Kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2011 Çarşamba

Yalnız Yaşayanın El Kitabı (Öykü)

Sevgili Okuyucular
Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.

Görüşmek üzere..



-2-

İçimdeki gerilime dayanmakta zorlanıyorum. Her kasım, her sinirim, saçımın her teli ayrı ayrı çekiliyor, ne zaman kopacağı sınanıyor. Koyu ve ağır bir karanlık… Bükülüyorum karanlığa doğru. Işıksız, kıpırtısız, sessiz, uykusuz… Hiçbir duyguyu karşılamaya yetecek gücüm, kimse ilişmesin istiyorum. Hepimizi kızgınlığımdan koruyorum. Parlayan hayat enerjisinin tükenişi bu, hızlıca yere düşme anının kıpırtısızlığı. Ne kadar yükselirsem, o kadar şiddetli düşüyorum. Ne kadar uzun kalırsam yukarda, düşmenin sızısı o kadar geç iyileşiyor. Kabuğuma dönmeliyim. Kıvrılmalı, susmalı, kapanmalıyım. Çıt çıkarmadan dur ruhum.

Dönüş yolu için güçlü olmam lazım. Kızarmış ekmek, peynir ve kırmızı şarap, kutsal üçlü... Nedensizce liseyi hatırlıyorum. Soluk şeftali rengi duvarlar, gri beton bahçe, duvar dibinde çam ağaçları ve altlarında ahşap banklar, nöbetçi öğrenci kulübesi, kantin ve bahçede kol kola dolaşan kızlar, duvar dibine dizilmiş erkekler, failatun failatun failün… Beş dakikalık teneffüste aceleyle yenen tostların ilk ısırıkta ağza sıvanan yanık yağ kokusunu duyuyorum. Hâlbuki kızarttığım ekmeğe yağsız. Müziğin sesini sonuna kadar açıyorum. Art Tatum’un ihtirasla piyano tuşlarına dokunuşu kulaklıktan beynime akıyor. Müziğin beynimde patlamasıyla herşey susuyor. Dişlerimi sıktığımı fark edip gevşetiyorum.

Kafamın içindeki sorular böyle zamanlarda yankılanma ritimlerini artırıyor. Nedir zonk bu hayat zonk nereye zonk akıyorsun zonk zonk! Ortalıktaki tüm fotoğrafları toplayıp masanın üstüne yayıyorum. Bir yaşımın yanında, dağlarda mutlu pozlar veren otuz üç yaşım; burada bir aylık kardeşimi dizime yatırmış poz vermişim, diğerinde yanımda bir çocuk; annemle babam ne kadar genç bu fotoğrafta; neye gülmüşüm böyle, varla yok arası? ah! ne çok aşıktık, birbirimize bakışımız; tek başıma olduğum dört fotoğraf var: üç günlük, bir yaşında, dağda ve bir vesikalık, öbür fotoğraflarda hep birileri var. Ne güzel…Zonk! İstediğin ne? Zonk! Nerde okuduğumu hatırlamıyorum, “Hayatın sonunun illaki ölüm olduğunu kabul etmek istemiyoruz. Mutlu sonlar olsun istiyoruz. O yüzden hayatı evrelere bölüp her biri için ayrı mutlu sonlar yazıyoruz. Oysa ne yaparsak yapalım hepsinin varacağı tek bir son var: ölüm” diyordu. Yağmur hızlandı. Sokağa adım atmadan geçen on ikinci gün. Artık ofisten aramaktan vazgeçtiler. Beni her aradıklarında evde bulmaktan şaşkın patronum, hastalığımın geçmediğine inanmıyor. Son aradığında:“Bir bit yeniği var bu işte ama bakalım çıkar kokusu bir ara” dedi. Nasıl bir koku bekliyor acaba?

Merak ediyorum, seni ne kadar sevdiğimin farkında mısın? Değilsin! Yoksa başka türlü olurdu. Bu zonklamalar böyle sert gelmezdi, düştüğümde canım bu kadar acımazdı. Belki de daha çok acırdı, haklısın. Birinin beni tutacağı beklentisiyle daha savunmasız düşerdim. Tutmayacağın aklıma gelmezdi. Tıpkı nerdeyse hiç susmadan ağladığım o gün, annemin umursamadan evin işlerini yapacağının aklıma gelmediği gibi.

“Acılar da acılaşıyor gittikçe
Sanki
Bir azarlanmayla ölümünü düşünen çocuklar gibi
Ödünç alıyorum seni bazen
Çoğu kez geceleri
Niye almayayım —kaç güz geçti—
...
Seni sevdiğimi unutmuşum Hilmi Bey
Seni de unutmak istiyorum artık
Unutmak! Ama nasıl?”*

*Edip Cansever

21 Kasım 2010 Pazar

Öykü (9. mektup)

Canım,

Dükkâna gitmek için evden çıkıyordum, kapının arasından bir kâğıt düştü. Pis bir gazete parçası… Şekilsiz yırtılmış, yazıların arasında kalan avuç içi kadar boşluğa da, mavi tükenmez kalemle " Evime gelme burnunu sokma oruspu yoksa pişman ederim " diye yazılmış. Hemen, polise gittim, bu kimseyi suçlamaya yetmez dedi.

Sakın meraklanma canım. Vazgeçtim A. Dönüyorum. Yel değirmenleriyle savaşacak da değilim. Dışarıda olan biteni gazeteden okuduğum, televizyondan duyduğum ama asla gerçek kabul etmediğim, izole ve güvenli hayatıma geri dönüyorum. Altı aylık, başa dönüp kendini bulma macerasının hazin sonu… Ne yapalım.

Mektubu postalar, ev sahibine gidişimi haber verir, vedalaşmak için k.’ya uğrarım. Üç gün sonra yanındayım. Mektuptan önce… Yarın da gelebilirdim aslında ama ders konusunda b.’ye söz vermiş bulundum. Bir de, sanırım ne kadar korksam da kaçmak değil istediğim, geri dönmek. Yılın ilk karını sahildeki kahvede seyredeceğime inanabiliyor musun?

Özlemle…
t.


-----------------------------------------------------------------------------------------------------------


sayfa 3                          22 Kasım 2010

Karısı k.b ve komşusu t.’yi öldüren m.b kasaba karakolunda verdiği ifadesinde “Karıma da o kadına da yaparım dedim, söylemeden yapmadım, söyledim. Ama dinlemedi ikisi de. Nerden geldiği, kim olduğu belirsizdi. Erkeklerle dostmuş. Burnunu sokma dedim. Ben öldürdüm.Söylemeden yapmadım. Söylemiştim.” dedi.



17 Kasım 2010 Çarşamba

"biz burda iyiyiz"

“Biz burda iyiyiz, biz burda çok iyiyiz
Biz burda kırk yaşındayız hepimiz
Dördümüz bir kişiyiz de ondan
İçimizden biri uyuyor olsa, falan filan
Onu bekliyoruz bir kişi olmak için”*

Burası, yüksek tavanlı, iki duvarı boydan boya ayna, bir duvarı boydan boya cam olan, yerleri parke döşeli, yaklaşık oniki metrekarelik bir spor odası. Tam karşısında, bir apartmanın girişi var. Odanın cam duvarıyla, apartmanın girişini birbirinden çimenli dar bir patika ayırıyor. Işıklar kapalı, yağmur sesi, kuş cıvıltısı, dalga sesi ve lirden oluşan bir müzik yayılıyor odadan. İçerde, ikisi erkek, dokuz kişi, bir saat süren yoga çalışmasını henüz tamamlamış, sırtları aynaya yüzleri cama dönük bağdaş kurmuş oturuyorlar. Bir kişi hariç hepsinin gözleri kapalı, nefes alışları uyku halindeki gibi, belli belirsiz. Gözlerini kapatmadan, kendini müziğin ritmine bırakmış olan kadının aklından hızlıca o gün olanlar geçti. İçlerinden birini tuttu, yavaşça. Bir arkadaşının gönderdiği e-postayla başlayan ipin ucunu, çeke çeke, Latin Amerika’da bir yıldır sırt çantasıyla tek başına dolaşan kendi yaşındaki bir kadının bloğuna ulaşmıştı. Tüm öğleden sonrayı, blogdaki yazıları okuyarak, fotoğraflara bakıp kendini orada düşünmeye çalışarak ve hayallerini gerçekleştiren başka bir kadının verdiği cesarete -farkına varmadan- tutunarak geçirdi. Kolombiya, Şili, Arjantin, Peru ve Meksika’yı, on iki litrelik sırt çantasıyla, nerdeyse her şehrine uğrayarak dolaşan; dönmek istemiyorum, yapabilirsem böyle sürsün istiyorum hayat diyen bir kadın... Gidersem döner miyim diye sordu kendi kendine? Gitmeden, bilemeyecekti, yine de aklını müziğin ritmine bırakıp, cevabı düşündü.

