Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Şubat 2011 Pazartesi

“ve yaşam bir başka yaşamdı”

Sevgili Okuyucular
Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..







“Sen anılması güzel olan söz ol.
Çünkü insan, kendisi hakkında söylenilen güzel sözlerden ibarettir.”*

Tanımlarımız ve rutinlerimizle, içinde dolaştığımız, kimliğimizi, aitlik bağlarımızı oluşturduğumuz, ömrümüzü tükettiğimiz, kendimizi hapsettiğimiz, fiziksel, duygusal ve düşünsel yaşam alanlarımızı belirliyoruz. Bir tarafta belirliliğin verdiği rahatlık, diğer tarafta gönüllü esaretimiz... İç içe geçmiş halkalar gibi, dar bir halkadan çıkmak sınırları kaldırmak değil; biraz daha geniş bir halkanın içine hapsolmak aslında. Tıpkı Hawking’in “Herşeyin Teorisi” kitabında evren için söylediği gibi: sınırları olan bir sonsuzluk bu. Ömür dediğin, tanımları/rutinleri değiştirdikçe değişen halkalardan, birinden ötekine geçişlerden, genişleme ve daralmalardan, kurduğumuz cümlelerle var ettiklerimizden, sonsuz olasılıklar içinde sınırlarımızı çizen tanımlar ve rutinlerden ibaret. Günlere, mevsimlere, evliliğe, güneşe, yağmura, gençliğe, sabaha, köye, geceye, şehire yüklenen rutinler; rutinlerin bedenimizde oluşturdukları/eksilttikleri; oluşup/eksilenlerin ruh halimize dolayısıyla algımıza etkileri ve bu etkilerle görüp anladıklarımız, hayatımıza, dünyaya, sınırlarımıza bakışımız, hayal kuruşumuz, oluşumuz, duruşumuz...

“Geldimse bu dünyaya ne bulmuş dünya
Gitsem de eğer kıymeti eksilmez ya !
Bir kimse çıkıp da anlatıp söylemedi
Gelmekte ve gitmekteki hikmet ne ola?”**


Haftasonu, yağmurun usul usul yıkadığı şehrin sokaklarına bakan çay bahçelerinde, uzun saatler geçirdik, hayata yön vermek, vazgeçmek ve yeniden başlamak üstüne konuştuk, hayallerimizi, ürkekliklerimizi paylaştık; sonra gerçeklerin dünyasından çıkıp, pamuk prenses ve elli cücenin yaşadığı masalların, peri tozlarının, mucizelerin dünyasına vardık, sarılmaya, gülmeye, öpmeye, sevgiye doyurduk ruhumuzu. Sultan-ı yegah saz semaileri çalarken radyoda, avucumuzu camdan uzatıp yağmuru toplayarak, boğazın gri mavisinden geçip, cismimiz aynı içimiz başkalaşmış olarak evimize döndük. Yine gecenin bir vakti, söze dökülmese de kafamızın içinde dolanmaya devam eden “Ne yapmalı? Ne yazmalı?” sorusunun cevabını bulduğumuzu sanıp “Evreka!” diye uyandık, yazık ki sabah bulduğumuz neydi hatırlamadık. Biriktirmeye devam ettiğimiz günlere eklendik, sabaha vardık. Yağmurlu, zamansız, duru, yaşanmayı bekleyen bir sabaha...

“ve yaşam bir başka yaşamdı, rüzgardan, gökyüzünden
yapraklardan ve hiçlikten
kimi zaman geri dönüyor
günün kıpırtısız sakinliğinde anısı
o yoğun yaşamın, şaşkın ışıkta”***

*Mevlana
**Ömer Hayyam
*** Gece, Cesar Pevase/ Çeviri: Kemal Atakay

9 Şubat 2011 Çarşamba

“Gül düşünürsen gülistan olursun”

Sevgili Okuyucular
Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..







“Hiçbir zaman dertsiz kalmadı gönlüm
Bir çift gözden, bir yapraktan, bir kuştan.”*

Bugün, bir farkındalık eğitim videosunda, gezegeni yürüyerek dolaşan adam John Francis’le tanıştım.1971 de Standard petrol firmasının iki tankerinin San Francisco körfezinde çarpışması büyük bir çevre kirliliğine sebep olur. Bu, 25 yaşındaki John Francis için de bir kırılma noktasıdır. Petrol yakıtı tüketen araçları kullanmayı bırakır; 22 yıl boyunca, çevreye saygı ve sorumluluk mesajıyla, yürüyerek ve yelken açarak, güney ve kuzey Amerika’yı dolaşır. 1973 yılında, 17 yıl sürecek gönüllü sessizliği seçer. 1990 yılına kadar tek kelime konuşmaz; yürür, dinler ve farklı eyaletlerde üç üniversite bitirir. 1991 yılında Birleşmiş Milletler Francis’i çevre elçisi seçer.

John Francis’in web sitesi : http://www.planetwalker.org/
Kurucusu olduğu “The Planet Walk” organizasyonunun web sitesi : http://www.planetwalk.org/

“Daima daha taze, daima yeni baştan
Turnam bir gün bırakmayacağım peşini,
Sen nereye, ben oraya, adım adım
İnsan sevdikçe iyileşiyor artık anladım”*

İstanbul’da karsız, güneşli bir kış geçiriyoruz. Yıllardır, bilim insanları küresel ısınma ve fosil yakıtların sebep olduğu doğa kirliliğini anlatmaktan yoruldu. Ama tüketimin zevkine varmış insanlar olarak, duymaya ve durmaya niyetimiz yok görünüyor. Kendi adıma su, elektrik ve doğalgaz israfına dikkat etmek ve atıkları ayırıp geri dönüşüm kutularına atmaktan öte bir şey yapmıyorum. Etrafındaki geniş bir alanı külle kaplayan termik santralleri, filtresiz arıtma tesissiz fabrikaları, denize boşaltılan atıkları, suları kirleten kimyasalları, fosil yakıtlardan yayılan sera gazlarını, kesilen ağaçları, kirlenen suları duyup, yaşamaya devam etmek. Çevremizde olan biten pek çok şeyi, şiddeti, yolsuzluğu, acıyı, yok oluşu bilip hiçbir şey yokmuş gibi gözlerimizi kapamak, kendimizi günlük rutine bırakmak. Bilincin bazı şeylere kendini kapattığı, yarı uyur gezerlik hali...Oysa hiçbir şey, sırf biz yok saydık diye yok olmuyor. Gündelik rutinler içinde geçen bir hayattan geriye ne kalır, ne kalsın isteriz? Bunu düşünmeliyiz. Bu hayatta durduğumuz yer neresi? Yok etmenin ve şiddetin mi yanındayız; yoksa var etmenin ve sevginin mi? Karar vermeliyiz. Sonrada gözlerimizdeki perdeyi kaldırıp, kulaklarımızı seslere açıp, uyur gezer halde rutinimiz içinde salınıp durmaktan vazgeçmeli, etrafımızda olan biteni algılamalıyız.

“Gül düşünürsen gülistan olursun, diken düşünürsen dikenlik olursun”**

*Turnam Birgün Bırakmayacağım, Turgut Uyar
** Mevlana
Görsel: Google Image


8 Şubat 2011 Salı

"Kutsalsın, görkemlisin, kendine verilmişsin”

Sevgili Okuyucular
Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..







“Gördün mü demiştim kendi kendime
Mavilik de çocukluk gibi
Unutulmayacak hiç.”(1)

Cuma günü sihirli lambadan çıkan cin “Yapmaktan mutlu olacağın üç şey seç!” demiş olsa diye yazmış; ve çocukluğumu seçmiştim. Cin dileğimi duydu, haftasonu üç kardeşi İstanbul’da buluşturdu. Güldüler, eğlendiler, arada huysuzlandılar, bol bol konuşup, gezdiler ve tabi ki fırsatını bulunca kaçırmayan çocuklar gibi midelerini abur cuburla doldurdular. “Telvesine bakıp geçmiş ve gelecek üstüne masallar anlatabileceğimiz, şöyle bol köpüklü Türk kahvelerimizi nerede içsek?” diye dolaşırken de cinin süpriziyle karşılaştılar. Ve çam ağaçlarının ortasında, serçe şakımaları eşliğinde kahve keyfi yaptılar.

“— Kapının arkasında ne var, kapının
— Bilmem ki ne var arkasında kapının
— Kapının arkasında ne var
— Bir bahçe, bir su kovası, içi boş” (2)

Hala, geniş, çok yolun başladığı/bittiği, yuvarlak meydanın ortasında bağdaş kurmuş oturuyorum. Hiç bir şey yapmadan sadece yollara bakıyorum. Gün doğumunda, gün batımında, tepemde yıldızlar, bomboş meydanda ben, karasızca yol seçmeye çalışıyorum. Tarzını, konusunu, kelimesini, tınısını kendimin seçeceği bir akış, bir olma ve anlatma hali bulmaya çalışıyorum. Susuyorum. Dinliyorum. Henüz duyduğum sesleri anlamlandıramıyorum. Bekliyorum.

