Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2011 Salı

Yaratma Cesareti, Rollo May



“Şimdi artık bilinç dışının teknikler ve makinelerle olan ilintisinden doğan birtakım ikilemleri göz önüne alıyoruz. Toplumumuzda hiçbir bilinçdışı ve yaratıcılık tartışması bu zor ve önemli sorunların uzağında kalamaz.

Şaşırtıcı ölçüde mekanize olmuş bir dünyada yaşıyoruz. Usdışı, bilinçdışı fenomenler bu mekanizasyona karşı daima bir tehdit oluşturuyorlar. Şairler çayırlarda ya da tavan arasında hoşa giden yaratıklar olabilirler, ama montaj hattına sokulan bir çomaktırlar. Düzenekleşme tek biçimliliği, önceden bilinirliği ve düzenliliği gerektirir; ve tam da bilinçdışı fenomenlerin özgün ve usdışı olmaları olgusu, kentsoylu düzen ve tek biçimciliğe yöneltilmiş reddedilmez bir tehdittir.

Bu, modern Batı uygarlığımızda insanların bilinçdışı ve usdışı deneyimlerden korkuyor olmalarının bir nedeni. Çünkü bu usdışı ve bilinçdışı deneyimlerde, derin tinsel kuyulardan kabarıp yükselen gizlilikler, dünyamız için esas oluşturmakta olan teknolojiye hiç mi hiç uymazlar. İnsanların bugünlerde diğerlerindeki kadar kendilerindeki usdışı unsurların da korkusuyla yapmaya çalıştıkları, kendileriyle bilinçdışı dünya arasına araçlar ve düzenekler yerleştirmektir. Bu onları usdışı deneyimin tehdit edici ve ürkütücü yanlarıyla kuşatılmaktan korur. Teknoloji, teknikler ya da mekanizmaların kendilerine karşı bir şey söylemediğimin anlaşılabileceğinden eminim. Söylediğim, teknolojinin, biz ve doğa arasında bir tampon, kendi yaşantımızın daha derin boyutları ve kendimiz arasında bir engel olarak hizmet görme tehlikesinin sürekli var olduğudur. Araçlar ve teknikler bilincin bir uzantısı olmalıdırlar, oysa kolayca bilinçten bir korunma da olabilirler. Bu durumda araçlar savunma mekanizmaları halini alırlar –özellikle de bilincin bilinçdışı diye adlandırdığımız daha geniş ve karmaşık boyutlarına karşı. O zaman mekanizmalarımız ve teknolojimiz bizi, fizikçi Heisenberg’in ortaya attığı gibi “tinin itkilerinden belirsiz” kılacaktır.

Batu uygarlığı Rönesans’tan bu yana teknik ve düzenekler üstüne yoğunlaştı. Bu yüzden, ta Rönesans’tan beri gerek atalarımızın gerekse bizim, yaratıcı dürtüleri, teknik şeyler yapmaya yönlendirmiş olmamız anlaşılabilir bir şey – yaratıcılık bilimin uygulama ve ilerlemesine doğru yöneldi. Yaratıcılığın böylesi bir teknik kovalamacaya yönlendirilmesi bir düzeyde uygundur, ama daha derin bir düzeyde psikolojik bir savunma olarak hizmet eder. Bu usdışı fenomenlerin bizde uyandırdığı korkuya karşı bir savunma olarak hizmet verebilecek olan teknolojiye, kendi geçerli alanının ötesinde sarılacağımız, inanacağımız ve dayanacağımız anlamına gelir. Bu yüzden, teknolojik yaratıcılığın başarısı –ki bu başarının görkeminin benim tarafımdan bildirilmesine hiç gerek yok- kendi varoluşuna bir tehdittir. Çünkü eğer yaratıcılığın bilinçdışı, usdışı ve usötesi yüzlerine açık olmazsak, o zaman bilimimiz ve teknolojimiz “tinin yaratıcılığı” diye isimlendireceğim alandan kopup uzaklaşmamıza yardım eder. Bununla, teknik kullanımla hiç ilgisi olamayan yaratıcılığı kastediyorum; yaratıcılığı, para kazanmak ya da teknik gücü artırmak için kullanılan halinden çok, sanatta, müzikte ve zevkimiz için varolan diğer alanlarda yaşamlarımızın anlamını derinleştirmek ve genişletmekteki haliyle alıyorum.”