Apartmanın girişindeki lamba yandı. Odanın içi de aydınlandı. Orta boylu, kumral uzun saçlı, hafif toplu, kırklarında bir kadın, iki elinde birer orta boy valiz, müzikle aynı ritimde merdivenleri çıkıyor. Belki elinde taşıdıklarının ağırlığından, belki de yorgunluktan, çok yavaş… Altı basamaktan sonra apartmanın giriş kapısına varıyor, bir elindeki valizi bırakıp kapıyı açıyor. Sonra kapının tekrar kapanmasını engellemek için bir ayağını kapının arasına sıkıştırarak uzanıp eğiliyor, bıraktığı valizi alıyor. Hareketleri hala çok yavaş… Apartman boşluğundaki ışığı yakıyor, bedeni ve yüzü aydınlıkta artık. Spor odasında, kulağı müzikte, aklı kendi sorusuna vereceği cevapta olan kadın, apartmana giren kadının yüzündeki yorgunluğu bakıyor. Asansörün kapısının önüne elindekileri bıraktı, bir şey unutmuş gibi hızla apartman kapısından çıktı, bir kaç basamak indikten sonra durdu. Ya unutmadığını anladı, ya da nereye koyduğunu hatırladı, geri dönüyor. Odadaki kadın, düşünmeyı bırakıp, müziğin ritmiyle kollarını esnetti, gözlerini kapattı. Bir kaç saniye sonra gözlerini açtığında, diğer kadın ve valizler gitmişti. Artık odanın içiyle camın öte tarafı aynıydı. Sessiz ve loş.

Evet evet, yanılmıyorum ben
Bir iki kişi kaldığımız zaman yanılabilirim
Doğrusu ya
Yanılmak her şeyi yeniden görmek gibi bir şey oluyor”*

* Edip Cansever, ‘Manastırlı Hilmi Beye Birinci Mektup’

15 Kasım 2010 Pazartesi

Öykü (8. mektup)

A.’cım,

Sarı örgü iplerini götürdüm, “Alamam” dedi. İncecik, ufak tefek bir kadın. Gençliği yüzündeki şişliklerin, kan oturmuş yaraların altında kaybolmuş. “İstersen, senin için birilerini arayabilirim. Anneni, babanı... Söyle yeter, arar bulur buraya da getiririm”. Gözlerdeki korkuya inanamadım, ne dedim de bu kadar korktu, onu da anlamadım. Anlatsa, belki bir yol bulunur, hiç bir şey anlatmıyor. İyiyim abla. Gelmene gerek yoktu. Hayır. Alamam. Kimse görmesin. Güle güle. Dün durup dururken “Adım k. “ dedi. Bu da bir şey. Belki zamanla, başına bir şey gelmediğini görünce, güvenmeye başlar.

Mektupta yazdığın avukatı aradım. Savcılıya şikâyet dilekçesi vermek lazımmış. Karısı yapmalı dedi. Adını söylemeye korkarken nasıl şikâyette bulunması için ikna edebilirim ki? Aklıma e. geldi. Kasabada, k.’ya yardım edecek bir kişi veya kurum var mıdır diye sordum. Yokmuş. “Ev içinde olana resmi kişiler de, komşular da karışmaz. Hısım akrabadan birileri belki, o da bazen. Ancak ölünce…”

Sarı iple kaşkol başlayacağım. Örgü, kafamdaki çaresiz telaşı durdurur belki.
...
İçim kasvetli olunca, mektubu tamalayıp bir an evvel postalamak da mümkün olmadı. Dün başlamıştım, öğleden sonra oldu ancak devam edebiliyorum. Yine iyi şeyler yazamayacağım sana. Bu sabah k., kocasının birilerinden, benim hergün onu görmeye gittiğimi öğrendiğini söyledi. Zavallı çocuk, dün gece de bunun için dayak yemiş. “Sıkma canını abla, zaten dövecekti, bahanesi oldu. Kimi içip dövermiş, onu anlamak daha kolay. Bu içmez. Hiç görmedim. Sadece dövmek istediği için… Canı çekerse, yatakta üstümdeyken bile…”

Pencerenin önündeki, hani bahçenin renklerini, çayın tadını ve hayattan aldığım keyfi anlattığım mektupları yazdığım kanepeye oturdum, parmaklarım uyuşuncaya kadar, gözlerimi şişlerin ritminden bir kez bile kaçırmadan örgü ördüm. Belki kafamın içi boşalır, düşüncelerim telaştan arınır da ne yapmam gerektiğini bulurum diye... Ah! Cancağızım, örümcek ağına takılmış böcek gibiyim. Ne kadar korksam da, bir kez gördükten, olanı bildikten sonra dönüp gidemiyorum. Ve gittikçe ağa dolaşmaktan korkuyorum. Telaşlanma, telaşlanma, telaşlanmayalım. Nihayetinde kadınım, fiziksel gücümün yetmeyeceğini biliyorum, aklımla bir yol bulmaya çalışıyorum, korkma, akılsızlık etmem. Kendimi, televizyonda gördüğümüz, üçüncü sayfa haberlerden uyarlama, uyduruk dizilerden birinin içinde gibi hissediyorum. Kimse senaryoda yazılanın dışına çıkılamıyor, doğaçlama yasak! Etrafımdaki herkes ağız birliği etmiş gibi aynı şeyleri tekrarlayıp duruyor. Çaresizlik, şiddet ve siniklik üstüne boktan bir üçüncü sayfa dizisi gibi… Ama Cansever’in dediği gibi bir kere gelmiş bulundum. Ne çabuk yorumdum.

“Derinlerde kaldım böyle bir zaman
Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan
Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum.”

Sevgiyle
t.

9 Kasım 2010 Salı

Öykü (7. mektup)

Canım A,

Yıllardır, görmediğim ama varlığından emin olduğum bir fanusun içinde, başka insanların başına gelen kötü şeyleri nerdeyse her zaman izleyerek yaşamışım. Kimsenin canını yakmadan, canımın yanmasından korkarak… Şiddet, nasıl başedeceğimi bilmediğim bir şey, tek yapabildiğim uzak durmaktı. Ama buraya gelerek, korunaklı fanusumdan çıkmış oldum, böyle olacağını düşünmemiştim. Artık izleyici olamıyorum, içindeyim, herkesle aynı odadayım.

Ne yapacağımı her düşündüğümde, ilk aklıma gelen polise gitmekti, ikinci aklıma gelense o gece polisin gelmesiyle geri gitmesinin sadece on dakika sürdüğü. Hem ne demişti kapıcı “Evin içinde olandan polise ne?” Evin içinde olduktan sonra döv, tecavüz et, öldür k ime ne öyle mi? Üst katta oturan, hani o akşam camdan çıkıp “Yine azıttı hayvan herif!” diye söylenen kadına, polisin geldiği evdekileri tanıyıp tanımadığını sordum. “Kadın yirmi üçünde ya var ya yok. Kocasının ikinci karısı, ilkine ne olmuş bilmiyorum. Üç senedir bu mahalledeler, kimseye gelip gitmezler. Ama adamlar tanır birbirlerini. Kocası, oto sanayide çalışıyormuş dedi bizimki. Çocukları yok. Kadın evden nerdeyse hiç çıkmaz” dedi. Hiç bir şey yapamasam da, kadınla konuşmak istiyordum. Kocası dışında birini görmek, başka bir insan sesi, ne bileyim, iyi gelir diye düşündüm. “E, o zaman, hem mahalleye yeni gelen komşu olarak tanışmak, hem de bir geçmiş olsun demek için kapıdan uğramak, fena olmaz” dedim. “Dışardan gelenin mahallenin içinde olana bitene burnunu sokması pek sevilmez, ben söylemiş olayım da” diye peşin peşin uyardı. Kimdir bu kuralları koyanlar, kimin neyi yapıp neyi yapmaması gerektiğini söyleyenler, anlamam ki?