“— Kapının arkasında ne var
— Bir duvar, tuğlasız, unutmuş dülger malasını
—Kapının arkasında ne var
—Bir çift kadın ayakkabısı —siyah—
—Kapının arkasında ne var
—Kapının arkasında mı? Hiç!
Belli belirsiz bir şarkı” (2)

Bildiğim dillerde, tekrar tekrar, kendime aynı soruları soruyorum. Hayalim ne? Yapmak istediğim ne? Gözlerimi kapatıp, içimde, derinde sakladığım hayali bulmaya çalışıyorum. Sınırlamalar olmadan nasıl hayal edildiğini hatılamaya çalışıyorum. Lavanta kokusu geliyor burnuma; hiç gitmediğim, uçsuz bucaksız mor lavanta tarlasını görüyorum. Ofisin penceresine iri bir karga tünüyor, sırtı bana dönük. Pervazda bir kaç dakika yan yan yürüyor. Tüyleri parlak siyah. Boynunu yana çeviriyor, bakışıyoruz. Birden uçuyor. Sorularıma geri dönüyorum. Nerede olmak istiyorum?

Birazdan güneş batacak. Cevapsız sorularla geçen bir gün daha ... Taze demlenmiş çayım geldi. Terasa çıkıp, günbatımını izleyerek içmeli. Ey hayat! "Kutsalsın, görkemlisin, kendine verilmişsin”

“Gün senin oldu Seniha
Upuzun gözlerin ki —lacivert—
Örtüldü akşamın asmalarıyla
Unutma, yaşamından iyisin
Yaşamın senden iyi
Kutsalsın, görkemlisin, kendine verilmişsin” (3)

(1) Cemal’in İç Konuşmaları II, Edip Cansever

(2) Seniha’nın Günlüğünden VI, Edip Cansever
(3) Seniha’nın Günlüğünden V, Edip Cansever

19 Ocak 2011 Çarşamba

kendime


“Her gün bir yerden göçmek
Ne iyi
Her gün bir yere
Konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan
Akmak ne hoş”*

Gözlerimi kapatıyorum, gül bahçesindeyim. Yumuşak yapraklı pembe güllerin hemen üstünde incecik bir buğu... Güneş doğalı çok olmamış. Kokuyu içime çekerek yürüyorum, her yer pembeye kesmiş, başı sonu görünmüyor. Bahçenin sınırlarını bilmemek beni rahatsız etti. Bu anılarımdaki görüntülerden çağırdığım bir bahçe değil, o yüzden nerdeyim bilmiyorum. Hayalin ilk dakikasında hissettiğim huzur yerini, zihnimi dolduran sorulara ve tedirginliğe bıraktı. Ya acıkırsam, ya akşama kadar burdan çıkamazsam? Sabaha kadar burda bahçede uyumadan...yolu bulmalı. Güllerin kokusu telaşlandıkça midemi bulandırmaya başlıyor. Koşuyorum. Telefon çalıyor. “Yes, I sent those documents by e-mail. Two hours before. Oki, will send them again”

Hayatı akışına bırakamamak bu olsa gerek: Hayalin için de bile olduğu yeri, nereye gideceğini, ne yapacağını bilmeyi istemek. Belki de düşünmeden, planlamadan çıkıp gitme isteğim, bilmeye takıntılı aklımdan bıkmış ruhumun hayali. Herşeyden emin olup, kendimi sağlama aldıktan sonra bu hayatın döngüsünden başka bir döngüye adım atacaksam, bu aslında bir esaretten özgürlüğe geçiş değil de, yine detay detay kendimin oluşturduğu başka bir esarete geçiş olmuyor mu? Kozanın rahatlığı, rutinin kolaylığı, bilmenin verdiği salıvermişlik... Tedirgin olmayacak kadar kısa süren hayallerle avunmak. Bir ömre sığmayacak şeyleri isteyip, kendimi ömür törpüsü bir rutine bırakmak. Yoksa herşey bir zaman sonra rutine ve döngüye dönüyor da, bana konfor mu batıyor?

Rengarenk ve Siyah’a yazı yazmak, aslında omuzlarımdan tutup kendimi silkelemek. Yollara düşmek, düne ait herşeyi dünde bırakıp, ince ince planlamadığım bir hayatta “ben”i ve “anlamı” aramak, hiçlikte kim olduğumu sormak kendime... Yazmak, biraz da kendimi ikna etmek. İkna olur gidersem, yanımda yine yazı olacak. Bize, korkmamak için yüksek sesle kendime anlattıklarımı yazacağım.

“Dünle beraber
Gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa
Düne ait
Şimdi yeni şeyler
Söylemek lazım”*

* Hergün Bir Yerden Göçmek, Mevlana


Sevgili Okuyucular

Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..





14 Ocak 2011 Cuma

“Tanrının gölgesi kavuştuğunda, yeryüzü tarafından uyandırılır insan”

“İnsan duvarları olmayan tapınakta
Bir gece uyusa
Sanıyor ki kederi azalacak.
Ama yetmiyor”*

Bazen size de hayatı yaşamak yerine ıskalamayı, seyretmeyi seviyormuşsunuz gibi geliyor mu? Camın korunaklı kısmında durup dışarıyı izlediğinizi, bilgisayarda dünyalar kurup dünyalar yıktığınızı, televizyonun karşısında omurgayı yerçekimine bırakıp hımbıl hımbıl oturup saatler geçirdiğinizi düşünüyor musunuz? Bir heyecanla seyretmek istemiyorum, işte ayağa kalktım hayata karışacağım derken, güçlü bir elin, iç sesinizin, tembelliğin, tedirginliğin, adı neyse bilmediğiniz bir şeyin sizi yavaşça omuzlarınızdan tutup yerinize oturttuğu, usulca sırtınızı okşayıp, gözlerinize uykunun mahmurluğu çökünceye kadar mırmır birşeyler söylediği oluyor mu?

Kış, doğanın yeniden doğmak için uykuya çekildiği, renklerin solgunlaştığı, herşeyin/herkesin soyunduğu, böylece çirkinliklerin ve kusurların açık edildiği mevsimdir bana göre. Kışın güneş, dokunduğu her şeyi parlatıp, olduğundan güzel göstermez. Solgun ışıkta herşey olduğu gibidir, çıplak. Işıltılar, iç gıcıklayan kokular, halüsülasyonlar yoktur. Nasıl yapraklarını döken ağaçların cılız, hastalıklı dallarırı budanır; baharda güçlenmiş ve arazlarından arınmış olarak yeniden filizlenmesi beklenirse; ben de yansımaları, korkuları, hastalıklı düşünceleri buduyorum zihnimden. Üstümden ‘ama’ları, ‘çünkü’leri, satır aralarıma gizlenmiş mazeretleri çıkarıyorum. Solgun ışıkta kendime, etrafa, insanlara bakıyorum. Çıplaklığın açık ettiği çirkinlikleri, sakatlıkları, kafası dizlerinde, aklı parmak ucunda, gözü felfecir, dişleri törpülenmiş, bedenleri yaralı, akılları kayıp insanları görüyorum. Ah! Baharda güçlenmiş, arazlarımızdan arınmış olarak filizlenmek için, yetmiş milyon toplansak söyle memleketin orta bir yerinde; birbirimize yardım edip teker teker aklımızı, gözümüzü, vicdanımızı yerlerine koysak; hastalıklı düşüncelerimizi ortaya döküp bir güzel süpürsek; paranoyaları, yanılsamaları, pisliği temizlesek üstümüzden; topluca ölmeye değil tazelenip yeniden doğmaya deyip dönsek kendimize. Günlerce yağmur yağsa, bir ay kar kalkmasa sokaklardan, biz yunsak, arınsak, bahar güneşi yüzümüze vurduğunda tomurcuğa dursak. Bazen size de hayatı yaşamak yerine ıskalamayı, seyretmeyi seviyormuşsunuz gibi geliyor mu?


“Orada uyudu öylece.
Gözlerine kara bir fular çekti ve taşın huzurunu istedi taşlardan.
Duvardaki ağzı açık kartallara ve dili olmayan dişsiz kurtlara baktı.
Ve çatıya çevirdi başını.
Çatıda gizlenen eski ay.
Güneşi tanıyan.
Onu bırakıp bırakmayacağımı sordu.
Bin yıl.
Aynı gün, aynı uyku.
Tanrının gölgesi kavuştuğunda,
Yeryüzü tarafından uyandırılır insan.”**

*Beyaz Mesela, Bejan Matur
**Taşın Huzuru, Bejan Matur


Görsel (2): NASA web site

12 Ocak 2011 Çarşamba

Ütopya

Sevgili Okuyucular
Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..


