Mektup (öykü) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mektup (öykü) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Kasım 2010 Pazar

Öykü (9. mektup)

Canım,

Dükkâna gitmek için evden çıkıyordum, kapının arasından bir kâğıt düştü. Pis bir gazete parçası… Şekilsiz yırtılmış, yazıların arasında kalan avuç içi kadar boşluğa da, mavi tükenmez kalemle " Evime gelme burnunu sokma oruspu yoksa pişman ederim " diye yazılmış. Hemen, polise gittim, bu kimseyi suçlamaya yetmez dedi.

Sakın meraklanma canım. Vazgeçtim A. Dönüyorum. Yel değirmenleriyle savaşacak da değilim. Dışarıda olan biteni gazeteden okuduğum, televizyondan duyduğum ama asla gerçek kabul etmediğim, izole ve güvenli hayatıma geri dönüyorum. Altı aylık, başa dönüp kendini bulma macerasının hazin sonu… Ne yapalım.

Mektubu postalar, ev sahibine gidişimi haber verir, vedalaşmak için k.’ya uğrarım. Üç gün sonra yanındayım. Mektuptan önce… Yarın da gelebilirdim aslında ama ders konusunda b.’ye söz vermiş bulundum. Bir de, sanırım ne kadar korksam da kaçmak değil istediğim, geri dönmek. Yılın ilk karını sahildeki kahvede seyredeceğime inanabiliyor musun?

Özlemle…
t.


-----------------------------------------------------------------------------------------------------------


sayfa 3                          22 Kasım 2010

Karısı k.b ve komşusu t.’yi öldüren m.b kasaba karakolunda verdiği ifadesinde “Karıma da o kadına da yaparım dedim, söylemeden yapmadım, söyledim. Ama dinlemedi ikisi de. Nerden geldiği, kim olduğu belirsizdi. Erkeklerle dostmuş. Burnunu sokma dedim. Ben öldürdüm.Söylemeden yapmadım. Söylemiştim.” dedi.



15 Kasım 2010 Pazartesi

Öykü (8. mektup)

A.’cım,

Sarı örgü iplerini götürdüm, “Alamam” dedi. İncecik, ufak tefek bir kadın. Gençliği yüzündeki şişliklerin, kan oturmuş yaraların altında kaybolmuş. “İstersen, senin için birilerini arayabilirim. Anneni, babanı... Söyle yeter, arar bulur buraya da getiririm”. Gözlerdeki korkuya inanamadım, ne dedim de bu kadar korktu, onu da anlamadım. Anlatsa, belki bir yol bulunur, hiç bir şey anlatmıyor. İyiyim abla. Gelmene gerek yoktu. Hayır. Alamam. Kimse görmesin. Güle güle. Dün durup dururken “Adım k. “ dedi. Bu da bir şey. Belki zamanla, başına bir şey gelmediğini görünce, güvenmeye başlar.

Mektupta yazdığın avukatı aradım. Savcılıya şikâyet dilekçesi vermek lazımmış. Karısı yapmalı dedi. Adını söylemeye korkarken nasıl şikâyette bulunması için ikna edebilirim ki? Aklıma e. geldi. Kasabada, k.’ya yardım edecek bir kişi veya kurum var mıdır diye sordum. Yokmuş. “Ev içinde olana resmi kişiler de, komşular da karışmaz. Hısım akrabadan birileri belki, o da bazen. Ancak ölünce…”

Sarı iple kaşkol başlayacağım. Örgü, kafamdaki çaresiz telaşı durdurur belki.
...
İçim kasvetli olunca, mektubu tamalayıp bir an evvel postalamak da mümkün olmadı. Dün başlamıştım, öğleden sonra oldu ancak devam edebiliyorum. Yine iyi şeyler yazamayacağım sana. Bu sabah k., kocasının birilerinden, benim hergün onu görmeye gittiğimi öğrendiğini söyledi. Zavallı çocuk, dün gece de bunun için dayak yemiş. “Sıkma canını abla, zaten dövecekti, bahanesi oldu. Kimi içip dövermiş, onu anlamak daha kolay. Bu içmez. Hiç görmedim. Sadece dövmek istediği için… Canı çekerse, yatakta üstümdeyken bile…”