Gittim. Kapıyı açmadı, pencerenin önünde üç beş cümle, o kadar. Yüzü yara bere içindeydi. Adını bile söylemeye korktu. “Iyiyim abla sağol, gelmişsin buraya kadar, kusura bakma alamam seni içeriye, biliyorsun işte.” Hepsi bu kadar. Ama insan bir kez fanusun dışına çıkınca, ya şaşkınlıktan ya cesaretten başkalaşıyormuş. Bilmem, belki de bana öyle geliyor. Eve dönemedim, b. yi bir haftadır ihmal ettim, sınavları başlamıştır diye dükkana gittim. Yeni mallar gelmiş, onları yerleştiriyorlardı, renk renk iplikler, boncuklar, çay bardakları, çengelli iğneler, plastik kap kacak… Yarın yine giderim, pencereden de olsa iki çift laf, diye düşündüm. Dükkandan çıkarken dört çile yumurta sarısı örgü ipiyle, üç buçuk numara şiş aldım, belki örgü bahanesiyle kapıyı açar.

Bir avukatla konuşmalıyım belki de. Bizim tanıdığımız telefonla akıl sorabileceğim bir avukat var mıydı A?

Buralarda hava ayaza döndü.
t.

3 Kasım 2010 Çarşamba

Öykü (6. mektup)

Sevgili A,

Günlerdir, nerdeyse hiç ara vermeden yağan yağmur, beni de toprağı da suya doyurdu; yandaki arsanın kurbağalı gölünü de iyice genişletti. Kurbağalar her yerde… Bu aralar, apartmandaki çocukların da, en büyük eğlencesi serçe parmağımın boğumu kadar yeşil ve gri kurbağalar… Büyükşehirde, yağmur yağınca trafik olur, saatlerce eziyet çekersin. Kasabada, yağmur yağınca, Cansever’in dediği gibi kurbağalara bakmaya gidersin.

“kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup
bunu kendine üç kere söyledi
onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar
o kadar çoktular ki, doğrusu ben şaşırdım”

Güneşli bir güz sabahında, çayın demlenmesini beklerken yazıyorum sana. Kahvaltıyı tepsiye hazırlamalı, bahçenin çamuruna aldırmadan, söğüdün altına bir sandalye bir tabure atıp, güneşin keyfine varmalı.
Iki gün once başladığım mektuba, ancak devam edebiliyorum. Ne yapacağımı bilemeden, hırsla, hiddetle, ağlamaklı dolaşıp duruyorum iki gündür evin içinde. Biraz sakinleşmeden yazmam mümkün değildi. Buranın tutucu bir yer olduğunu söylemişimdir. Alkol sokakta içilmez mesela, kadınla adam evli bile olsa sarılıp yürümez, bir erkek gittiği evde koca yoksa sokak kapısından içeri girmez. Etek boyları diz kapaklarının altında, rujlarda kırmızı ton yok. Çarşının içinde bir kaç esnaf lokantası; değişik mahallelere dağılmış, sadece gençlerin gittigi bir kaç kafe ve çaybahçesi; erkeklerin kağıt veya okey oynayıp boş boş oturduğu bir sürü kahvehane var. Hoş, “Memlekette kasaba olup da tutucu olmayan, dedikodu olmayan yer var mı?” diyeceksin. Sanmam. Aslında, yaşanan yerin büyüklüğüne bakmadan tüm memleketi tek bir kasaba sayıp, tamamı için tutucu, dedikoducu, namusun kadın üstünden tanımlandığı, erkek şiddetinin baskın olduğu, düşünce ve iş tembeli insanların yaşadığı yerdir desem, fazla mı haksızlık etmiş olurum? Şu evin dışına çıkmazken, varlıklarını tahmin etsem de, gözüm görmediğinden, tanışmadığımdan, aslında yoklarmış gibi rahattım. Postacıyla üç kelimelik, bakkalla dört beş cümlelik, kapıcıyla üç cümlelik zorunlu gündelik konuşmalar…

Evin iki sokak arkasında, iki katlı bahçeli, hiç boyanmadan sıvasıyla eskimiş bir ev var. Önünden geçmemişim, içinde kim yaşar haberim de yoktu, iki gece öncesine kadar. Yatmakla, televizyonun kanalları arasında dolaşarak vakit öldürmek arasında kararsız kaldığım, gece yarısına yakın bir saatti. Polis sirenleri duyuldu. Camı açtım, üst kattaki kadın camdan uzanmış, söyleniyordu “Allah belasını versin, yine azmış hayvan herif!” On dakika geçti geçmedi polisler gitti, camlar kapandı. Sokak, hiç bir şey olmamış gibi eski seslerine döndü. Uyumak ne mümkün, nerdeyse gün ağarmak üzereydi, yatağa girdiğimde. Akşam olanları, kapıcı bakkaldan bir şey ister miyim diye sormak için geldiğinde öğrendim. “Adam abartmadan her akşam döver kadını…da…böyle bir kaç ayda bir...artık kadın ne yapıyorsa adamı zıvanadan çıkartır, ondan sonra da vurma diye çığlık atar. Anlaşılan dün gece, üst kattaki yeni kiracı, e mahalleli gibi alışık değil tabi, kadının sesi kesilmeyince polis çağırmış. Ama n’oldu, polis de geldiği gibi gitti. Evin içinde olan bitenden polise ne?” "Ne diyorsun sen Allahın cezası?!" diye bağırıp adamın suratına kapıyı kapattığımdan beri dolanıp duruyorum evin içinde. Orda da bin türlüsü yaşanıyordur bu olayların, ama biz, ya da en azından ben, iyi mahallelerde, dayağın da sessiz atıldığı sitelerde, bunlardan uzak yaşamış durmuşum. Böyle durumlarda ne yapılır? Gidip adamın elini tutamam, kadını alıp eve getiremem, oturup adama yaptığının kötülüğünü anlatamam. Allahım nasıl bir çaresizlik bu? Sakin kafayla düşünürsem bir çıkış yolu bulurum belki.

Yorgunum, uyumadan yine bana Cansever okusan.
Özlemle..
t

21 Ekim 2010 Perşembe

kıvrıl bir köşeye hadi, uyu…

“Sonbahar geldi. Ruh halimin, en dip ve en tepe noktalara yolculuk ettiği; anlık değişimlerin aklımı, duygularımı silkelediği, dengesizliğimin mevsimi, hoşgeldin!” diye karşılamışım sonbaharı, 17 Eylül’de yazdığım blog yazısında…

Dün akşam keyfim yerinde, enerjik, mutlu mesut girdim yatağa… Ve, hani yataktan kalkmak için merasimin bile kâr etmediği, telefonun uyandırma alarmının en az on kez ertelendiği, “Allah’ım bıraksınlar beni, ilkbahara kadar uyumak istiyorum” diye yalvarılan, kıvrılıp yatmak dışında herşeyin anlamsız geldiği, zorunluluklara ve sorumluluklara en kibarından, en tumturaklısına küfürler saydırılan sabahlardan birine uyandım. Aman, efendim, hoş geldiniz ruhun dip halleri sabahına! Umuyoruz bizim sizi özlediğimiz kadar siz de bizi özlemişsinizdir. Hayır mı? Ama kalbimizi kırıyorsunuz. Siz de biliyorsunuz ki kırık kalp ne sahibinin ne de başkasının işine yarar.

Uyu, uyu, uyu…

Güne yayılan, uyku ağırı sabahlardır bunlar... Kafamın dışında olup biten herşey aslında rüyada yaşanıyordur. Anlamsız sözler, uğultulu konuşmalar, bir türlü anlamına varılamadan okunan cümleler… Kendimi, pamuk prensesin üveyannesi çirkin cadı kadar suratsız hissederim, o yüzden az konuşur, az dinlerim. Yormayın kendinizi konuşmak için, biz ne güne duruyoruz? Siz ruhun dip halleri sabahının keyfini çıkartırken, elbette, seve seve konuşuruz sizin yerinize.

               kıvrıl bir köşeye hadi, uyu…

Sabah kahvaltısında, aç gözlülük etmeme karamı bozup, 3 dilim kızarmış ekmekle yarım simiti nutellaya bulaya bulaya yedim. Ve maalesef, rüyada yenen çikolatanın mutluluk vermediğini, rüyada içilen bardak bardak çayın da insanı uyandırmaya yetmediğini öğrendim. Efendim, her sabah zihni açık dolaşmaktan sıkılmadınız mı Allah aşkına? Bir sabahcık da rüyanın gerçeğine bıraksanız kendinizi. Rica ediyorum, ısrar ediyorum, aaa ama kızıyorum, içmeyin şu çayları boş yere.