“Bırak sökük kalsın rüzgâr, bu zırdeli düşün içinde
gerçeğin ne anlamı var.
Biz zırdeli bir düşün içinde kavrulmuş kurumuş iki fıstık gibi
Yatalım uyuyalım uyanalım kalkalım”*

Ütopya hem okunurken tınısını, hem de aklıma getirdiklerini sevdiğim bir kelimeydi. Olmayacakmış gibi gelen şeylerin olabileceğine inandırırdı beni. Bir şey hayal etmek değil; hayalin ötesinde, yeni bir yaşam kurmak, o yaşama inanmak ve olması için uğraşmaktı. Tüm sihirlerin içine saklandığı küçük, göz kamaştırıcı bir damlaydı.

Hayatın toz dumanında, o küçük ışığı görmez olmuşum. Üstüne düşünmeyince, kelimeyi de unutmuşum. Bu akşam, kitaplıktaki romanlardan birinin arkasında karşıma çıktı. Aklıma ilk gelen ütopya fikri: “Adil ve açık bir devlet düzeninde yaşayan, önyargısız, güleç yüzlü, birbirini dinlemeye ve anlamaya açık insanlardan oluşan bir ülke”, bana ne kadar da umutsuz olduğumu gösterdi. Yazık, on yıllardır ülkede yaşanan ağır, pis kokulu, karanlık, seviyesiz, karamsar ve acı dolu olayların yorduğu ruhum, ütopyasını da küçültmüştü. Bazı ülkelerde yaşanan hayatın bizim için bir ütopya olması… Midem, beynim ve boğazım buruluyor sanki. Bir yandan bağırarak ağlamak, bir yandan kusmak, bir yandan avazım çıktığı kadar bağırıp önüme çıkan herkesi omzundan tutup silkeleyerek “Ütopya değil bu, mümkün, hatta bazı ülkelerde sıradan bir durum!” demek istiyorum.

Üniversite bittikten sonra, yurtdışına gidecek arkadaşlarla kalacaklar arasında şuna benzer konuşmalar olurdu.

- Bu ülkedeki insanların vergisiyle okuduk. Kalıp burada üretmeli, burada bilim yapmalı, bu toplumdan aldığımızı geri vermeliyiz.
- İyi de bu ülke bana üretmek, bilgimi ve eğitimimi kullanmak için ortam sağlamıyor ki. Benim düşündüğümü bile duymaya tahammülü yok, bilgi ve üretim sadece yaşadığın toplum için değil insanlık içindir. Kim imkân, ortam hazırlarsa, kim seni duymaya istekliyse, oraya gider ona anlatırsın.
- Evet, haksız sayılmazsın ama hepimiz gidersek, bir gün bu ülkede her şey daha da kötüye gitmez mi? Kalmak, uğraşmak, değiştirmek, bunlar ütopya değil, mümkün.
- Sen bunu tercih ediyorsan saygı duyarım, umarım değişir bir şeyler, o zaman ben de dönüp burada düşünmeye ve üretmeye devam ederim. Ama bu dünyaya bir defa geliyorum, kendim olabildiğim, bilgimi kullanıp üretebildiğim yerde yaşamak istiyorum.

Kalanlar neyi değiştirdi, bilmiyorum. Kalanlar, ruhlarını beslemek şöyle dursun, sadece soluk aldırabilmek için bile uğraşmak zorundalar, biliyorum. Değdi mi, sanmıyorum. Gitmek için ya da sihrini içinde saklayan göz kamaştırıcı ütopyalar için geç mi, asla.

“Değil mi ki, bir yere kilitlenmiş
Bir küçük iyiliktir aşk,
Değil mi ki, billurdan bir yalan dünya
Bırak ersin o tamama
Gel bak tepeden bir nehir manzarası
göstereceğim sana.”*

*Nehir Manzarası, Birhan Keskin

7 Ocak 2011 Cuma

bakış

Sevgili Okuyucular

Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..




"Sonra ki bir fotoğrafa dönüşüyor her şey
Nasılsa
Sarı emmiş, mordan çekinmiş, kahverengi bir fotoğrafa
Sahi, kalınca bir şeyler giyinmeliyim ben
Üşüyorum da
Bende herkes var, diyen bir kızın titrek
Sesleri dökülüyor kucağıma"*


Camdan bakan ve camın arkasındaki... Bütünü ya da detayı ya da her ikisini de ayrı ayrı görmek, bizim tercihimiz değil midir? Baktıklarımın içinde gördüklerim, görmeyi seçtiklerim, gördüklerimden sakladıklarım...


* Alıntı: Manastırlı Hilmi Beye Birinci Mektup, Edip Cansever


30 Aralık 2010 Perşembe

yeni yılda dilerim ki...





“Doğanın bana verdiği bu ödülden
Çıldırıp yitmemek için
İki insan gibi kaldım
Birbiriyle konuşan iki insan.”





Bu sabah nerdeyse uyanır uyanmaz okuduğum ilk şey, uzaklardaki bir dostumdan gelen şöyle bir iletiydi: “I have learned that in the end it is just you that has to carry your own cross. Friends, loved ones may be around maket he going a little sweet however but you battle life by yourself and the true test of a human being is how successful she/he was in walking tall while carrying the cross.What did you learn in 2010?”Evet, seçtiklerimiz ve vazgeçtiklerimizle, razı olduklarımız ve inatla tutunduklarımızla, hayatı yüklendiğimiz yolda özünde tek başınayız. Ama bu sürekli ve mutlak bir tek başınalıktan çok, seçtiğin yolun sorumluluğunu yüklenen olarak bir tek başınalık gibi.

Bense bu yıl her şeyin bir tekrar, parça parça döngülerin oluşturduğu bir büyük döngü olduğunu farkettim. Döngünün herhangi bir anında veya yerinde durup, kendimize “E, peki bundan sonra?” diye sorabiliriz. Verdiğimiz cevap kendi küçük döngümüzde devam etmek ya da yeni bir akış yolu seçerek yeni bir küçük döngü yaratmak olabilir. Bence gezegenler gibiyiz. Yörüngelerimiz yavaşça değişirken biz ilerlediğimize kanaat getirebilir ya da bir çekim alanından kurtulup başka bir çekim alanına doğru yola koyulabiliriz. Ve bence, tüm bu tekrar içinde yaşama anlam katan: Sevgiyi, bilgiyi ve neşeyi, şartsız, kısıtlamasız, sakınmasız paylaşabilmektir.

Diliyorum ki, başlayacak 365 günlük yeni döngüde içimizde ve etrafımızda sevgi, huzur, neşe eksik olmasın. Kaynağı bizde olanı tükenecek sanıp kendimize saklamayalım, çünkü paylaşmak çoğalmak/çoğaltmaktır.

“Ve
İnsansız anı yoktur. Var mıdır?”**

*Başlangıç , Edip Cansever
**Anısındayım, Edip Cansever


Sevgili Okuyucular

Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..



27 Aralık 2010 Pazartesi

yapmak istiyorum ey hayat!


“Anlıyorum
Yaşam elbette uzun biz duyabildikçe sevgiyi
Yalnızca bunun için uzun
Yani sevgiyle de sevebilir insan, sevdayla da
Örneğin
Bir sevgiyi yontup onarmak için
Döğüsmek de sevgidir”*


Dünyanın bir kısmı Noel tatilinde, işler sakin. Yılın son haftası on iki aydır dolapta, çekmecede, masanın üstünde biriken dosyaları, kağıtları temizleme vakti... Bir kağıdın köşesine yazılıp unutulan notlar, köşe bucak aranıp bulunamayan raporlar gün yüzüne çıkacak. Gelecek yıl için iyi dileklerin sunulduğu e-postalar alınacak/yollanacak, dilekler hayalleri canlandıracak, hayaller bir kaç günlük yanılsamalar yaratacak ruhumuzda, Cumartesi sabah uyandığımızda başka bir hayata uyanmış olmayı umacağız. Biraz keyfimize, biraz kanımızdaki alkol oranına, biraz hayalperestliğimize bağlı ama hadi diyelim Pazartesi sabahına kadar sürecek umutlu bekleyişimiz. Sonra, aynı dünyada, aynı kişi olarak, aynı ritimde bir hayata devam ettiğimizi anlayıp, neyse bir dahaki seneye mi diyeceğiz?