Pencerenin önündeki, hani bahçenin renklerini, çayın tadını ve hayattan aldığım keyfi anlattığım mektupları yazdığım kanepeye oturdum, parmaklarım uyuşuncaya kadar, gözlerimi şişlerin ritminden bir kez bile kaçırmadan örgü ördüm. Belki kafamın içi boşalır, düşüncelerim telaştan arınır da ne yapmam gerektiğini bulurum diye... Ah! Cancağızım, örümcek ağına takılmış böcek gibiyim. Ne kadar korksam da, bir kez gördükten, olanı bildikten sonra dönüp gidemiyorum. Ve gittikçe ağa dolaşmaktan korkuyorum. Telaşlanma, telaşlanma, telaşlanmayalım. Nihayetinde kadınım, fiziksel gücümün yetmeyeceğini biliyorum, aklımla bir yol bulmaya çalışıyorum, korkma, akılsızlık etmem. Kendimi, televizyonda gördüğümüz, üçüncü sayfa haberlerden uyarlama, uyduruk dizilerden birinin içinde gibi hissediyorum. Kimse senaryoda yazılanın dışına çıkılamıyor, doğaçlama yasak! Etrafımdaki herkes ağız birliği etmiş gibi aynı şeyleri tekrarlayıp duruyor. Çaresizlik, şiddet ve siniklik üstüne boktan bir üçüncü sayfa dizisi gibi… Ama Cansever’in dediği gibi bir kere gelmiş bulundum. Ne çabuk yorumdum.

“Derinlerde kaldım böyle bir zaman
Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan
Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum.”

Sevgiyle
t.

9 Kasım 2010 Salı

Öykü (7. mektup)

Canım A,

Yıllardır, görmediğim ama varlığından emin olduğum bir fanusun içinde, başka insanların başına gelen kötü şeyleri nerdeyse her zaman izleyerek yaşamışım. Kimsenin canını yakmadan, canımın yanmasından korkarak… Şiddet, nasıl başedeceğimi bilmediğim bir şey, tek yapabildiğim uzak durmaktı. Ama buraya gelerek, korunaklı fanusumdan çıkmış oldum, böyle olacağını düşünmemiştim. Artık izleyici olamıyorum, içindeyim, herkesle aynı odadayım.

Ne yapacağımı her düşündüğümde, ilk aklıma gelen polise gitmekti, ikinci aklıma gelense o gece polisin gelmesiyle geri gitmesinin sadece on dakika sürdüğü. Hem ne demişti kapıcı “Evin içinde olandan polise ne?” Evin içinde olduktan sonra döv, tecavüz et, öldür k ime ne öyle mi? Üst katta oturan, hani o akşam camdan çıkıp “Yine azıttı hayvan herif!” diye söylenen kadına, polisin geldiği evdekileri tanıyıp tanımadığını sordum. “Kadın yirmi üçünde ya var ya yok. Kocasının ikinci karısı, ilkine ne olmuş bilmiyorum. Üç senedir bu mahalledeler, kimseye gelip gitmezler. Ama adamlar tanır birbirlerini. Kocası, oto sanayide çalışıyormuş dedi bizimki. Çocukları yok. Kadın evden nerdeyse hiç çıkmaz” dedi. Hiç bir şey yapamasam da, kadınla konuşmak istiyordum. Kocası dışında birini görmek, başka bir insan sesi, ne bileyim, iyi gelir diye düşündüm. “E, o zaman, hem mahalleye yeni gelen komşu olarak tanışmak, hem de bir geçmiş olsun demek için kapıdan uğramak, fena olmaz” dedim. “Dışardan gelenin mahallenin içinde olana bitene burnunu sokması pek sevilmez, ben söylemiş olayım da” diye peşin peşin uyardı. Kimdir bu kuralları koyanlar, kimin neyi yapıp neyi yapmaması gerektiğini söyleyenler, anlamam ki?

Gittim. Kapıyı açmadı, pencerenin önünde üç beş cümle, o kadar. Yüzü yara bere içindeydi. Adını bile söylemeye korktu. “Iyiyim abla sağol, gelmişsin buraya kadar, kusura bakma alamam seni içeriye, biliyorsun işte.” Hepsi bu kadar. Ama insan bir kez fanusun dışına çıkınca, ya şaşkınlıktan ya cesaretten başkalaşıyormuş. Bilmem, belki de bana öyle geliyor. Eve dönemedim, b. yi bir haftadır ihmal ettim, sınavları başlamıştır diye dükkana gittim. Yeni mallar gelmiş, onları yerleştiriyorlardı, renk renk iplikler, boncuklar, çay bardakları, çengelli iğneler, plastik kap kacak… Yarın yine giderim, pencereden de olsa iki çift laf, diye düşündüm. Dükkandan çıkarken dört çile yumurta sarısı örgü ipiyle, üç buçuk numara şiş aldım, belki örgü bahanesiyle kapıyı açar.