               Vücudunda bir ağırlık,
                    göz kapaklarını kapat, uyu…

Öğle yemeğinin üstüne, kendime yeşil çay hazırladım. Fas’ın çayhanelerinde içtiğim gibi, bir kaç dal taze nane, bir dilim limon, bir küp şeker, bir tutam yeşil çay… Her yudumda mis gibi nane kokusu, limon aroması, Fas sokakları… Gördünüz ya böyle sabahların keyfi burda, rüyanın gerçeğinde mekan ve zaman sınırımız yok. Önünüzdeki adamı takip ediniz efendim. Evet, evet, bordo-deve tüyü rengi, dikine çizgili cellabesi olan… Telaşeye gerek yok, aynen onun gibi, aheste adımlarla takip ediniz.

Cellabeli adamın sırtı dönük,
elinde tuttuğu kandili sallıyor,
yavaş yavaş,
uyu,
uyu,
u-yu…

Az once, Barcelona’da tanıştığım Brezilyalı arkadaşımından, e-posta geldi. Kasımın sonunda, sevgilisiyle üç aylığına asyaya gideceğini haber veriyor. Uyumak istiyorum. Kendimi bağladığım bu sandalyeden, bilgisayardan, mesaiden kaçmak istiyorum. Efendim, balkabağı ve dört tane besili fare hazır, perinin gelmesini bekliyoruz. Aslında geçikmek gibi bir adeti yoktur ama … Beklerken biraz daha uyumak ister misiniz? Tamam, siz kıvrılın sandalyenize, ben üstünüzü örterim bu pelerinle. Siz bunları düşünmeyin, kesinlikle görünmez olacaksınız pelerinin altında. Nerde kaldı bu peri, fareler huysuzlanmaya başladılar. Yok, yok size demedim, siz bırakın kendinizi uykuya.

     Dört atlı peril pırıl bir araba,
                nereye istesem götürürmüş beni, öyle dedi peri.
                                Peri öyle dedi.
                                Peri uyu dedi.
                                           uyu,peri,uyu
                                Peri…

15 Ekim 2010 Cuma

Öykü (5. mektup)

Yağmur yağıyor canımıniçi. Hem de öyle nazlısından değil, şöyle esaslı, gök delinmiş gibi hızlı ve dolgun damlalarla yağıyor. Çatı saçağının ince kuruluğuna bir sandalye koydum, camın önündeki çiçekliğe de çayımı, geçtim yağmurun karşısına sana yazıyorum. Su zerrecikleri sıçrıyor yüzüme, ellerime, kağıda. Mis gibi toprak kokusu... Kasımpatılar şıkırdım çiçek... Apartmanın yanında küçük bir tarla var, ortası çukur, yağmurda içi su doluyor. Geçen gün, suyun kenarında iri, derisinin rengi ağaç kabuğu gibi koyu kurbağaların zıpladığını gördüm. Meğer tarlanın içi kurbağaların evi olmuş. Geniş, sümüksü, birbirine yapışmış, onlarca kurbağa yumurtası; yumurtadan yenice çıkmış binicik kurbağabalıklar, baş parmağımın yarısı kadar ufaklıklar hepsi suda. Çok sürmez, yağmurlu akşamlarda vıraklamaları eşliğinde yazarım sana.

Galiba, kütüphaneci e.’den başka bir arkadaşım daha oldu. İlk geldiğim hafta, postaneye giderken kaybolmuş, epey bir dolanmıştım. O gün, dışardangelenlerinmahallesi dedikleri mahallede bir dükkana da yol sormuştum. Sonradan bu mahallenin tek dükkanı olduğunu öğrendiğim dükkanı görsen, küçücük, ne bileyim senin evin banyosu kadar ancak var. Ama içinde yok yok, sanırsın bir alış veriş merkezine açılılan gizli bir kapısı var. Bir kere bakkal ve manavda olan herşey eksiksiz var, sonra iğne iplik makas tülbent sürahi cımbız kap kağıdı kalem tıraş çay süzgeci güneş kremi yanık merhemi kuru dut kuru erik kavanoz şemsiye çorap ... İçeride hiç penceresi yok, sadece kapıdan gelen ışık, bir de tavandan sallanan siyah beyaz çizgili kordonların ucundaki, iki çıplak yüz mumluk ampulün ışığı. Dükkanın sahibi dışardangelenlerden, on iki yaşındaki çırağının da ailesi dışardangelenlerden ama kendisi dışardangeleninburdadoğanı. Postaneyi sorduğum gün, çırak dükkanın loşluğu içinden gelip, ağır başlı tavırlarının arkasındaki çocuğu ele veren, cıvıltılı bir sesle “Ablayı götürüp geleyim mi?” demişti. İşte arkadaşım b. ile böyle tanıştık. Dışardangelenlerinmahallesi evin çok uzağında sayılmaz, aramızda sadece iki mahalle var. Bir aylak için kısa bir yürüme mesafesi... Orta birinci sınıfa gidiyor b., okuldan çıkıp buraya çalışmaya geliyor. Dükkan sahibi az konuşan, dingin adamlardan. Maskesi olmayan, sözünü sakınmayan birileri ile konuşmak gibisi yoktur. Geldiğimden beri, iki çift sakınmasız laf edecek birilerini özlemişim. Bir kaç kere, yolum sanki burdan geçiyormuş gibi yapıp uğradım dükkana. Ama çok geçmeden üç dışardangelen kapı önü yarenliğine başladık. Kurabiye veya kek pişirdiğim günlerde, mutlaka dükkana yürüyorum. Çaylar dükkandan, kurabiyeler benden, oturuyoruz kapının önüne, tentenin altına, ne güneş, ne yağmur, ne ayaz umrumuzda oluyor. Çoğunlukla b. ile ders çalışıyoruz, aralarda beş on cümlelik muhabbetler de açılıyor elbette. B. nin dokuz kardeşin dördüncüsü olduğunu; babasının geldikleri yerde taş ustasıyken bu kasabada kışın pazarcılık yaptığını; yazları tüm ailenin pamuk toplamak için evi bırakıp iş buldukları köylerden birine gittiğini; yaşlı dükkan sahibinin hiç kimsesinin olmadığını; dışardangelenlerinmahallesinde sadece tek bir yerden değil ama çoğunlukla aynı bölgeden gelen insanların yaşadığını bu kısa sohbetlerde öğrendim.

Yanıma az kitap aldım, burda kitapçı yok, kütüphanede 1970 sonrası basılan kitap yok. O yüzden dün kasabanın iline gittim, mecburen. Allahım, büyükşehir büyükkarmaşa! Üstelik bu, İstanbul gibi denizi, keyif verecek yerleri olan bir büyükşehir de değil. Tıkış tepiş bina, itiş kakış trafikten ibaret bir şehir. Minibüsten inip, taksiyle bir kitapçıya gittim, kitapçıdan çıkıp aynı şekilde taksi minibüs ve ev. Toplasan 2,5 saat ama yetti de arttı bile. Hiç okumadığım, senin de okumadığını sanıyorum, iki şairin birer kitabını aldım. Bejan Matur ve Birhan Keskin, zamandaşım iki kadın. Güzel şiirler, şehrin karmaşasına katıldığıma fazlasıyla değdi.

Kucaklıyorum.
t.