İstediği bir şeyin olup olmayacağını hayata soran ve her defasında özel bir işaretle cevaplandığına inanan kadın;içinde taşıdığı, masallara, sihirli değneklere, peri tozlarına, bir sabah uyandığında herşeyin renk değiştirmiş olacağına inanan ve çirkin yeşil tırtılla, rengarenk narin kelebeğin aslında aynı şey olduğunu bilen çocuğun yanağını okşuyor. Bir yandan ajandamın arasındaki kağıtları ayıklıyor, bir yandan gülümsüyorum.

Hayatın öyle durup beklerken değil ama bir şeyin olması için uğraşırken süpriz yapmayı sevdiğini; pes ettirinceye kadar zorlayıp, tam vazgeçtim derken tuttuğu bütün yolları açtığını biliyorum. Doğum günümden önce yazmayı adet edindiğim “yeni yaşımdan ne bekliyorum?” listemi bu sene hazırlamadım. O zaman yılın yenisiyle yaşın yenisini birleştirip bir “yapmak istiyorum ey hayat!” listesi yazmalı ve içlerinden en çok olmasını istediğim için sormalı “Ne dersin hayat, yerine getirecek misin bu isteğimi?” Eğer cevabın, “Ne istedin de geri çevirdim, elbette vereceğim ama her zamanki gibi biraz uğraş da ikimiz için de keyfi çıksın” diyorsan; o zaman 2011’in ilk haftasında hiç beklemediğim bir şey yap. Mesela çok çok uzun zamandır görmediğim bir dostum çat kapı bana gelsin;ya da yağmurlu bir sabah gökkuşağı çıksın yoluma;ya da dışarının kardan bembeyaz olduğu bir sabaha uyanayım; ya da cebimde senden bir not bulayım... Sen çok iyi bilirsin kendini nasıl anlatacağını ve benim verdiğin cevabı kesinlikle ıskalamayacağımı.


“Ve benim bildiğim kadarıyla
Her şeydir bir insan, her şeydir
Yalandır kısalığı yaşamın
Ve özellikle insan dediğimiz şey
İnançlı bir insan soyunun parçasıysa.”*




Alıntılar:
Şiir* : ”BİLMEZ MİYİM HİÇ”, Edip Cansever
Görseller: 1-The life tree, Gustav Klimt, 1909 2- Avatar filmi web sitesi

Sevgili Okuyucular

Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..



22 Aralık 2010 Çarşamba

“Ancak özlediğini bildiğin, sevebildiğindir"

“Özleme tek çare, özlemin, artık, olamamasıdır-
yoksa, özlem, hep, vardır...”*

Özlemek: Bazen tek bir insanı, bazen başka başka insanlarla paylaştığın tek bir şeyi; bir anı, bir yeri, bir bakışı; sakınmasız saatlerce konuşmaları, susup düşünmeleri, gözlerinle, ağzınla, bedeninle, ruhunla gülmeleri; toprağa sırtını verip samanyolundan yıldız seçmeyi; gözüne bakıp hayatın anlamını çözdüğünü sandığın O’nu; bir sesi, bir tadı, adının söylenişindeki tınıyı; açık havada uyumayı, uğur böceği avcunu gıdıklayarak dolaşırken dileklerden dilek seçmeyi... İçini dolduran hissin, neye ve kime yöneldiğini bilmeden, umursamadan, düşünmeden özlemek, iyidir, sevebildiğindir. Yaşamak, biraz da unutmak, hatırlamak ve özlem biriktirmek değil midir? Özlemek, sanki havayla da ilintilidir. Yağmur hüznü, güneş aşkı, sis mesafeyi, kar hiçliği, rüzgar kokuyu ekler özlemin yanına.

“Ancak özlediğini bildiğin, seve
bildiğindir _ sevdiğin
dir.
Özlem, sevgi, değil;
sevgi, özlem
dir.”*

Özlemlerim, bedenimden çıkarıp, kendi seçtiğim yerlere bağladığım iplerle ördüğümdür, benden çıkan ve beni hayata bağlayandır. Biriktirilemeyen, biriktirilmek istenmeyendir özlem, sürekli değişen, tükenen ve bir daha var edilendir. Yaşamla oynadığım yansıma oyunudur, yaşadığımdan yansıyıp bana geri dönendir özlem. Bir delilik anında, soluk almak için ilk vazgeçtiklerimden geriye kalan tortudur. İçimdeki labirentten kaybolmadan çıkmak için girişteki ağacın dalına bağladığım iptir. Özlediklerim karnımda, kalbimde, ciğerlerimde ve beynimin kıvrımlarında sakladıklarımdır. Sevdiklerim, biriktirdiklerim, hayal ettiklerimdir.

“Yaşam, kopmadan kurtulamaz —
ama bağlanmadan da kopamaz.
Yaşamında kurtuluş, hep, bağlanıp —kendini
bağlayıp— sonra, hep, bağlarını koparman olacak.”**


*Özlem, Oruç Aruoba (Metis Yayınları)
**Yaşam(ki), Oruç Aruoba (Metis Yayınları)

20 Aralık 2010 Pazartesi

“dikey dururum, fakat yatay durmayı yeğlerdim”

“I Am Vertical
But I would rather be horizontal.
I am not a tree with my root in the soil
Sucking up minerals and motherly love
So that each March I may gleam into leaf,”*

Dikey Dururum
Fakat yatay durmayı yeğlerdim.
Mineralleri ve anne sevgisini soğurarak
Her Mart pırıl pırıl yaprak açacak
Bir ağaç değilim ben; toprakta değil köklerim.**



Yazıyı ve sonrasında bulup okuyacağınız Slyvia Plath şiirlerini, Üç Renk: Mavi (Trois Couleurs: Bleu) filminin müzikleri (Zbigniew Preisner) eşliğinde okumanızı öneriyorum. http://www.youtube.com/watch?v=jmQ88PWzvR0veya http://fizy.com/#s/12i4i6
Ruhumun bedenimden kat kat ağır olduğu bir sabaha uyandım. Gece boyunca, hayatla alıp veremediklerimi parlatıp, dizmişim sıraya. Ama asıl ağırlık, insana gerçeküstü bir oyuna hapsoldum hissi veren, ülke gündeminden geliyor. En ağır gelenler silah yasası ve Maraş olayları.Silah sahibi olmanın vazgeçilmezliği üstüne edilen laflar; silahın şeker, ekmek, elbise gibi pazarlamasını yapan, her insanın silah taşıma, kullanma ve öldürme hakkı olduğunu, yaşama hakkından daha çok savunan insanlar... Katledilerek öldürülen canlarını anmak için Maraş’a gelen ailelerin acılarını paylaşmak yerine, “burası Maraş buradan çıkış yok” diye slogan atarak cinayeti savunan sahiplenen insanlar... Ölümler, cinayetler, şiddet, nefret... Doğuştan gelen farkları nasıl da kolay sahiplenip, üstüne bir dünya kuruyor insanlar, anlamıyorum. Çabasız, düşünce üretmeden çoğunluğa dahiliyetin verdiği rahatlıkla veya gücün merkezine yakınlığın verdiği güç yansıması ile adam olmaya çalışmak. Bir solukluk canımızla, kanayan ve çürüyen bedenlerimizle aynılığımızı görmemek için sadece gözlerimizi değil, aklımızı ve kalbimizi de kapatmak lazım. Yazık!

Belki de insan ruhunun özü kötücüldü ve varoluştan bugüne yaptığımız, içimizdeki bir zerre iyiliği çoğaltmaktı. Bilmiyorum. Yapraklarımı döküp uyumak istiyorum. Dur durak bilmeden kar yağsın, beyaz dışında tüm renkler silinsin, hepimiz yapraklarımızı döküp uyuyalım. Kimbilir belki de, bahar geldiğinde içimizdeki kötücül tarafın birazını toprağa bırakmış uyanırız; ılık güneşe dönük filizlerimizle özdeki aynılığımızı görüp aydınlanırız.

“Nor am I the beauty of a garden bed
Attracting my share of Ahs and spectacularly painted,
Unknowing I must soon unpetal.
Compared with me, a tree is immortal
And a flower-head not tall, but more startling,
And I want the one's longevity and the other's daring.”*

Payıma düşen Ah’ları cezbeden
Ve yakında yapraksız kalacağını bilmeyen
İhtişamla resmedilmiş bahçe tarhının güzelliği de değilim.
Ölümsüzdür bir ağaç, kıyaslandığında benimle
Ve bir çiçek başı daha bir irkiltir, uzun olmasa bile,
Birinin uzun ömrünü, diğerinin cüretini isterim.**

*Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
**Çeviren: İsmail Haydar Aksoy


15 Aralık 2010 Çarşamba

"her şey naylondandı o kadar"

“Halbuki korkulacak hiç bir şey yoktu ortalıkta
Her şey naylondandı o kadar
Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
Ama geyikli geceyi bulmadan önce
Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk”*

Algılarımız, direnme ve dayanma gücümüz, farkındalıklarımızla kuruyoruz hayatımızı. Hareket alanımızın bize lütfedilen kadar olduğunu, hayatın da sadece bizim yaşadıklarımızdan ibaret olduğunu sanıyoruz, bir süre. Efendilerimiz belirliyor yapıp edebileceklerimizi, sınırlarımızı, varlığımızın yerini ve anlamını. Kimi zaman düzden emrederek, kimi zaman da kültür, töre ve dinle süsleyip saklayarak...