Bir avukatla konuşmalıyım belki de. Bizim tanıdığımız telefonla akıl sorabileceğim bir avukat var mıydı A?

Buralarda hava ayaza döndü.
t.

3 Kasım 2010 Çarşamba

Öykü (6. mektup)

Sevgili A,

Günlerdir, nerdeyse hiç ara vermeden yağan yağmur, beni de toprağı da suya doyurdu; yandaki arsanın kurbağalı gölünü de iyice genişletti. Kurbağalar her yerde… Bu aralar, apartmandaki çocukların da, en büyük eğlencesi serçe parmağımın boğumu kadar yeşil ve gri kurbağalar… Büyükşehirde, yağmur yağınca trafik olur, saatlerce eziyet çekersin. Kasabada, yağmur yağınca, Cansever’in dediği gibi kurbağalara bakmaya gidersin.

“kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup
bunu kendine üç kere söyledi
onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar
o kadar çoktular ki, doğrusu ben şaşırdım”

Güneşli bir güz sabahında, çayın demlenmesini beklerken yazıyorum sana. Kahvaltıyı tepsiye hazırlamalı, bahçenin çamuruna aldırmadan, söğüdün altına bir sandalye bir tabure atıp, güneşin keyfine varmalı.
Iki gün once başladığım mektuba, ancak devam edebiliyorum. Ne yapacağımı bilemeden, hırsla, hiddetle, ağlamaklı dolaşıp duruyorum iki gündür evin içinde. Biraz sakinleşmeden yazmam mümkün değildi. Buranın tutucu bir yer olduğunu söylemişimdir. Alkol sokakta içilmez mesela, kadınla adam evli bile olsa sarılıp yürümez, bir erkek gittiği evde koca yoksa sokak kapısından içeri girmez. Etek boyları diz kapaklarının altında, rujlarda kırmızı ton yok. Çarşının içinde bir kaç esnaf lokantası; değişik mahallelere dağılmış, sadece gençlerin gittigi bir kaç kafe ve çaybahçesi; erkeklerin kağıt veya okey oynayıp boş boş oturduğu bir sürü kahvehane var. Hoş, “Memlekette kasaba olup da tutucu olmayan, dedikodu olmayan yer var mı?” diyeceksin. Sanmam. Aslında, yaşanan yerin büyüklüğüne bakmadan tüm memleketi tek bir kasaba sayıp, tamamı için tutucu, dedikoducu, namusun kadın üstünden tanımlandığı, erkek şiddetinin baskın olduğu, düşünce ve iş tembeli insanların yaşadığı yerdir desem, fazla mı haksızlık etmiş olurum? Şu evin dışına çıkmazken, varlıklarını tahmin etsem de, gözüm görmediğinden, tanışmadığımdan, aslında yoklarmış gibi rahattım. Postacıyla üç kelimelik, bakkalla dört beş cümlelik, kapıcıyla üç cümlelik zorunlu gündelik konuşmalar…

Evin iki sokak arkasında, iki katlı bahçeli, hiç boyanmadan sıvasıyla eskimiş bir ev var. Önünden geçmemişim, içinde kim yaşar haberim de yoktu, iki gece öncesine kadar. Yatmakla, televizyonun kanalları arasında dolaşarak vakit öldürmek arasında kararsız kaldığım, gece yarısına yakın bir saatti. Polis sirenleri duyuldu. Camı açtım, üst kattaki kadın camdan uzanmış, söyleniyordu “Allah belasını versin, yine azmış hayvan herif!” On dakika geçti geçmedi polisler gitti, camlar kapandı. Sokak, hiç bir şey olmamış gibi eski seslerine döndü. Uyumak ne mümkün, nerdeyse gün ağarmak üzereydi, yatağa girdiğimde. Akşam olanları, kapıcı bakkaldan bir şey ister miyim diye sormak için geldiğinde öğrendim. “Adam abartmadan her akşam döver kadını…da…böyle bir kaç ayda bir...artık kadın ne yapıyorsa adamı zıvanadan çıkartır, ondan sonra da vurma diye çığlık atar. Anlaşılan dün gece, üst kattaki yeni kiracı, e mahalleli gibi alışık değil tabi, kadının sesi kesilmeyince polis çağırmış. Ama n’oldu, polis de geldiği gibi gitti. Evin içinde olan bitenden polise ne?” "Ne diyorsun sen Allahın cezası?!" diye bağırıp adamın suratına kapıyı kapattığımdan beri dolanıp duruyorum evin içinde. Orda da bin türlüsü yaşanıyordur bu olayların, ama biz, ya da en azından ben, iyi mahallelerde, dayağın da sessiz atıldığı sitelerde, bunlardan uzak yaşamış durmuşum. Böyle durumlarda ne yapılır? Gidip adamın elini tutamam, kadını alıp eve getiremem, oturup adama yaptığının kötülüğünü anlatamam. Allahım nasıl bir çaresizlik bu? Sakin kafayla düşünürsem bir çıkış yolu bulurum belki.