“Doğduğumuzda
Bizim için yaptırdığı sandıklara
Gümüş aynalar
Lacivert taşlar
Ve Halep’ten kaçak gelen kumaşlar
Dolduran annemiz
Bir zaman sonra
Bizi koyup o sandıklara
Yol
Rüzgâr
Ve konakları fısıldayacaktı kulağımıza.
Yalnız kalmayalım diye karanlıkta
Çocukluğumuzu ekleyecek
Avunmamızı isteyecekti
O çocuklukla.”
Rüzgar Dolu Konaklar, Bejan Matur

6 Ekim 2010 Çarşamba

Öykü (4. mektup)

Sevgili A,

Vasat, küçük kasabamıza sonbahar geldi. Yazın tozlu sokakları, yağmurlarla birlikte çamurlu sokaklara dönüştü. Beyaz ve sarı tomurcuklarıyla kasımpatılar da olmasa, kurudu gitti bahçe. Akdenizin kışından ne olur, hem çocukluk günlerimi de hatırlamış olurum diye, eve bir gaz sobası aldım. O sobanın üstünde ekmek kızarır, askılarında çamaşır kurutulur, kuruyemişler ısıtılıp tazelenir, kestane pişirilirdi.

Hayatla, kendimle ve etrafımdakilerle itişip durmayı bırakmak… Yavaş değişiyorum. Büyük beklentiler, ulaşılacak iddialı hedefler, ideal insan/sevgili/arkadaş/iş tanımlamaları, binlerce kalıp... Hiçlik içinde, insanın kendine bir amaç, bir anlam yaratma çabası... İçimdeki hiçlik duygusu öyle geniş ki, yaşadığım ölüm hayatla bağlarımı iyice inceltmiş. Yeniden yüzümü topraktan, gökyüzüne çevirmeye çalışıyorum. Biliyorum, inatçılık ettim, ordan kalkıp buraya gelmekle ve etrafımdaki herkesi buradan uzak tutmak istemekle. Çocukken, bahçenin bir metrekarelik bir yerini üçe böler, biber, patlıcan, domates tohumları ekerdik. Dip dibe, dip dibe bir sürü ince filiz çıkar; filizler biraz daha serpilip fide ufağı olmaya başlayınca; yaşasınlar diye, aralarına bir buçuk karış mesafe koyup, topraktaki yeni yerlerine taşırdık. Böylece hem birlikte sulanacak kadar yakın, hem de meyveleri güneş görecek kadar uzak olurdu. Ağaçlarımız da öyleydi, birbirinin güneşini kesmeyecek kadar uzak, rüzgarda birbirine dayanacak kadar yakın... “Yeterli boşluk”, kişiden kişiye, bitkiden bitkiye genişliği değişse de varlığı zorunlu bir şey, bence. O şehrin telaşesi, şiddeti, hırsları, kalabalığı yaşam boşluğumu o kadar azaltmıştı ki, soluk alamıyorum sanmıştım. İnsanların güneşimi kesmeden, rüzgarda sırt sırta verebilecek kadar yakın olması, kötü bir şey değil cancağızım. Aksine, birlikte yaşamak ve serpilmek için, çok gerekli bir şey.Üstelik, bitkiler gibi ayağım toprağa mahkum olmadığından, başım sıkışınca gitmek, hep iyi gelmiştir bana. Gitmek ve giderken düşünmek; kalıp kıstırıldığım köşede beklemekten iyidir.

Ha, unutmadan, halk kütüphanesine gittim. Apartmanla, çarşı arasında bir yerde, dışı mavi, içi toprak rengi boyalı, tek katlı bir binaymış. Önünde, bir de ufak bahçesi var. Bahçenin binaya yakın sağ köşesinde, pembe sarmaşık güllerin dolandığı bir çardak, çardağın altında birbirine bakan dört tahta bank... Yerden tavana kadar ahşap rafların, tıkış tıkış kitap dolu olduğu geniş bir salonu ve salondan geçilen küçük bir çalışma odası var. Tahmin edeceğin gibi kimsesiz bir yer. Kütüphaneci, kitaplar kadar sessiz, genç bir adam. Sanki zaman 1970 lerde durmuş gibi, elime hangi kitabı aldıysam yetmişler veya öncesinde basılmıştı. Düşünsene, Varlık Yayınlarının 1953 basımı cep kitaplarını buldum. Uzun zamandan sonra kitapların arasında dolaşan birini görmek kütüphaneciyi de sevindirmiş olacak ki, evine gelen misafiri ağırlar gibiydi. Küçük odasındaki bir dolabın içine kurduğu mutfağında, birer türk kahvesi yaptı; kitaplarımızı, kahvelerimizi alıp çardaktaki banklarda, nerdeyse hiç konuşmadan, güzün ısıtmayan güneşinin keyfini çıkardık.

Kar yağdığında, içimizden taşan neşe, tadını asla başka yerde bulamadığım kahvesiyle sahildeki küçük kahvehane... Özledim. Bir bakmışsın, karla birlikte kapındayım.

t

* Resim : Hieronymus Bosch (El Bosco), Hollandalı ressamın 'The Garden of Earthly Delights' üçlemesinden 'El Infierno Musical'

24 Eylül 2010 Cuma

Öykü (3. mektup)

A’cım,

Annenin, yemeye doyamadığım sakızlı kurabiyelerini de, senin mektubunu da bu sabah aldım. Pamuk şekerini, tombul yanaklarından, her bir kurabiye için ayrı ayrı öpüyorum. Yolladığı tarife göre pişen ilk kurabiyeleri de, sana postalayım diyorum. E, artık ilk denenen yemekleri tatma şerefi benden sana geçmiştir.
Ruh halim ve sağlığım, yavaş yavaş toparlanıyor. Öğleden sonranın bir kısmını, bahçedeki küçük söğüt ağacının altında, kitap okuyarak geçiriyorum. Zorunda kalmadıkça, gündüzleri sokağa çıkmıyorum, insanlarla konuşmaya, tanışmaya zırnık kadar isteğim yok. Küçük yerin dedikodusu bol olur, gerçi büyük yerin dedikodusu da boldur ama kalabalıktan pek duyulmaz , o başka. Ben hava kararınca çıkıyorum sokağa, herkes evine çekilip, sokaklar kediler, köpekler ve bana kalınca.

Düşünüyorum da, şimdiye kadar ki hayatımda, sadece ana yolların, geniş kavşaklarını görmüşüm gibi geliyor. Ancak o zaman, sağıma soluma bakmış, ne yöne dönsem diye durup beklemişim gibi. Görmeden, burnumun dikine, bir telaş geçtiğim ara yollar belki de başka kavşakları gizliyordu. Kim bilir? Sonsuz olasılık içinde bir olasılık mı aranan, yoksa karşıma çıkan her olasılık aslında aradığım mıdır? Karışık bir ip çilesi işte. Cılız sokak lambalarının aydınlattığı yollarda, yönsüz, ağır adımlarla yürürken ucunu bulup çözeceğim diye oynayıp duruyorum. Hangi yolu seçersen seç, başladığın yere geri dönmek kötü müdür? Zamanın, yolun, hayatın, hep ileriye doğru aktığı, içinde yaşadığımız kültüre ait bir bilgi değil mi? Doğaya bakınca gördüğüm bir döngü, ritmik bir salınım. Bitiş ve yaşanmışlık bilgisiyle yeniden başlayış... Tüm isimlerimden, kimliklerimden ve bilgilerimden önce, en başta sahip olduğum, şüphesiz ki doğamda olan. Öyleyse, ileri, hep ileri diye inat etmektense, kendimi bu salınıma bırakıyorum. İşte burdayım, bitişte, çıktığım yolun olabildiğince başında.

Bak şimdi sana, buraya geldiğimden beri elimden bırakmadığım Edip Cansever kitabından bir şiir yazayım. Biliyorum çok seversin Cansever'i, bu kitap da senin kitaplığından aşırma zaten.

“Bütün iyi kitapların sonunda
Bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda
Meltemi senden esen
Soluğu sende olan
Yeni bir başlangıç vardır
Parmağını sürsen elmaya, rengini anlarsın
Gözünle görsen elmayı, sesini duyarsın
Onu işitsen, yuvarlağı sende kalır
Her başlangıçta yeni bir anlam vardır.
Nedensiz bir çocuk ağlaması bile
Çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır. “

Hamiş: Rilke'nin Duino Ağıtlarını burdaki kitapçıda bulamadım. Belki halk kütüphanesinde vardır, neden şimdiye kadar aklıma gelmedi ki?

Öpüyorum, özlemle.
t.