Bir gün, ayak ve el parmaklarımıza bağladıkları iplerin farkına varıyorsun. Tek başımıza verdiğimizi sandığımız kararların başkalarının istekleri olduğunu; sistem denilen şeyin aslında “kukla oynatıcılar topluluğu” olduğunu anlıyorsun. Olimpos’un tepesinde oturup, insanların hayatıyla oynayarak eğlenen; zevkte ve şiddette sınır tanımaz tanrıların, Olimpos’taki yazlık saraydan dünya metropollerindeki kışlık villalarına taşınışlarını gözlüyorsun televizyonlardan. Algın genişlemeye başlıyor.

“Yaşam uzun...”
“Hayal kurmayı bırak demiyorum ama hayallerini erteleyebilirsin.”
“Daha çok çalışırsan daha çok kazanacağın kesin. Böylece istediğin evi ve arabayı alabilirsin.”
“Emeklilik mi, şaka yapıyor olmalısın, önünde uzun yıllar var ve sen evde oturup ölümü mü bekleyeceksin? Çalışmak her zaman zihni ölüm gibi kötü düşüncelerden korur.”
”Hayat atmışından sonra başlar. Çocuklar büyümüş evlenmiş olur. Emekli maaşın, evin, araban. Karı koca hayallerinizin peşinden huzur içinde gidebilirsiniz.”

Tüm bu cümlelerin bir replik olduğunu, The Truman Show filmine, bizi izleyerek eğlenmek ve üstümüzden para kazanmak isteyen tanrılar için hapsedildiğimizi fark ettiğimizde boğulacağımızı sanırız, ama boğulmayız.

Sonrası direnme ve dayanma gücümüze kalmıştır, bir de hayallerimizi ne kadar çoğaltıp büyüttüğümüze. Bir günümüz ötekine uymaz olur: yalandan da olsa alıştığımız düzenin rahatlığını severiz, tek başına tanrılara kafa tutan Prometheus Wikileaks davasını kazanır gücümüzü sınamak isteriz; yıllardır sakladığımız gerçek benimizi bulmak için ciğerlerimizi, beynimizi, kalbimizi yerinden çıkarır arkasına bakarız; herşeyden vazgeçer tembel tembel emekliliği beklemeye karar veririz; başa döner tek tek parmaklarımızdaki iplere bakarız, ne kadar sağlam bağlanmışız sınarız; bu dünyadan gelmiş geçmiş bir yol bulup iplerini kesmiş insanlarla, yazarlarla, düşünürlerle söyleşir, ne yapacağımızı bulmaya çalışırız; gökyüzüne, güneşe, yıldıza bakar, denize karşı çay içer, etrafta halinden memnun veya fark etmemiş insanlarla karşılaşır, adam sende boş ver gitsin, üç günlük ömür der geçer gideriz...

Bundan sonra bildiğimizce, istediğimizce devam etmek hayata;direnme ve dayanma gücümüze ama en çok da her zaman saklayıp koruduğumuz hayallerimize kalmıştır.

“Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
Eskimiş şeylerle avunamıyoruz
Domino taşları ve soğuk ikindiler
Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık
Gölgemiz tortop ayakucumuzda
Sevinsek de sonunu biliyoruz
Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum
İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada
Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum
Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum
İyice kurulamıyorum saçlarını
Bir bardak şarabı kendim için içiyorum
"Halbuki geyikli gece ormanda
Keskin mavi ve hışırtılı
Geyikli geceye geçiyorum"*

*Geyikli Gece, Turgut UYAR

30 Kasım 2010 Salı

İçimizde kimi saklıyoruz?

“Bizim büyük tüketimlerimiz çok sık yaptığımız küçük tüketimlerdir. Savmak da, yanına yaklaştırmamak da bir tüketimdir, - insan bu konuda yanılmamalı - , olumsuz amaçlar için harcanmış güçtür. İnsan sürekli bir savunma gereği duyunca, gücünü yitirir, sonunda kendini savunamaz hale gelir.” *

Eğer uğraşıp zaman içinde değiştirmedikse, çocukluğumuzda neysek şimdi de aşağı yukarı oyuz. Anne babaların da sık yaptığı bir şeydir çocukluğumuzla şimdimizi kıyaslamak. “Sen, çocukken de böyle inatçıydın”, “Meme emmek yerine biberondan içerdin, o zaman da tembeldin şimdi de tembelsin”, “Oyuncaklarını kendi aklınca gruplar öyle kaldırırdın”, ”Uykudan uyanır gülümserdin, hep güleç yüzlüdür benim oğlum”… Çocukluk, bir kısmını bizim de hatırladığımız, çoğunu ise büyüklerden dinlediğimiz; büyüklerin bize bakarak çocukluklarını hatırlamaya çalıştıkları, bizimse fiziksel yeteneklerimizi keşfettiğimiz, geliştirdiğimiz bir dönemdir.

Ergenliğimizi kendimizi/kişiliğimizi tanımaya çalışmakla, gençliğimizi kendimize maskeler edinip onlar sayesinde olmayı istediğimiz kişiymişiz gibi kurgu bir kişilik oluşturmakla, olgunluğumuzu da maskelerimizi bir kenara bırakıp kendimiz olmakla geçiriyoruz. Eğer tüm maske ve derilerimizden kurtululabilirsek, sanırım geldiğimiz gibi tek deri, tek yüzle gidiyoruz dünyadan. Belki de hayatın biricik amacı, kendimizi tanımak, hayatın içinde kaybetmek ve evrilip değişmiş olarak yeniden bulmak...

Bir süredir üstüme giydiğim kimliklerin, yüzüme taktığım maskelerin ağırlığını hissettiğime göre, gençlikten çıkmanın, evrilmiş kendimi aramanın vakti gelmiş olmalı. Nietzsche,“Bilgide her başarı, her ileri adım yürek ister, kendine karşı direniş ister, özen ister…”** diyor. Gerekli zamanda takmak için sırtımda taşıdığım maskelerim, her birini kendi derimin üstüne giydiğim ve zamanla hepsini ben sandığım kimliklerim… İçimde kimi saklıyorum? Tüm bunların altında ve arkasında bana ait olan, maskelenmeyen tek şey, karanlık ve derin bir mağaranın içinden dışarıya açılan yol: gözlerim. Bedenimi kanatmadan deri değiştirmek, oynamaya gerek kalmadan yaşamak, elimden tutup karanlık mağaradan çıkmak, gözlerime varmak…

Sahilde kumların arasındayım şimdi. Kumlar, su tanecikleri, balıklar, yapraklar, karıncalar, yosunlar, yıldızlar, deniz kabukları, lodosla savrulup dağılıyoruz. Az sonra, her parça kendi uykusunda diğerlerini görecek. Sabah, lodosta savrulan diğerlerinin parçasından birazını kendime katmış uyanacağım. Başkalaşmış, bir kat derimi soymuş, hafiflemiş, içimde sakladığım kendime yaklaşmış...




*-** Friedrich Nietzsche, Ecco Homo Kişi Nasıl Kendisi Olur (Say Yayınları), s.40 ve s.8
Çeviri: İsmet Zeki Üyüboğlu

23 Kasım 2010 Salı

tarif defteri

Bazen yaşadığım ülkede, şehirde, zamanda hayat zormuş gibi geliyor. İnsanların yaptıklarına, düşündüklerine, insafsızlıklarına hayret etmek, üzülmek, olan biteni değiştirememek, aklımı, kalbimi, bedenimi, gözümü, gönlümü yoruyor. Sonra bir an oluyor, ya hayatımda olmazsa eksiklenirim dediğim birinin varlığı, ya karnımın tokluğu, ya havanın rengi, hayat güzel diyorum, hem de tam şu zamanda, bu ülkede ve bu şehirde, güzel. Boşuna dememişler dertsiz insan yoktur diye, bize küçük gelen başkasına büyük dert, ya da benim küçük burjuva hayıflanmalarım aslında dertsizin dertlenmesi, ne ben bilirim, ne siz, gerçekte kim kimden daha dertli. Geriye dönüp bakınca ve anlatılan kadarıyla, epey bir nesil hep dertliymiş kendince. Bu kadar evrimleşmeye, bu kadar teknolojiye rağmen, kimsenin derdi bir gıdım eksilmediğine göre, acaba insanın içinde dert ister, dert sever, dert çeker, dertli bir kısım mı var? Bilmem ki, belki de...