Yorgunum, uyumadan yine bana Cansever okusan.
Özlemle..
t

15 Ekim 2010 Cuma

Öykü (5. mektup)

Yağmur yağıyor canımıniçi. Hem de öyle nazlısından değil, şöyle esaslı, gök delinmiş gibi hızlı ve dolgun damlalarla yağıyor. Çatı saçağının ince kuruluğuna bir sandalye koydum, camın önündeki çiçekliğe de çayımı, geçtim yağmurun karşısına sana yazıyorum. Su zerrecikleri sıçrıyor yüzüme, ellerime, kağıda. Mis gibi toprak kokusu... Kasımpatılar şıkırdım çiçek... Apartmanın yanında küçük bir tarla var, ortası çukur, yağmurda içi su doluyor. Geçen gün, suyun kenarında iri, derisinin rengi ağaç kabuğu gibi koyu kurbağaların zıpladığını gördüm. Meğer tarlanın içi kurbağaların evi olmuş. Geniş, sümüksü, birbirine yapışmış, onlarca kurbağa yumurtası; yumurtadan yenice çıkmış binicik kurbağabalıklar, baş parmağımın yarısı kadar ufaklıklar hepsi suda. Çok sürmez, yağmurlu akşamlarda vıraklamaları eşliğinde yazarım sana.

Galiba, kütüphaneci e.’den başka bir arkadaşım daha oldu. İlk geldiğim hafta, postaneye giderken kaybolmuş, epey bir dolanmıştım. O gün, dışardangelenlerinmahallesi dedikleri mahallede bir dükkana da yol sormuştum. Sonradan bu mahallenin tek dükkanı olduğunu öğrendiğim dükkanı görsen, küçücük, ne bileyim senin evin banyosu kadar ancak var. Ama içinde yok yok, sanırsın bir alış veriş merkezine açılılan gizli bir kapısı var. Bir kere bakkal ve manavda olan herşey eksiksiz var, sonra iğne iplik makas tülbent sürahi cımbız kap kağıdı kalem tıraş çay süzgeci güneş kremi yanık merhemi kuru dut kuru erik kavanoz şemsiye çorap ... İçeride hiç penceresi yok, sadece kapıdan gelen ışık, bir de tavandan sallanan siyah beyaz çizgili kordonların ucundaki, iki çıplak yüz mumluk ampulün ışığı. Dükkanın sahibi dışardangelenlerden, on iki yaşındaki çırağının da ailesi dışardangelenlerden ama kendisi dışardangeleninburdadoğanı. Postaneyi sorduğum gün, çırak dükkanın loşluğu içinden gelip, ağır başlı tavırlarının arkasındaki çocuğu ele veren, cıvıltılı bir sesle “Ablayı götürüp geleyim mi?” demişti. İşte arkadaşım b. ile böyle tanıştık. Dışardangelenlerinmahallesi evin çok uzağında sayılmaz, aramızda sadece iki mahalle var. Bir aylak için kısa bir yürüme mesafesi... Orta birinci sınıfa gidiyor b., okuldan çıkıp buraya çalışmaya geliyor. Dükkan sahibi az konuşan, dingin adamlardan. Maskesi olmayan, sözünü sakınmayan birileri ile konuşmak gibisi yoktur. Geldiğimden beri, iki çift sakınmasız laf edecek birilerini özlemişim. Bir kaç kere, yolum sanki burdan geçiyormuş gibi yapıp uğradım dükkana. Ama çok geçmeden üç dışardangelen kapı önü yarenliğine başladık. Kurabiye veya kek pişirdiğim günlerde, mutlaka dükkana yürüyorum. Çaylar dükkandan, kurabiyeler benden, oturuyoruz kapının önüne, tentenin altına, ne güneş, ne yağmur, ne ayaz umrumuzda oluyor. Çoğunlukla b. ile ders çalışıyoruz, aralarda beş on cümlelik muhabbetler de açılıyor elbette. B. nin dokuz kardeşin dördüncüsü olduğunu; babasının geldikleri yerde taş ustasıyken bu kasabada kışın pazarcılık yaptığını; yazları tüm ailenin pamuk toplamak için evi bırakıp iş buldukları köylerden birine gittiğini; yaşlı dükkan sahibinin hiç kimsesinin olmadığını; dışardangelenlerinmahallesinde sadece tek bir yerden değil ama çoğunlukla aynı bölgeden gelen insanların yaşadığını bu kısa sohbetlerde öğrendim.