14 Eylül 2010 Salı

Öykü (2. mektup)


Sevgili A,


Üç mektubunu da aldım. Az önce de telgrafın geldi. Sessizliğim seni fazlaca meraklandırmış, üzgünüm. Günler, tamamen içe dönük geçiyor. Söylediğin “Sağlığım iyi, beni merak etme.” notunu yazıp yollamayı bile akıl edememem, bu yüzden. Cevap yazmadığım mektup tarihlerine bakarak, şimdi hesaplıyorum, on yedi gündür evden dışarıya adım atmamışım. Bu sürenin ne kadarını karanlıkta geçirdiğimi bilmiyorum. Bir sabah yataktan kalkamadım. Kollarım, bacaklarım, beynim, tüm varlığım orda, yatağın içinde hareketsiz, bilinçli bir uyku halindeydi sanki. Rüyalar, sesler, karanlık... Uyanma, uyuma, uyanma, uyuma...Karanlık.

Başlangıcıma dönmeyi dilerken, bu kadar geriye gideceğimi, yaşamın kenarında dolaşacağımı düşünmüş müydüm, bilmiyorum. Ha, bilsem bir şey değişir miydi? Hayır. Yarım yamalak geri dönüşlerden, yalpalamalardansa, dibe vurmak yeğdir. Arafta ne olacağını beklemektense… Hayatın dışına çıkmak diye bir şey varsa, bu oydu. Kaybolmuştum. Geri dönmek için serptiğim ekmek kırıntılarının nerdeyse hepsini, zaman yemişti. Ama tek bir kırıntı bile yönü göstermeye yetti. Mevsimsiz bir hanımeli kokusu… Uyandım. Dönmek güzeldi, günlerdir uyuduğum halde yorgundum. Herşeyi yeniden öğreniyor gibiydim. Parmaklarımın, bacaklarımın, ağzımın kıpırdanışı; sesim, herşey yeniydi. Günün çoğunu camın önündeki berjere oturup dışarıyı ve hareketlerimi seyrederek geçiriyordum.

Bir zaman sonra canım ekmek balığı çekti, hani, yumurtaya bulanıp kızartılmış tombul ekmek dilimlerinden. Çocukluğumda çok severdim. Okuldan geldiğimizde, annem çayı demlemiş, ekmekleri kızartmaya başlamış olurdu, birimiz balkonu yıkardık, yazın sıcağında kuruması on beş dakika sürerdi en fazla. Serinlemiş balkon betonuna ince bir yolluk atar, ekmek balıklarının, çayın ve bir arada olmanın keyfini çıkarırdık. İşte bir ekmek kırıntısı daha! Hatırlıyordum, artık tamamen bu taraftaydım. Evet, tabi ki ekmek balığını yaptım, yanına da bir demlik taze çay. Bu defa balkon yerine, günlerdir kuduz gibi sudan kaçan bedenimi yıkadım. Sonra, keyfime eşlik etsin diye, mektuplarını açtım okudum.

Bu yazdıklarımın seni endişelendirmesini istemiyorum. Gücüm yerine geldi sayılır, yemeğimi de ihmal etmeyeceğime söz veriyorum. Nihayetinde, bu mektubu postalamak için, az sonra sokağa da çıkacağım.

Hamiş: Postaneye gitmişken “İyiyim” diye telgrafımı da yollayacağım :)

Sevgiyle kucaklıyorum seni.
t.

2 Eylül 2010 Perşembe

Öykü (1. mektup)



Kendiliğinden başlayan bu mektup, belki bir öykü olacak, belki de... şimdilik bilmiyorum. Kendi yolunda gidecektir, varacağı yeri ben de merak ediyorum. Öncesi var mı? Ondan da henüz emin değilim. O yüzden şimdilik, öykü başlığı ile sayfa numaraları vererek devam edeceğim.





2 Eylül 2010

Canım A'ya,

Kenarı, gümüş rengi yapraklar ve parlak beyaz çiçeklerle ince ince süslenmiş, porselen kahve fincanında türk kahvesi. Tam sevdiğim gibi şekerli, bol köpüklü, kıvamında. Bilgisayarın karşısında, farkına varmadan içmek istemiyorum. Yorgunum. Mevsim yazdan sonbahara dönüyor ya, geceleri bir türlü uyku tutmuyor. Yazıyorum, okuyorum, yağmur yağıyorsa bahçeye çıkıp iyice üşüyene kadar oturuyorum, bir şey yapmadan durup geceyi dinliyorum, ta ki enerjim tükenip, gözkapaklarım kendiliğinden düşmeye başlayıncaya kadar. Öyle olunca da sabahları yorgun uyanıyor, işe uykunun devamındaymış gibi başlıyorum. Neyse, şimdi kahvemi alıp camın önündeki berjere oturdum. Bir taraftan ne içtiğimin farkına vararak kahvenin keyfini çıkartırken, bir taraftan da sana yazıyorum.

Geçen hafta postaya verdiğin mektup, dün sabah elime ulaştı. Artık nerdeyse kimsenin mektup göndermediğini düşününce, bir haftalık süre bana fazla geldi. Neyse, gereksiz ayrıntı. “Kendini bir tozlu caddenin etrafında dönen o kasabamsı yere hapsettin” diyorsun. Yine, kaçıncı defa bilmem, başa döndük, yanlış anlamıyorsam. Acaba ikimizin durup baktığı yer farklı olduğundan mı, bir türlü bu konuda yazdıklarım sana ulaşmıyor, mektuplarda bu satırlar silik mi çıkıyor allah aşkına? Bu defa yazdığımın üstünden kalemle bir daha bir daha gidiyorum, kağıt iyice ezilsin, yazı silikleşse bile harflarin izlerinden yazıyı okuyabil diye. Yorulmuştum, ordaki hayatımdan, telaşelerimden, gerçekten çok yorulmuştum. Dinlenmeye, biraz aheste adımlarla yürümeye ihtiyacım vardı. Hem sırf ihtiyaçtan değil, mecburiyetten buraya geldiğimi de biliyorsun. Yazdıklarımı okuduğunu, hiç değilse bu kısma bir daha dönmeyeceğimizi söyleyinceye kadar, konuyu kapatıyorum.

Büyük şehir alışkanlığıyla, evi giriş katta tutunca tedirgin olmuştum. Ama şimdi bakınca, iyi etmişim diyorum. Dün sabah ofisimi, dipteki küçük karanlık odadan, ön taraftaki büyücek odaya taşıdım. Kapıdan girince sağdaki camsız duvara kitaplığı; kapının karşısındaki, yola bakan camın önüne çalışma masasını; kitaplığın karşısındaki duvara, apartmanın girişine bakan camın önüne de çiçekli berjeri koydum. Böylece tüm gün hem tek tük de olsa sokaktan geçenleri, hem de apartman ahalisini görebiliyorum camdan. Küçük şehir insanları seni bayar, biliyorum. Bahçeye giren çıkan kediyi köpeği de unutmamalı. Kapının olduğu taraf boş, yere de bir şey sermedim. Bütün ufak tefek eşyaların, biblocukların, fotoğrafların, ıvır zıvırın, kutu kutu sende kalmasını kabul ettiğin için, bir kez daha minnettarım sana, gözüm gönlüm hala kalabalığa dayanamıyor.