İçimizdeki sevinci, gözümüzdeki ışığı artıran, yaşamı anlamlandıran, yüreğimizdeki dertlerin yanı başında durup bize güç veren "iyi şeyler" de yok mu?  İşte, sorunları görüp kafa yorduğumuz kadar, bu iyi şeyleri de görüp çoğaltalım, paylaşalım ki hayata dair umudumuz ve yüreğimizdeki sıcaklık artsın, diye düşündüm. "İyi şeyler" başlığı altında toplanayacağım bu yazıları, belki okuyanlar da, kendi hayatlarındaki veya etraflarındaki iyi şeyleri paylaşırlar, birlikte çoğalır/çoğaltırız, kim bilir.

İyi seyler...

Annemin orta okuldan beri bir kez bile küsmediği üç yakın arkadaşı vardır. Doğduğum günü bilen, annemin ne zaman sıkışsam, ne zaman hasta olsanız yanımdalardı dediği, gözlerinin içi gülen üç güzel kadın... Onları tanıdığımdan beri bu dört arkadaşın birbirlerine sevgisi saygısı hiç eksilmedi. Birbirlerinin özel hayat sınırlarına izinsiz girmediler, tıpkı evlerine habersiz gitmedikleri gibi. Üç gün arka arkaya görüştüklerinde de, bir kaç ay ayrı kaldıkları yaz tatillerinde de, hep aynıydılar. Çocukluğumda, onlar hayatları hakkında konuşurken bir yandan oyun oynayıp bir yandan onları dinlemeye bayılırdım, bir de hazırladıkları kurabiye kek poğaça ve tatlılara. Örgü modelleri, yemek tarifleri, gündelik hayat tüyoları değiş tokuş edilir; hemen oracıkta üç beş sıra örülüp alınan örgü modelleri, eve gelince, ilerde kullanılmak üzere örnek torbasına konurdu. Küçük not kağıtlarına yazılan yemek/pasta/kek tarifleri de, aman kaybolmasın diyerek, mutlaka aynı akşam, evdeki "tarif defteri"ne yazılırdı. Hala en sevdiğim kurabiyeler ve poğaçalar o defterde yazılanlardır.

Defterden, sevdiğim bir tarifi aynen paylaşıyorum. Afiyet olsun!

Güler Teyzemin fındıklı kurabiyesi :

İki fırın tepsisi kurabiye için malzeme :
2 yumurta (birinin akı ayrılacak)
Bir su bardağı yoğurt
Yarım paket margarin
Yarim kilo şeker
Yarım su bardak sıvı yağ
1,5 paket kabartma tozu
Bir tutam tarçın
Biraz kuru üzüm
Alabildiği kadar un
Biraz dövülmüş fındık

Yapılışı:
Margarini eritip, sırasıyla yoğurdu, sıvı yağı, yumurtayı, şekeri, kabartma tozunu ekleyerek iyice çırp. Sonra tarçın ve üzümleri ekle. Kurabiye hamuru kıvamına gelinceye kadar un ekle.

İstediğin büyüklükte yuvarladığın kurabiyeleri önce yumurta akına sonra dövülmüş fındığa batırıp tepsiye diz. İstersen, fındıkların içine biraz toz şeker de ekleyebilirsin.

*Fotoğraf Google Image (23/11/2010)

4 Ekim 2010 Pazartesi

bir yıl daha

“Çığlık atsam beni kim duyardı ki melek
mertebelerinden? peki ya ansızın kalbe kabul etse beni
içlerinden biri: yok olurdum şüphesiz
kudretli var oluşunda. Çünkü güzellik, dehşetin
ancak katlanabildiğimiz başlangıcından başka şey değil
ve bizi mahvetmeye tenezzül etmediği için sakince,
hayranız ona böyle.”*



Yaşıyorum ve dönüşüyorum. Kendim, dokunduğum şeyler, baktığım yön, ruhuma vuran ışıkta aydınlanan yerlerim, etrafımdaki insanlar ve dünya… Gündelik değişimleri görecek kadar algım yüksek değil. Ancak, geçmişte ve şimdide, yaşadığım benzer şeylere verdiğim tepkilerden, ya da başıma gelen olaylardan etkilenişimden anlıyorum değiştiğimi. Bir de doğum günlerimden… Yirmili yaşların ortasına kadar, doğum günlerim, kutlanması gereken, unutulunca sitem edilen, o güne özel süprizler beklenen, kutsal bir gündü; yirmilerin ikinci yarısındaysa, hadi ‘hayat senden büyük numarayı yapmanı bekliyorum, söyle şu sihirli sözleri ve açılsın kapı’ diyordum her doğum günümde. Sihirli sözlerin, içimde saklı olduğunu farkettiğimde, çoktan otuzlar gelmişti. Artık, neyi nasıl yapmak istiyorsam yapıyordum, zamanın değeri artmış, etrafımdaki dostlar kıymetlenmişti. Şimdilerde –otuzların sonu- yeni bir döneme girdim, gündelik seslerin ve gelecek hayallerinin en olmadık yerine hastalık ve ölüm sözleri yerleşmeye başladı. Düşüncede hazır olduğumu sandığım, ama karşıma çıkınca hiç de hazır olmadığımı –belki de asla hazır olunamıyordur, bilemiyorum- anladığım bir dönem... Karanlık, gözlerim henüz kör bu duyguya, el yordamıyla tanımaya çalışıyorum. Sürekli sendeliyorum, düşüp kalkmaktan dizlerim ve dirseklerim yara bere içinde, korkudan acısını hissedemediğim yaralar bunlar. Ölümle, ailemde ölümle karşılaşmak, sanki durduğum yeri salladı. Bu yıl yeni yaşıma uçsuz bucaksız bir hiçlik duygusuyla girdim. Hiçliğin, aklımda ve kalbimde yarattığı çekilme hissi canımı çok acıttı. Doğum günümde, durup durup ağladım. Bir sese, bir soruya, bir görüntüye, vara yoğa ağladım. Hiçliğin içinde tutunduğum tek şey ‘sevgi’ydi yine. Hayatı anlamlandırmasa da, dayanılır kılan, acıyı geçiremese de hafifleten, sevgi.

Hayatımda sevgiyi var eden her dosta, her canlıya ve her varlığa minnetle başlıyorum yeni yaşıma.

“Daha bereketli olması gerekmez mi en nihayet
bu en kadim acıların? Vakti değil mi artık, severek
sevdiğimizden kendimizi serbest kılmanın ve titreyerek dayanmanın:
okun kirişe dayandığı, fırlayışta toplanıp
kendisinden fazlası olduğu gibi? Kalmak, hiçbir yerde çünkü.”*

* Duino Ağıtları, Rilke

23 Eylül 2010 Perşembe

Ah, hayat!


Bazı sabahlar bir şey oluyor, sihirli bir şey. Belki uyanmadan önce gördüğüm rüyadan güne akan bir histen, belki dinlenmiş uyanmaktan, belki gün ağarırken evin içine dolan serin havada ürperip battaniyenin sıcağına sokulmaktan, belki bedenimde salgılanan bir hormon veya kimyasaldan, belki ... Daha miskin miskin gerinip, uyumak istiyorum derken bile içimde bir sevinç... Böyle sabahlarda, balkondaki çiçekler ha konuştu ha konuşacak, gökyüzü ışık oyunlarında, karbon monoksitli nefret saçan trafikte önüm hep açık. Rüzgarı, hareketlerimi, nefes alışımı, çöpü karıştıran kediyi, insanları, evleri, bulutları herşeyi gerçekten görüyorum, gerçekten hissediyorum. Böyle sabahlarda var olan hiç bir şey sıradan değil, fizik kurallarını ilk kez farkediyormuşum gibi, sarsılıyorum. Kızarmış ekmek kokusu, karpuzun tadı, çayın rengi, havanın serinliği, ciğerlerime dolan nefes, dünyayı görünür kılan ışık, etrafımda var olan herşey/herkes... Ah, hayat! Sihirlisin, muhteşemsin, mucizesin! Sevdiğim insanların hepsini bir defada kucaklayıp göğüs kafesimin içine saklıyorum. Yolumun geçtiği tüm şehirler, içinde olduğum tüm zamanlar, içinde şekillendiğim dünyanın tüm halleri, gözüme dokunan tüm görüntüler, hepiniz şimdimdesiniz.