Yanıma az kitap aldım, burda kitapçı yok, kütüphanede 1970 sonrası basılan kitap yok. O yüzden dün kasabanın iline gittim, mecburen. Allahım, büyükşehir büyükkarmaşa! Üstelik bu, İstanbul gibi denizi, keyif verecek yerleri olan bir büyükşehir de değil. Tıkış tepiş bina, itiş kakış trafikten ibaret bir şehir. Minibüsten inip, taksiyle bir kitapçıya gittim, kitapçıdan çıkıp aynı şekilde taksi minibüs ve ev. Toplasan 2,5 saat ama yetti de arttı bile. Hiç okumadığım, senin de okumadığını sanıyorum, iki şairin birer kitabını aldım. Bejan Matur ve Birhan Keskin, zamandaşım iki kadın. Güzel şiirler, şehrin karmaşasına katıldığıma fazlasıyla değdi.

Kucaklıyorum.
t.


“Doğduğumuzda
Bizim için yaptırdığı sandıklara
Gümüş aynalar
Lacivert taşlar
Ve Halep’ten kaçak gelen kumaşlar
Dolduran annemiz
Bir zaman sonra
Bizi koyup o sandıklara
Yol
Rüzgâr
Ve konakları fısıldayacaktı kulağımıza.
Yalnız kalmayalım diye karanlıkta
Çocukluğumuzu ekleyecek
Avunmamızı isteyecekti
O çocuklukla.”
Rüzgar Dolu Konaklar, Bejan Matur

6 Ekim 2010 Çarşamba

Öykü (4. mektup)

Sevgili A,

Vasat, küçük kasabamıza sonbahar geldi. Yazın tozlu sokakları, yağmurlarla birlikte çamurlu sokaklara dönüştü. Beyaz ve sarı tomurcuklarıyla kasımpatılar da olmasa, kurudu gitti bahçe. Akdenizin kışından ne olur, hem çocukluk günlerimi de hatırlamış olurum diye, eve bir gaz sobası aldım. O sobanın üstünde ekmek kızarır, askılarında çamaşır kurutulur, kuruyemişler ısıtılıp tazelenir, kestane pişirilirdi.

Hayatla, kendimle ve etrafımdakilerle itişip durmayı bırakmak… Yavaş değişiyorum. Büyük beklentiler, ulaşılacak iddialı hedefler, ideal insan/sevgili/arkadaş/iş tanımlamaları, binlerce kalıp... Hiçlik içinde, insanın kendine bir amaç, bir anlam yaratma çabası... İçimdeki hiçlik duygusu öyle geniş ki, yaşadığım ölüm hayatla bağlarımı iyice inceltmiş. Yeniden yüzümü topraktan, gökyüzüne çevirmeye çalışıyorum. Biliyorum, inatçılık ettim, ordan kalkıp buraya gelmekle ve etrafımdaki herkesi buradan uzak tutmak istemekle. Çocukken, bahçenin bir metrekarelik bir yerini üçe böler, biber, patlıcan, domates tohumları ekerdik. Dip dibe, dip dibe bir sürü ince filiz çıkar; filizler biraz daha serpilip fide ufağı olmaya başlayınca; yaşasınlar diye, aralarına bir buçuk karış mesafe koyup, topraktaki yeni yerlerine taşırdık. Böylece hem birlikte sulanacak kadar yakın, hem de meyveleri güneş görecek kadar uzak olurdu. Ağaçlarımız da öyleydi, birbirinin güneşini kesmeyecek kadar uzak, rüzgarda birbirine dayanacak kadar yakın... “Yeterli boşluk”, kişiden kişiye, bitkiden bitkiye genişliği değişse de varlığı zorunlu bir şey, bence. O şehrin telaşesi, şiddeti, hırsları, kalabalığı yaşam boşluğumu o kadar azaltmıştı ki, soluk alamıyorum sanmıştım. İnsanların güneşimi kesmeden, rüzgarda sırt sırta verebilecek kadar yakın olması, kötü bir şey değil cancağızım. Aksine, birlikte yaşamak ve serpilmek için, çok gerekli bir şey.Üstelik, bitkiler gibi ayağım toprağa mahkum olmadığından, başım sıkışınca gitmek, hep iyi gelmiştir bana. Gitmek ve giderken düşünmek; kalıp kıstırıldığım köşede beklemekten iyidir.