Yine yağmur başladı.
Sevgiyle kucaklıyorum seni.
T.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Duydu

“Hode’un Kahramanlıkları’nda söylendiği gibi: Günün ağarması dünyayı ve denizi vareder; gölgeden şekli çıkartır; düşü karanlıklar krallığına kovar” Ursula K. Le Guin – Yerdeniz Büyücüsü




Uyandı. Beş aydır böyleydi. Gecenin içinde bir anda birden gözlerini açıyordu. Esnemeden, yatakta bir kaç kez dönmeden, irkilmeden, uyku haliyle bilinç hali arasındaki o bulanık bölgeye hiç uğramadan uyanıyordu. Sanki az önce uykuda değil de, bir toplantının ortasındaydı. İlk bir kaç hafta, ne olduğunu anlamak için etraftaki sesleri, kafasındaki düşünceleri, akşam yediği yemeği, yatmadan önce su içip içmediğini dolayısıyla çişinin olup olmadığını, vücudunda bir yerin ağrıyıp ağrımadığını, odanın ısısını, kafasına bir şeyin takılıp takılmadığını, uykusunu böleceğini düşündüğü şeyleri tek tek gözden geçirdi. Hiç biri değildi. İkinci ay tamamlandığında, vücudundaki benlerin sayısını, uyandığı zamanları –şimdiye kadar asla aynı olmamıştı-, uyandığı andaki vücut sıcaklığını ve kilosunu, perdelerin aynı şekilde kapalı olup olmadığını, cep telefonunda kaç yeni e-mail olduğunu kaydetmeye başladı. Bir sonuca ulaşamadı. Dördüncü ayın sonunda, uyanır uyanmaz vücudundaki benleri saymak yerine çay demlemek için mutfağa gittiğinde, deliksiz uykuların, sabahları çalan saati sürekli erteleyerek yatakta mayışmaların bittiğini ve duruma alıştığını farketti. Uyandı. Beş aydır bu böyleydi. Balkonun kapısını açtı. Yüksek blokların arasından ay batmak üzereydi. Geçti karşısına oturdu. Kendi soluğu, ayın aşağı doğru kayışı, gecenin renk değiştirmesi, kaldırımın kenarında uyuyan köpeğin soluğu, yapraksız ağacın hışırtısı, taşın duruşu, evlerden yükselen uyku kokusu, çok uzaktan belirsiz bir motor sesi, serçenin başını diğer kanadının altına sokuşu, çaydanlıkta kaynayan suyun sesi. Ay battı. İnceden bir kar başladı. Duydu. Uyanmaları sebepsiz değildi.

12 Ağustos 2010 Perşembe

“beni izleme ben de kayboldum”

“beni izleme ben de kayboldum”
–kamyon arkası yazılarından-

İlk soluğumu, ayva sarısı, nar tanesi günlerin, serin akşamların, uzun uzun susulan, yağmurun içinden geçilen gecelerin birinde almışım. Üstünden, otuz beş sonbahar geçmiş. Otuz beş kez, ağaçların uykusuna şahitlik etmişim. Bir kez daha, geçen yılın hesabını yapmakla, gelecek yıl için hayaller kurup, hedefler koymakla nereye varır ki insan? Ya da bir akşam kendini eve kapatıp, bundan sonra nasıl bir hayatta, nasıl bir insan olarak yaşamak istiyorum diye düşünüp karar verince değişir mi herşey? Babaannemin küçüklüğümde beni severken söylediği gibi, bu günden sonra Narin olsa adım, daha narin mi davranır zaman bana? Şaşkın. Kendini kandırma şaşkın. Masalların, gerçeklerin epey uzağına düştüğünü öğrenemedim mi bunca yıl? Öğrenemedim. Ben masal dinlemeyi sevdim, herkes de masal anlatma hevesindeydi. Kimse de bunlar masal değil demedi. Hatta masal mı dinliyorum acaba soruma “Ne masalı güzelim, istersen herşey olur. Bak saçlarını bu renge boyamayı iste, göreceksin etrafında herkes pervane olacak. Hatta bu arabayı satın almayı istersen, işte o zaman göreceksin hayatının ne biçim değiştiğini” veya “ Elbette sabah erkenden uyanıp işe gideceksin, tatil için para biriktirip, bir yıl çalışarak hakettiğin üç beş günü zevk-ü sefa içinde geçireceksin. Mutluluktan çıldıracaksın tatilde, hatta aşka düşüp yanacak, baştan yaratılıp döneceksin, evine, işine. Esaretine mi döneceksin? Esaret diyen oldu mu şimdi?” ve benzeri sözlerle karşılık verdiler. Çok da fazla itiraz etmeye hevesim yoktu. O da doğru ya...

Bu şehir üstüne üstüne geliyor insanın. Yok canım şehir değil, üstüme üstüme gelen, insanlar. Reklam panolarında inci dişlerini göstererek gülen, otobüslerin içinde yorgun biteviye dolanıp duran, taksilerde bir kolu dışarı sarkarak çile çeken çile çektiren, kah sallana sallana, kah uygun adım yürüyen, boyalı, terli, jöleli, tıraşlı, sakallı kocaman bir keşmekeş. Masal şehri Istanbul’un masal yorgunu insanları.

Madem esaretten kurtulmuş hayatım, o zaman masallardaki gibi bir kutlamayı hakettim. Hadi, yol nereye götürürse oraya gitsin ayaklar. Kaf dağı çıkarsa karşıma aşılsın, peri padişahının oğlu ile karşılaşırsam öpülsün, ejderhalar keserse yolumu keloğlan gelsin diye beklensin. Otobüs gelirse binilip gidilsin. Nereye olduğunun ne önemi var, nasılsa her şey masal.

”Nice istasyonlarda,nice limanlarda,havaalanlarında durakladım.Her gidenle gitmek istedim.Her yolculuğa çıkmak.Hiçbir yere gitmesem de,sürekli yolculuklarda olduğumu algılamakla geç kalmadım.Ama genç yaşlarda,henüz bana,yaşamı yaşanır kılan bu duyguya varmadan önce,gidememek,derin,derin,derin bir acıydı.” Tezer Özlü-Yaşamın Ucuna Yolculuk

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Yazdıklarımdan (3)

“Sen gökyüzünde doğan güneş, ben yollarda çilekeş”
–kamyon arkası yazılarından-

“Seni hiç kimse terk etti mi?”
“Hayır”
“Hiç kimse mi?”
“Hiç kimse”
“Peki hiçbir yerde unutuldun mu?”

O sabah da şaşkınlık içinde uyandı. Uzun zamandır, “içimdeki boğuntu bu gece soluğumu kesecek” diye düşünüp ölmeye yatıyordu. Bu umarsızlığının sebebi beklentisizlik mi, yoksa ölmeye yattığı gecelerin çokluğu mu emin değildi. Tıslayarak güldü. Düpedüz dalga geçiyordu işte. Umursamadıkça hayat inatlaşıyor, hayat inatlaştıkça o sabahları daha bir şaşkın uyanıyordu.

Akvaryumdaki kaplumbağaların tıkırtısı ile kendine geldi. Hazırlanmalı diye düşündü. Bedenini sürükleyerek tuvaleti banyoyu dolaştı, eline ilk geçen kıyafetleri isteksizce giyerken aynadaki görüntüsüne, düşmüş omuzlarına, duruşundaki bezginliğe, kadınsılığı çekilip gitmiş bedenine bakıp daldı bir süre. Kaplumbağalar acıkmış olmalı, taşların tıkırtısı iç odaya kadar geldiğine göre. Bu hal üstüme yavaş yavaş yayıldı diye geçirdi aklından. Gün be gün bu şehrin sokaklarından kokusundan sesinden uzaklaştım. Sokaklardan uzaklaşmak odalara kapanmak, odalara kapanmak şehirden sonra kendimden de sıkılmak oldu. Hoş hiç hayata kök salmadım ya.

27 Temmuz 2010 Salı

Aşk! Ey, aşk!

 İspanya gezim sırasında aşağıda anlatacağım aşk hikayesini duyduğumda çok etkilenmiştim. Bunda, tüm Endülüs’ü incecik bir buğu gibi kaplayan portakal çiçeği kokusunun yarattığı esriklik kadar, Cordoba’da Sefarad evinde gördüğüm Emeviler dönemi kadın şair, yazar ve politikacılara ait eserlerin de payı olsa gerek.

“Ağacın dibinde düşmüş gazoz kapağını, ayakkabısının ucuyla toprağı savura eşe çıkarmaya çalıştı oğlan. Sonra taş döşenmiş yolda sektirdi bir iki kez, yürüdü gitti. Kadın anlamsızca etrafı seyrettiği, öylece oturup kaldığı sandalyeden izledi oğlanı. Güneş, bahar güneşi falan ama iyi yakıyor diye düşündü. Kalktı. Nereye çıkacağını bilmediği bir ara sokağa doğru yürümeğe başladı.
Yol okyanusa çıktı. Dalgasız ama kıpır kıpırdı okyanus. Gün ışığının yansımaları göz kamaştırıcıydı. Denizin kokusu.. suyun şırıltısının ardında gürleyen bir uğultu. Okyanus ha kabardı, ha kabaracak.
Yürümeğe devam etti kadın, kıyıdan kıyıdan. Önceyle şimdinin, olanla olacağın, kara ile okyanusun kıyısından..
Gürültü belki de önceye aitti.
Adam kadına sarıldı. Boynuna yüzünü gömdü. Sarıldı mı gerçekten? Galiba geçmişte bir zaman, Ibn Zaydun ile buluştukları günlerin içinde bir zamanda, sarılmıştı.
Yanlarından cılız kara bir köpek geçti. Kadın yürümeyi sürdürdü kıyıdan.