22 Eylül 2010 Çarşamba

“ben bir gün giderim ki neyim kalır”

Doğum günüm yaklaşıp da hayat muhasebesi yapmaya başladığımda veya ara ara hayatla uğraşmaktan sıkıldığımda hep aynı soruyu soruyorum kendime. Bu hayata yükleyebileceğim bir amaç var mı; yoksa tesadüfen doğmuşum, e öleceğim de kesin, öyleyse amaç falan arama, yaşa gitsin mi? Terazide ‘yaşa gitsin’ kefesi de göz ardı edilmemekle birlikte, şimdiye kadar hep ‘bir amaç olmalı’ kefesi ağır bastı. Bu amaç, olgunlaşmak ve ruhumu evriltmek için öğrenmem gerekenleri bulmak ve öğrenmek gibi daha sufi bir noktayla; milyonlarca yıldır dünya üstünde evrim geçiren insan türünün, milyonlarca yıl daha yaşayacağı varsayılıyorsa o zaman bari evrimde aklıyla iyiyi seçerek evrilenlerin yanında olmaya çabalayayım gibi daha deneysel bir nokta arasında salındı durdu. Henüz de emin olunarak bir cevap verilemedi.

Tüm bu sorgu sualin, arayayım illa ki bulurum bulamasam da ararken yolda olurum halinin sonunda, genelde yorgun düşüp, amacı boşver anlama bak, diye koyuyorum noktayı. Neyse ki, anlam konusunda uzun uzun sorular sorup, analizler yapmaya, ruhumu ters yüz edip içine bakmaya gerek kalmadan veriyorum kararımı: Sevgi.

Sevgi ama, sevginle yanıyorum, çocuğumu/annemi çok seviyorum, kendimizi sevelim, en sevdiğim futbol takımı, ya sev ya terk et, seni sevmeyen ölsün, evimi seviyorum ... ve onlarca benzerini sıralayabileceğimiz kalıplarda geçen, birleyen, bencil, sevgi kelimesinin kenarına sürtünen ama içine giremeyen ‘sevgi’ değil bu. Hayatın anlamı dediğim ‘sevgi’, çoğaltan/çoğalan, varlığını kendimize ve şartlarımıza bağlamadığımız, sınırları olmayan/akışkan, ruhumuzun masum zamanlarına ait, var olan herşeye/herkese/her canlıya/her cansıza doğru akan, sevgi kelimesinin içini dolduran bir sevgi.

Keşke sevgi1, sevgi2, sevgi3 diye bilmiş bilmiş tanımlamak kadar kolay olsa sevgi(∞) u içimde var etmek. Azıcık rehavete düşsem, mesela okulların açıldığı sabah İstanbul trafiğindeki gibi, hoop hemen içimdeki bencil canavar çıkıyor ortaya, zar zor toparladığım bir avuç temiz sevginin içine bir tutam karbon monoksitli nefret serpip kaçıyor. Hadi, dön başa. O yüzden bu sevgi(∞)ye ulaşmak istiyorsam, anladım ki sürekli başa dönecek sabrım, bu tuhaf durumlarla baş edecek bol bol enerjim de olmalı. Yani bir çeşit, dünyayı sırtlayan Atlas durumu.

Cansıza, bitkiye, hayvana karşı; huyu suyu hormonlarına, iş stresine, çayın demine, yatağın solundan kalkmasına, canı tatile gitmek istemesine, pişirdiği yemeğin dibinin tutmasına, giydiği ayakkabının ayağını vurmasına, öptüğü kişinin gözünü kapatıp kapatmamasına, havanın nemine ... göre nerdeyse tamamen değişen insan?

“Bunca yapılacak iş, bunca öğretilmiş kural, bunca telaşe/kızgınlık/neşe, bunca hayalden; benden sonraya neyim kalır, neyim kalsın isterim?” ya da “Hakkıyla, keyfimce, zevkimle yaşadıktan sonra, şart mıdır geriye bir şey bırakmak?”

“ben bir gün giderim ki neyim kalır
eksik bıraktığım her şeyim kalır
yaz günü kim ister ki öldüğünü
eksik bıraktığım her şeyim kalır
yaşamam bir beyazlık gibi sanki
eksik bıraktığım her şeyim kalır
genişlerim dağılırım beyazım
ben bir gün giderim ki neyim kalır
ben bir gün giderim ki ey diri at
elbette benim de bir şeyim kalır”
                          Turgut Uyar

20 Eylül 2010 Pazartesi

sevgi mi, öldürme mi?

Belki de, ölümün doğmak kadar hayatın bir parçası olduğunu kabullenmeye çalıştığım gibi –elbette düşünerek varılan bir kabul değil, duygusal kabul... Hani yüz yüze geldiğin anda, eskilerin ölüme karşı tevekkül dediklerinden – ; öldürmenin de insanın doğasında olduğunu kabullenmeye çalışmalyım. Belki böylece aklım huzura erer; nasıl, neden sorularını bırakırım; ve dikkatimi doğal yolla ölecek kadar yaşayabilmek için öldürülmekten sakınmaya veririm.

Kötülüğün –sadece masum kötülüklerin değil, işkence etmek ve öldürmenin de – her insanın içinde olduğunu kabul etmek... Kendimi diğer insanlardan soyutlayıp, daha olgun, ermiş, masum bir yere koyamayacağıma göre – elbette koymak istemeyeceğimden değil, hatta duygusal anlamda nerdeyse herkes gibi, ben de dünyanın en iyi ve en masum insanı olduğumu düşünmeyi seviyorum. Ama eğer “doğa”mızda var diyorsak – öldürme dürtüsü içimde bir yerlerde olmalı. Ürkütücü!

Diyelim öldürme/yok etme bir içgüdü olarak insanın içinde var; peki iyi insan davranışı dediğimiz şeylere kaynaklık eden sevgi içgüdü olarak doğamızda yok mu? Etrafımda ve dünyada olan bitene, savaşlara ve şiddete bakınca yok galiba diyorum. Ya da, varsa bile öldürme içgüdüsü karşısında yok sayılacak kadar güçsüz. Bunu söylerken, yaşayan tüm insanların toplamındaki oranı düşündüğümü söylemeliyim. Yoksa, içinde sevgi güdüsü, yok etme güdüsüne baskın kişiler de vardır. Hem de azımsanmayacak sayıda. Ama sanırım, yok etme isteği aynı zamanda iktidar ve yönetme gücünü de getiriyor. Oysa, insan, doğaya, yaşayan tüm canlılara sevgi beslerken, kendini onların üstünde, onlara hakim ve efendi görmüyor. Böylece içinde hayata ve dünyada var olan herşeye / herkese sevgiyle bakan kişi ile; hayatı ve dünyada varolan herşeyi/herkesi yönetmek/yaşam hakkını kontolünde tutmak isteyen kişi karşı karşıya geliyor. Hangisinin doğal seçimle türünü devam ettirdiğine, hangisinin çoğalıp diğerine sayıca baskın olduğuna verecek bir cevabım yok.

Ama, patlayan bombaların öldürdüğü masum insanları; savaşların getirdiği sonsuz şiddetin içinde, bir saniye sonra ölebileceğini bilerek yaşamaya çalışanları; evindeki/hayatındaki erkekten şiddet gören kadınları; sokaklarda veya evlerinde tacize uğrayan, şiddet gören ve bununla yaşamak zorunda bırakılan çocukları düşününce göğsüme saplanan acı... Haberlere kulaklarımı tıkayıp, gazetelerden gözümü kaçırınca hissettiğim huzursuzluk... Bunlar öğretilmiş tepkiler olmasın istiyorum. Çümkü, böylece, içimdeki sevgi güdüsünün, yok etme güdüsünden daha güçlü olduğunu bilmiş olacağımı sanıyorum.

İnsanların neşeli, mutlu ve sevgiyle yaşadıkları; savaşın nasıl bir şey olduğunun unutulduğu; doğaya karşı değil, doğayla uyum içinde bir hayat, çok mu sıkıcı olurdu? Bu gerçekten ütopya mı?

17 Eylül 2010 Cuma

Sonbahar

Sonbahar geldi. Ruh halimin, en dip ve en tepe noktalara yolculuk ettiği; anlık değişimlerin aklımı, duygularımı silkelediği, dengesizliğimin mevsimi, hoşgeldin! Doğduğum mevsim olduğu için, gönlümde yeri başka sonbaharın. Benim için, bir yılda olanı biteni, görüleni, duyulanı elden geçirmenin; tozunu alıp parlak güneşinde bakmanın; değer biçip yerine koymanın vakti... Durup uzun uzun kendimi izlemenin, hayal kurmanın, saçlarımı okşamanın, ruhum diplerden tepelere, tepelerden diplere salınıp dururken kaybolmayayım diye elimden tutmanın, yağmurlarla yıkanmanın vakti... Seçtiklerimi gözden geçirmenin, bir tepeye çıkıp yolları seyretmenin, gülmenin ve ağlamanın vakti...