Ha, unutmadan, halk kütüphanesine gittim. Apartmanla, çarşı arasında bir yerde, dışı mavi, içi toprak rengi boyalı, tek katlı bir binaymış. Önünde, bir de ufak bahçesi var. Bahçenin binaya yakın sağ köşesinde, pembe sarmaşık güllerin dolandığı bir çardak, çardağın altında birbirine bakan dört tahta bank... Yerden tavana kadar ahşap rafların, tıkış tıkış kitap dolu olduğu geniş bir salonu ve salondan geçilen küçük bir çalışma odası var. Tahmin edeceğin gibi kimsesiz bir yer. Kütüphaneci, kitaplar kadar sessiz, genç bir adam. Sanki zaman 1970 lerde durmuş gibi, elime hangi kitabı aldıysam yetmişler veya öncesinde basılmıştı. Düşünsene, Varlık Yayınlarının 1953 basımı cep kitaplarını buldum. Uzun zamandan sonra kitapların arasında dolaşan birini görmek kütüphaneciyi de sevindirmiş olacak ki, evine gelen misafiri ağırlar gibiydi. Küçük odasındaki bir dolabın içine kurduğu mutfağında, birer türk kahvesi yaptı; kitaplarımızı, kahvelerimizi alıp çardaktaki banklarda, nerdeyse hiç konuşmadan, güzün ısıtmayan güneşinin keyfini çıkardık.

Kar yağdığında, içimizden taşan neşe, tadını asla başka yerde bulamadığım kahvesiyle sahildeki küçük kahvehane... Özledim. Bir bakmışsın, karla birlikte kapındayım.

t

* Resim : Hieronymus Bosch (El Bosco), Hollandalı ressamın 'The Garden of Earthly Delights' üçlemesinden 'El Infierno Musical'

24 Eylül 2010 Cuma

Öykü (3. mektup)

A’cım,

Annenin, yemeye doyamadığım sakızlı kurabiyelerini de, senin mektubunu da bu sabah aldım. Pamuk şekerini, tombul yanaklarından, her bir kurabiye için ayrı ayrı öpüyorum. Yolladığı tarife göre pişen ilk kurabiyeleri de, sana postalayım diyorum. E, artık ilk denenen yemekleri tatma şerefi benden sana geçmiştir.
Ruh halim ve sağlığım, yavaş yavaş toparlanıyor. Öğleden sonranın bir kısmını, bahçedeki küçük söğüt ağacının altında, kitap okuyarak geçiriyorum. Zorunda kalmadıkça, gündüzleri sokağa çıkmıyorum, insanlarla konuşmaya, tanışmaya zırnık kadar isteğim yok. Küçük yerin dedikodusu bol olur, gerçi büyük yerin dedikodusu da boldur ama kalabalıktan pek duyulmaz , o başka. Ben hava kararınca çıkıyorum sokağa, herkes evine çekilip, sokaklar kediler, köpekler ve bana kalınca.

Düşünüyorum da, şimdiye kadar ki hayatımda, sadece ana yolların, geniş kavşaklarını görmüşüm gibi geliyor. Ancak o zaman, sağıma soluma bakmış, ne yöne dönsem diye durup beklemişim gibi. Görmeden, burnumun dikine, bir telaş geçtiğim ara yollar belki de başka kavşakları gizliyordu. Kim bilir? Sonsuz olasılık içinde bir olasılık mı aranan, yoksa karşıma çıkan her olasılık aslında aradığım mıdır? Karışık bir ip çilesi işte. Cılız sokak lambalarının aydınlattığı yollarda, yönsüz, ağır adımlarla yürürken ucunu bulup çözeceğim diye oynayıp duruyorum. Hangi yolu seçersen seç, başladığın yere geri dönmek kötü müdür? Zamanın, yolun, hayatın, hep ileriye doğru aktığı, içinde yaşadığımız kültüre ait bir bilgi değil mi? Doğaya bakınca gördüğüm bir döngü, ritmik bir salınım. Bitiş ve yaşanmışlık bilgisiyle yeniden başlayış... Tüm isimlerimden, kimliklerimden ve bilgilerimden önce, en başta sahip olduğum, şüphesiz ki doğamda olan. Öyleyse, ileri, hep ileri diye inat etmektense, kendimi bu salınıma bırakıyorum. İşte burdayım, bitişte, çıktığım yolun olabildiğince başında.