Bu kadar tutkuyu kimse kaldıramaz, kıyıdan uzaklaşmamak lazım. Kıyı, kıyım... öleceğimi bilsem gitmem bu şehirden derdi. Hani laf olsun diye değil, gitmez sanırdı gerçekten. Cordoba’dan gitmek ölmek demekti, gitmeden ölürdü daha iyiydi. Ama işte gitti ve yaşadı bir zaman daha. Yalan yok.” 05 Nisan 2007 – Cadiz

Ibn Zaydun (Abu al-Waleed Ahmad Ibn Zaydún al-Makhzumi), 1003 ile 1071 yılları arasında Endülüs’te (Cordoba ve Sevilla) yaşamış, döneminin ünlü Arab şairlerindendir. Ama asıl ünü Endülüs’ü yöneten son Emevi halifesi III.Muhammed’in şair kızı prenses Wallada bint al-Mustakfi ile yaşadığı tutkulu aşktan gelir. Ibn Zaydun aristokrat geçmişi olan Makhzum sülalesindendir. Şiirlerin anlattığına göre Wallada sarışın, beyaz tenli, mavi gözlüdür, iyi eğitimli, zeki ve çekicidir, her erkeğin elde etmek için uğraşacağı bir kadındır. Bugünün Cordoba’sında, aşkları birbirine uzanan iki el figürüyle sabitlenmiş olsa da, yaşarken ayrılan aşıklardandır Wallada ve Ibn Zeydun. Kimine göre halifenin veziri Ibn Abdus’un entrikaları yüzünden, kimine göre Ibn Zaydun geçmişinde Emevi yönetimine muhalefet ettiğinden, kimine göre Ibn Zaydun Sevilla’ya sürgüne gidip araya yollar girdiğinden, kimine göreyse Wallada ölümüne kadar yanından ayrılmayacak olan Ibn Abdus’a aşık olduğundan ayrılırlar.

İnternette dolaşırken, birbirlerine yazdıkları şiirleri buldum-aşklarının bitiş sebebi gibi, bu şiirlerin gerçek sahipleri olup olmadıklarından da emin olamayız elbette- . İspanyolcadan serbest çeviri yaparak ekliyorum.

Wallada : Gözlerimde kıskançlık var, herşeyime
Herşeyine, zamanına ve bulunduğun yere.
Gözbebeklerimdeki asla geçmeyecek
Kıskançlığı fark ettin mi?
Wallada: "Tengo celos de mis ojos, de mí toda,
De ti mismo, de tu tiempo y lugar.
Aún grabado tú en mis pupilas,
Mis celos nunca cesaran..."

Ibn Zaydun : Senin aşkın insanlar arasında beni kutsar.
Kalbim ve düşüncem senin için endişelenir
Yokluğunda kimse beni yatıştıramaz,
Varlığınsa tüm dünyayı var eder.
Ibn Zaydun: "Tu amor me ha hecho celebre entre la gente.
Por ti se preocupan mi corazón y pensamiento,
Cuando tú te ausentas nadie puede consolarme,
Y cuando llegas todo el mundo está presente..."

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Yazdıklarımdan (2) - Bici Bici

Bici bici, Adana’da sokaklarda, özellikle de okul önlerinde satılırdı. Su ve nisaşta kaynatılır, jölemsi kıvama gelince ateşten alınıp, dumanı tüte tüte yuvarlak derin tepsilere dökülür. İştah kapayan, bulanık, grimsi bir görüntüsü vardır bu haliyle.



İşte şimdi, tepside soğumaya bırakılmış bulanık bici bicinin içindeyim. Yalnız ben mi, bütün İstanbul, top yekun tepsinin dibinde durmuş, tepemizdeki bulanık, iç kapayan gökyüzünün renklenmesini bekliyoruz.



Soğuduktan sonra küçük karelere bölünür bibi bici, bekledikçe karelerin arası gevşer, böylece üstüne dökülen şerbetin renkleri tepsinin dibine kadar sızar.

İlk müşteri gelip, küçük avucundaki bozuk parayı uzatıncaya kadar, sineklerin bile konmak için yüzvermediği bulanıklıkta beklemek... Az şey değildir. Nihayet gök gürlemeye başladı. Tenefüs zilini duyunca, sınıflardan bu kadar coşkuyla, koşarak çıktıklarına göre, derste fena sıkılıyor bu çocuklar. Yaşasın, ilk müşteri geldi! Siyah önlüğünde tebeşir tozları, kolalı yakası sola kaymış, cin bakışlı bir oğlan. Yağmur bastırdı. Sağanak. Pembe gül suyu kıpır kıpır karelerin arasını doldurmaya başladı. Mis gibi gül kokusu... “Pudra şekeri çok olsun” derken sesinden belli, ilk lokmayı ağzına atmak için zor dayanıyor. Ders boyunca bunu mu düşündün be çocuk?
Tam ölçüsüyle bici bici tarifinimiz ise e-tarifler sitesinden.
Gerekli Malzemeler1 paket nişasta (12 çorba kaşığı kullanılacak)
1 tatlı kaşığı bici bici boyası(aktardan şerbet boyası diyerek edinebilirsiniz)
1 kg şeker
Şoklanmış Buz
Bir paket pudra Şekeri
(İsteğe bağlı olarak gül suyu, muz, çilek, kiraz, şeftali)
Tarifi:2 çay bardağı toz şeker, 12 kaşık nişastayı, bir miktar su ile muhallebi olana dek karştırarak koyu hale gelmesini sağlıyoruz. Koyulaştırdıktan sonra bir tepsiye ince bir tabaka halinde seriyoruz. Sonra dolapta soğumaya bırakıyoruz. Donduktan sonra bici bicimizin temel malzemesi hazır demektir. Diğer tarafta bir litre suyun içerisine bicibici boyamızı ekleyip kaynamaya bırakıyoruz. Donan nişastalı muhallebimizi küpler halinde kesiyoruz. Bir kasenin yarısını dolduracak biçimde bu muhallebimizi koyuyoruz. Üzerine şoklanmış buzu rendeleyerek kar biçiminde kubbe şeklini alacak şekilde koyup hafifçe elimizle bastırıyoruz.

Buzun üzerini havuz biçiminde açarak ortasına dilediğiniz miktarda pudra şekeri koyuyoruz, yine dilediğiniz miktarda gül suyu koyuyoruz, yukarıda saydığım meyvelerden dilediğiniz dilimleyerek üzerini süsleyebilirsiniz. En son aşama olarak da kaynatıp soğuttuğunuz bici bici boyalı sudan buzun üzerine yavaşça döküyoruz. Çok fazla koymamanızı tavsiye ederim. Buz eridiğinde taşma ihtimali var. http://www.e-tarifler.com/tatli_tarifleri/bici-bici.0.html

16 Temmuz 2010 Cuma

Yazdıklarımdan (1)

Pencereyi açtı, derin bir nefes çekti serin havadan “evrenin pozitif enerjileri, icime dolun” diye mırıldandı. Ve seyre daldı. İki katlı evin çatısında, kiremitler arasında yem arayan bir kuş, karşı yamaçtan aşağıya doğru yürüyüp evlerin arasında kaybolan mavili adam, elma yeşiline boyanmış küçücük çatı balkonundaki saksılar, tek katlı bahçeli kondunun kapısının önünde mor naylon terlikler... gözüne takılmıştı ki... Mektuplar hayatından çıkmadan önce, pek bir önemsediği postacılardan biri çatısında kuş olan evin zilini çaldı, sarı sarman kedi mor terliklere uzandı.Postacıya kapıyı açan olmadı, zaten o da bilmem hangi bankanin kredi kartını getirdiğinden, zile fazla ısrarlı basmadı, mor terliklere doğru seyirtti; sarman kedi o gelmeden mor terliklerden vazgeçip mart çığlıkları atan başka bir sarmana doğru istekle koşmaya başladı. Üç kat aşağıdaki bahçede, dutla erik ağacı şıkırdım gibi mevye vermişti. Canı çekti, bir derin nefes daha alıp kapattı pencereyi.