizi, akşam da Boğaz’da mehtap keyfi ile “tut kolumdan çek götür beni! Hüp diye içine çek beni!” komutunu veren ben olabileck miyim?

Not: Aslında bugün Saramago’nun ölümünün ardından diğer dünya yazarları ne demiş onları toparlayıp yazacaktım. Bir de eşi Pilar del Rio’nun El Pais’te yayınlanan “Viaje por Saramago” yazısını çevirmeye başlamalı. Duydun mu beynimdeki sevgili efendi, yapacak çok iş var biraz rahat ver olur mu?

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Evet, nasıl?

“Üç barış vardır: Birinci barış, en önemli barıştır. İnsan ruhundadır o. İnsan, kainatla ve kainatın bütün güçleri ile olan ilişkisini, beraberliğini farkettiğinde, kainatın merkezinde Büyük Ruh'un durduğunu ve bu merkezin her yerde, her birimizin içinde olduğunu farkettiğinde birinci barış sağlanmıştır. Bu gerçek barıştır, diğerleri sadece bunun akisleridir. İkinci barış iki fert arasında olan barıştır. Üçüncü barış ise iki millet arasında yapılır. Fakat hepsinden önce, anlamalısınız ki 'gerçek barış' dediğim birinci barış, insanın ruhundaki barış yoksa ne fertler ne de milletler arasında barış olabilir.” Kızılderili, Siyu Boyu


Nedir bizi bir ülkenin, bir şehrin, bir ailenin parçası yapan? Neyle bağlarız kendimizi, sevdiklerimizle mi, işimizle mi, yoksa sadece hissettiklerimizle mi? Sadece doğum mudur aidiyetimizin şartı? Bu sorular, başka sebeplerden, farklı zamanlarda dolanır kafamda. Tam cevabını bulduğumu düşünüp rahatladığımda, yeniden bulanıklaşmaya başlar. Her zaman alıp başımı gitmeyi, başka bir ülkede bir süreliğine yaşamayı, kendimi ordaki değişkenlere göre devindirmeyi hayal ederim. İçine doğduğum derede değil de başka bir su da yüzmek, bir süre. O suyun akışında/durgunluğunda kendimi tanımak, aidiyetlerimi sınamak... Ne zaman bu hayal kuvvetlense, bu ülkeden ayrılmamak için sıraladığım sebepleri –kimi arkadaşlarıma göre bahanelerimi- daha çok sahipleniyorum.

Darbesi, işkencesi, korkusu, insanların dinine ırkına cinsiyetine düşüncesine göre sürekli ötekileştirilip diğerine düşmanlaştırılması, konuşmaktan öte bu ülke için bir şey yapmaz görünen –yapıyorsa bile külhanbeyi hitapları arasında kaynayıp giden- her görüşten politikacısı, bir yolunu bulup politikacıyla ahbap çavuş ilişkisine giren kurnaz tüccarımsısı, on yılda bir tekrarlanan darbelerle sindirilmekten öte nerdeyse tamamen asimile edilmiş muhalifi, bazen bir günde bile bir kaç kez değişen suni gündemi... hatta çeşmeden akan içilmez suyu, yenilendiğinin haftası dolmadan çöken seçim yatırımı uyduruk asfaltları, kazancın yenilen içilenin çoğunun vergi olarak ödenmesine rağmen layıkınca alınamayan sağlık ve eğitim hizmetleri... ile gelecek için umut etmek, güzel hayaller kurmak ve bugünü güven içinde huzurla yaşamaktansa, “Allah’ım bunların hepsi bir kabus ve ben birazdan uyanacağım di mi?” diye dolanıp durduğum/uz bir ülke. Peki, neden o zaman hala burdayım? Bu kabus duruma bağımlı mı ruhum? Yoksa...

Burda her gün hayalkırıklığına uğrasam da, bırakmak istemeyecek kadar sevdiğim şeyler var. Mesela... Kendi dilimde derdimi anlatmanın keyfi. Her halimi sakınmadan gizlemeden paylaşabileceğim dostlar. İnce belli bardakta yüzümü güneşe dönüp içtiğim taze demlenmiş çay. Türk kahvesinin mis kokusu. Elindeki simiti paylaşan tanımadığım bir yüz. Macahel’de ruhumu yıkayan Maral Şelalesi. İçine doğduğum suyun kokusu, tadı. Ne kadar sürerse sürsün, bir gün bu ülkede de, insanların birbirini doğuştan gelen farklarına göre –renk, din, ırk, cinsiyet, zeka- ötekileştirmeyeceği umudu. Bilmem, belki biraz da başka bir hayata geçişin korkusu.

Sanırım benimkisi, gerçekten bu ülkede öteki olmayan, dile, dine, eğitime, doğum yerine vs bakıldığında çoğunluğa dahil olan, sadece etrafında olup biteni görerek üzülen/ruhu yorulan konformist bir küçük burjuvanın sızlanışı.

O yüzden asıl soru, “Bir ülkede azınlık olarak doğmuş –renk, dil, din, cinsiyet, dünyaya bakış- veya o ülkeye kendi ülkesini bırakıp gelmiş, bir ömür boyu çalışmış, vergi ödemiş insanlara nasıl kendilerini yaşadıkları ülkenin ve şehrin parçası hissettirilir?”

Evet, nasıl?