“Bir yıl daha bitiyor
İşte bu kadar duru, bu kadar yalın
bu kadar el değmemiş
sıradan bir gerçeği daha kolları bağlı hayatımızın
bir şiire nasıl dahil edilir bir yılın son günleri
her sonda her başlangıçta ve her defasında
alır gibi bir başkasını karşımıza
perdeler çekip, ışıklar söndürüp
oturup yatağın içinde bir başımıza
sorgulamak kendimizi
öğrenmek ikizin anadilini, ikinci belleğimizi
öğrenmek kendimizle hesaplaşmanın buzul ilişkilerini
bu aynaların dehlizlerinde gezinirken görürüz
karanlık günlerimizin kenar süslerini
biterken bir yılın son günleri
biliyoruz takvimler belirlemez değişimin mevsimlerini
gençlik ikindilerini
kargınmış bir çocuktuk büyüdüğümüzden beri”
                            Murathan Mungan


Doğanın, yeniden doğmak için, ölüme yakın karanlığa çekilmesini seyretmenin; ölüm ve hayat hakkında düşünmenin, hayata bir anlam bulmaya çalışmanın vakti... Ayağımın altındaki kuru yaprakların sesine kulak vermenin, serinleyen havada ürpermenin, denizin karşısına geçip üstündeki kocaman gemileri nasıl kaldırdığına bir kez daha şaşmanın vakti... Kendimle yanlız kalmanın, yalnızlığımda çoklanmanın, kendime masallar anlatmanın vakti...

Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ülkenin birinde masallara inanan, kurbağaları prens sanan, zümrütü anka kuşunu istediği zaman çağırıp kaf dağının arkasına giden, devlerle, cücelerle, tek gözlülerle, üç gözlülerle, kuşlarla, balıklarla, peri padişahları ve kızlarıyla arkadaş bir tuhaf insan yaşarmış. Kimi gün, kendine görünmez iplerden kafesler örer, farketmeden içine girip sonra da eyvah hapsoldum, biri beni burdan kurtarsın diye söylenip durumuş. Kimi gün de, zamanları kişileri birbirine karıştırır, önceye sonraya gidip gelirmiş nerde olduğunu bilmeden dolanır dururmuş oturduğu yerde. Günlerce sustuğu da olurmuş, günlerce konuştuğu da. Bunca yıl, Yerdeniz Ülkesi’nden habersiz yaşadığı için, kendisine gerçek adını verecek bir büyücü ile karşılaşmamış. O yüzden de kimse ona istediğini yaptıramazmış. Mevsimin yazdan kışa döndüğü, dünya üstündeki tüm canlıların karanlık tarafa bakıp, aydınlığa giden yolları gözden geçirdiği, sarı mevsimdeki günlerden bir gün, oturduğu yerden telaşla kalkmış - Acelesi olduğundan mıdır, yoksa tuhaflığından mıdır bu teşası bilinmez- ve yürümeye başlamış. Önce, yönsüz bir yürüyüşmüş bu, o yüzden aynı yoldan bir çok kez geçmiş. Sonra, durmuş ve dinlemiş, etraftaki sesleri, kalbinin tıp tıplarını. Bir şey duymamış. Olduğu yere oturmuş, beklemeye başlamış. Beklerken de gelen geçen mahlukatla, esen rüzgarla, gökyüzüyle ve yıldızlarla, toprakla konuşmuş. Niye telaşla yerinden kalktığını, neden dolanıp durduğunu ve birden buraya oturduğunu sormuşlar, anlatmış. Ne kadar zaman geçti bilinmez, konuşacak konular bitmiş, herkes susmuş ve kendi içine dönmüş. Tam o sırada, bir ses duymuş tuhaf insan. Dışardan değil, içinde bir yerden... Bilmediği bir dilde konuşuyormuş ses, hep aynı şeyleri tekrarlayarak, sakin sakin, yıllar sonra nihayet sıra ona gelmiş gibi durdurak bilmeden... Sesin konuştuğu lisanı çözüp, ne dediğini anladığında yerinden kalkmış, doğmadan önce bile bu yolu biliyormuş kadar emin yürümeye başlamış.

Yürüdüğü yol nereye mi varmış?

Doğmadan önce bile bu yolu biliyormuş kadar emin yürümeye başladığından beri, hiç konuşmadığından bunu şimdilik kimse bilmiyormuş.


15 Eylül 2010 Çarşamba

kapılar

Bazen kendimi uçsuz bucaksız bir labirentteymişim gibi hissediyorum. Ama bu, sadece bir çıkış yolu olan, onu bulamazsan sonsuza kadar içinde dönüp durulan, bildik labirentlerden değil. Aksine, kendini gizleyen, yanıltıcı, çoktan seçmeli, tüm dünyayı kaplayan bir labirent. Nasıl mı? Çok kapılı, birbirine koridorlarla bağlı, geniş odalar var burda. Bulunduğum odadaki kapıların bir kısmını açmışım, ordan işime, arkadaşlarımın evine, başka şehirlere gitmişim ve tekrar odaya dönüşü biliyorum, kısa gidiş gelişler. Tabi ki, şimdi bulunduğum odaya da başka kapıları açarak geldim. Bir süre yaşadığım her odada, açmadığım kapılar bıraktım ve geçtiğim odalarda da açtığım kapılar çok sınırlı. Farkındayım, bir ömürde her kapıyı açıp, her odayı göremeyeceğimin; ve bir odaya farklı kapılardan girince farklı zamanlarda, farklı kişilerle karşılaşacağımın. Herkesin etrafındaki kapıları ne kadar gördüğünü, açtığı kapıları ne kadar bilerek açtığını, geçtiği odalardan ve vardığı yerden ne kadar menun olduğunu bilmiyorum. Sanırım ben, bir süre, bulunduğum yerde bu kadar çok kapı olduğunu bile farketmedim. Bunda benim cahilliğim/dikkatsizliğim kadar, kapıların görünürlük farkları da etkili, sanırım. Dikkatsiz zamanlarımda, bana gösterilen kapıları gördüm, arkasında ne olduğunu anlatanları dinledim, kapıları açtım ve geriye de dönmedim. Kapıları açtıkça, koridorda yanımdan geçenleri duymaya başladıkça, okudukça ve görmeyi öğrendikçe, odalarda nerdeyse sonsuz kapı olduğunu anladım. Hala odadaki tüm kapıları görebildiğimi sanmıyorum. Bilmiyorum zaman geçtikçe, diğer odaları görme isteğim azalacak mı? Bunu, zamana bırakıyorum. Şimdi, odadaki renk renk, boy boy kapılardan birini seçip, başka bir odaya geçmeli. Yoksa, odada durup kapıları seyretmeye devam mı etmeli?



----
<< “Arren, bunları düşünerek sessizleşti. Sonra büyücü yavaşca konuşarak, “Yapılan bir eylemin, öyle gençlerin zannettikleri gibi, insanın bir taşı yerden alıp fırlatmasından, o taşın bir yere çarpması veya sıyırıp geçmesinden, böylece de bu işin bitmiş olmasından ibaret olmadığını görebiliyor musun Arren?” dedi. “Taş yerden kaldırıldığında, yer hafifler; onu tutan el de ağırlaşır. Fırlatıldığında, yıldızların dolanımları tepki verir ve vurduğu veya düştüğü yerde evren değişmiş olur. Her eylem, bütünün dengesine dayanır. Rüzgarlar ve denizler, suyun, yerin, ışığın gücü ve bunların hepsinin yaptıkları; tüm hayvanlar ve yeşilliklerin yaptıkları iyi ve doğru olarak yapılmaktadır. Muvazene’nin içindeki tüm bu eylemler. Tayfunlardan, büyük balinaların seslerinden kuru bir dalın düşmesine ve sivrisineğin uçmasına kadar her şey, bütünün dengesi içinde yapılmaktadır. Fakat bizim, dünya ve birbirimiz üzerinde gücümüz olduğuna göre, yaprağın, balinanın ve rüzgarın kendiliğinden yaptığı şeyi öğrenmemiz gerekir. Aklımız olduğuna göre, cahilce hareket etmemeliyiz. Seçme şansımız olduğuna göre, sorumsuzca davranmamalıyız. Ben kim oluyorum da –bunu yapabilecek gücüm olmasına rağmen- insanların gelecekleriyle oynayarak onları ödüllendireyim veya cezalandırayım?”>>
                                                                                               Ursula K. Leguin, En Uzak Sahil, sayfa 74