Bak şimdi sana, buraya geldiğimden beri elimden bırakmadığım Edip Cansever kitabından bir şiir yazayım. Biliyorum çok seversin Cansever'i, bu kitap da senin kitaplığından aşırma zaten.

“Bütün iyi kitapların sonunda
Bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda
Meltemi senden esen
Soluğu sende olan
Yeni bir başlangıç vardır
Parmağını sürsen elmaya, rengini anlarsın
Gözünle görsen elmayı, sesini duyarsın
Onu işitsen, yuvarlağı sende kalır
Her başlangıçta yeni bir anlam vardır.
Nedensiz bir çocuk ağlaması bile
Çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır. “

Hamiş: Rilke'nin Duino Ağıtlarını burdaki kitapçıda bulamadım. Belki halk kütüphanesinde vardır, neden şimdiye kadar aklıma gelmedi ki?

Öpüyorum, özlemle.
t.

14 Eylül 2010 Salı

Öykü (2. mektup)


Sevgili A,


Üç mektubunu da aldım. Az önce de telgrafın geldi. Sessizliğim seni fazlaca meraklandırmış, üzgünüm. Günler, tamamen içe dönük geçiyor. Söylediğin “Sağlığım iyi, beni merak etme.” notunu yazıp yollamayı bile akıl edememem, bu yüzden. Cevap yazmadığım mektup tarihlerine bakarak, şimdi hesaplıyorum, on yedi gündür evden dışarıya adım atmamışım. Bu sürenin ne kadarını karanlıkta geçirdiğimi bilmiyorum. Bir sabah yataktan kalkamadım. Kollarım, bacaklarım, beynim, tüm varlığım orda, yatağın içinde hareketsiz, bilinçli bir uyku halindeydi sanki. Rüyalar, sesler, karanlık... Uyanma, uyuma, uyanma, uyuma...Karanlık.

Başlangıcıma dönmeyi dilerken, bu kadar geriye gideceğimi, yaşamın kenarında dolaşacağımı düşünmüş müydüm, bilmiyorum. Ha, bilsem bir şey değişir miydi? Hayır. Yarım yamalak geri dönüşlerden, yalpalamalardansa, dibe vurmak yeğdir. Arafta ne olacağını beklemektense… Hayatın dışına çıkmak diye bir şey varsa, bu oydu. Kaybolmuştum. Geri dönmek için serptiğim ekmek kırıntılarının nerdeyse hepsini, zaman yemişti. Ama tek bir kırıntı bile yönü göstermeye yetti. Mevsimsiz bir hanımeli kokusu… Uyandım. Dönmek güzeldi, günlerdir uyuduğum halde yorgundum. Herşeyi yeniden öğreniyor gibiydim. Parmaklarımın, bacaklarımın, ağzımın kıpırdanışı; sesim, herşey yeniydi. Günün çoğunu camın önündeki berjere oturup dışarıyı ve hareketlerimi seyrederek geçiriyordum.

Bir zaman sonra canım ekmek balığı çekti, hani, yumurtaya bulanıp kızartılmış tombul ekmek dilimlerinden. Çocukluğumda çok severdim. Okuldan geldiğimizde, annem çayı demlemiş, ekmekleri kızartmaya başlamış olurdu, birimiz balkonu yıkardık, yazın sıcağında kuruması on beş dakika sürerdi en fazla. Serinlemiş balkon betonuna ince bir yolluk atar, ekmek balıklarının, çayın ve bir arada olmanın keyfini çıkarırdık. İşte bir ekmek kırıntısı daha! Hatırlıyordum, artık tamamen bu taraftaydım. Evet, tabi ki ekmek balığını yaptım, yanına da bir demlik taze çay. Bu defa balkon yerine, günlerdir kuduz gibi sudan kaçan bedenimi yıkadım. Sonra, keyfime eşlik etsin diye, mektuplarını açtım okudum.

Bu yazdıklarımın seni endişelendirmesini istemiyorum. Gücüm yerine geldi sayılır, yemeğimi de ihmal etmeyeceğime söz veriyorum. Nihayetinde, bu mektubu postalamak için, az sonra sokağa da çıkacağım.

Hamiş: Postaneye gitmişken “İyiyim” diye telgrafımı da yollayacağım :)

Sevgiyle kucaklıyorum seni.
t.

2 Eylül 2010 Perşembe

Öykü (1. mektup)



Kendiliğinden başlayan bu mektup, belki bir öykü olacak, belki de... şimdilik bilmiyorum. Kendi yolunda gidecektir, varacağı yeri ben de merak ediyorum. Öncesi var mı? Ondan da henüz emin değilim. O yüzden şimdilik, öykü başlığı ile sayfa numaraları vererek devam edeceğim.





2 Eylül 2010

Canım A'ya,

Kenarı, gümüş rengi yapraklar ve parlak beyaz çiçeklerle ince ince süslenmiş, porselen kahve fincanında türk kahvesi. Tam sevdiğim gibi şekerli, bol köpüklü, kıvamında. Bilgisayarın karşısında, farkına varmadan içmek istemiyorum. Yorgunum. Mevsim yazdan sonbahara dönüyor ya, geceleri bir türlü uyku tutmuyor. Yazıyorum, okuyorum, yağmur yağıyorsa bahçeye çıkıp iyice üşüyene kadar oturuyorum, bir şey yapmadan durup geceyi dinliyorum, ta ki enerjim tükenip, gözkapaklarım kendiliğinden düşmeye başlayıncaya kadar. Öyle olunca da sabahları yorgun uyanıyor, işe uykunun devamındaymış gibi başlıyorum. Neyse, şimdi kahvemi alıp camın önündeki berjere oturdum. Bir taraftan ne içtiğimin farkına vararak kahvenin keyfini çıkartırken, bir taraftan da sana yazıyorum.

Geçen hafta postaya verdiğin mektup, dün sabah elime ulaştı. Artık nerdeyse kimsenin mektup göndermediğini düşününce, bir haftalık süre bana fazla geldi. Neyse, gereksiz ayrıntı. “Kendini bir tozlu caddenin etrafında dönen o kasabamsı yere hapsettin” diyorsun. Yine, kaçıncı defa bilmem, başa döndük, yanlış anlamıyorsam. Acaba ikimizin durup baktığı yer farklı olduğundan mı, bir türlü bu konuda yazdıklarım sana ulaşmıyor, mektuplarda bu satırlar silik mi çıkıyor allah aşkına? Bu defa yazdığımın üstünden kalemle bir daha bir daha gidiyorum, kağıt iyice ezilsin, yazı silikleşse bile harflarin izlerinden yazıyı okuyabil diye. Yorulmuştum, ordaki hayatımdan, telaşelerimden, gerçekten çok yorulmuştum. Dinlenmeye, biraz aheste adımlarla yürümeye ihtiyacım vardı. Hem sırf ihtiyaçtan değil, mecburiyetten buraya geldiğimi de biliyorsun. Yazdıklarımı okuduğunu, hiç değilse bu kısma bir daha dönmeyeceğimizi söyleyinceye kadar, konuyu kapatıyorum.

Büyük şehir alışkanlığıyla, evi giriş katta tutunca tedirgin olmuştum. Ama şimdi bakınca, iyi etmişim diyorum. Dün sabah ofisimi, dipteki küçük karanlık odadan, ön taraftaki büyücek odaya taşıdım. Kapıdan girince sağdaki camsız duvara kitaplığı; kapının karşısındaki, yola bakan camın önüne çalışma masasını; kitaplığın karşısındaki duvara, apartmanın girişine bakan camın önüne de çiçekli berjeri koydum. Böylece tüm gün hem tek tük de olsa sokaktan geçenleri, hem de apartman ahalisini görebiliyorum camdan. Küçük şehir insanları seni bayar, biliyorum. Bahçeye giren çıkan kediyi köpeği de unutmamalı. Kapının olduğu taraf boş, yere de bir şey sermedim. Bütün ufak tefek eşyaların, biblocukların, fotoğrafların, ıvır zıvırın, kutu kutu sende kalmasını kabul ettiğin için, bir kez daha minnettarım sana, gözüm gönlüm hala kalabalığa dayanamıyor.

Yine yağmur başladı.
Sevgiyle kucaklıyorum seni.
T.