Yaratma Cesareti, Rollo May, Metis Yayınları (2008)
Orijinal Basım: The Courage to Create (1975)
Sayfa: 88-89

25 Şubat 2011 Cuma

Yaratma Cesareti, Rollo May

“Günlük yaşamın curcunasını kırla, dağla değiştirmenin, günümüzdeki tek başınalığı yapıcı olarak kullanma yetisini gerektirdiğini düşünüyorum. Bu, “fazlasıyla birlikte olduğumuz” bir dünyadan, sessiz kalabilmek, sessizliğin benim için ve benim içimde faaliyetini sürdürmesine izin vermek amacıyla geri çekilebilmeyi gerektirir. Zamanımızın bir özniteliği birçok insanın tek başınalıktan korkmasıdır: Yalnız olmak, kişinin toplumsal bir başarısızlık içinde olduğunun işaretidir, çünkü kimse elinden gelse yalnız olmazdı. Bana öyle geliyor ki, modern telâşe uygarlığımızda yaşayan insanlar, radyo ve TV’nin sürekli bangırtısı arasında, kendilerini ister TV izleyiciliğinin edilginliği cinsinden olsun, isterse konuşmanın, çalışmanın ve etkinlik için etkinliğin cinsinden olsun, her çeşitten uyarıya tabi kılarak, sürekli meşgaleler yüzünden bilinçdışının derinliklerinden çıkıp gelecek kavrayışlara yol açmayı gitgide daha zor buluyor. Şüphesiz, bir birey usdışından –yani, deneyimin bilinçdışı düzeylerinden- korkuyorsa, sürekli meşgul kalmaya, çevresinde en yoğun “gürültü”yü muhafaza etmeye çabalar. Tek başınalığın kaygısını, sürekli kışkırtılan oyalanma ile önlemek, Kierkegaard’ın güzel bir teşbihle belirttiği gibi, geceleri tencere tava çalıp kurtları uzak tutmak için yeterince patırtı çıkartmaya çalışan ilk Amerikan göçmenlerinin tavrıdır. Bilinçdışımızdan gelecek kavrayışları yaşamımıza alabilmek için, kendimize tek başına olabilme yetisini kazandırmak zorunda olduğumuz açık.”


Yaratma Cesareti, Rollo May, Metis Yayınları (2008)
Orijinal Basım: The Courage to Create (1975)
Sayfa: 85-86

16 Şubat 2011 Çarşamba

Şiir: “A Shropshire Lad (XLVIII)” A.E. Housman / Müzik: “Three Colors: Red”, Zbigniew Preisner

Sevgili Okuyucular

Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..



Bromsgrove yakınlarındaki Worcestershire’da, 1859 yılında doğan A.E. Housman, döneminin klasik İngiliz şairlerinden biri olarak tanınıyor. Farklı kaynaklara göre farklı sebeplerle Oxford’taki eğitimini yarıda bırakıyor. Ancak, kendisini Latin ve Yunan şiiri konusunda geliştiren Housman, 1892 yılında Oxford’a Latince profesörü olarak kabul ediliyor.

Şairin, atmış üç şiirden oluşan “A Shropshire” isimli kitabı 1896’da yayınlanmış. Şiirlerinden bir kısmı ve hayatı hakkında bilgiler için : http://www.housman-society.co.uk/
“Uslu dur, ruhum, uslu; gevrektir taşıdığın kollar" dizesinin yer aldığı şiirin tamamını paylaşalım. Şiire eşlik edecek müzik blogdaki iPod’dan “Three Colors: Red” olsun.

"Be still, my soul, be still; the arms you bear are brittle,
Earth and high heaven are fixt of old and founded strong.
Think rather, -- call to thought, if now you grieve a little,
The days when we had rest, O soul, for they were long.

Men loved unkindness then, but lightless in the quarry
I slept and saw not; tears fell down, I did not mourn;
Sweat ran and blood sprang out and I was never sorry:
Then it was well with me, in days ere I was born.

Now, and I muse for why and never find the reason,
I pace the earth, and drink the air, and feel the sun.
Be still, be still, my soul; it is but for a season:
Let us endure an hour and see injustice done.

Ay, look: high heaven and earth ail from the prime foundation;
All thoughts to rive the heart are here, and all are vain:
Horror and scorn and hate and fear and indignation --
Oh why did I awake? when shall I sleep again?"

Alfred Edward Housman (26 March 1859 – 30 April 1936),

24 Ocak 2011 Pazartesi

Yaratma Cesareti

Sevgili Okuyucular

Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..







Önsöz’den


“Yaşamım boyunca yaratıcılığın büyüleyici soruları aklımdan çıkmadı. Bilim ve sanatta özgün bir fikir, bilinçdışından niye şu anda "fırlayıveriyor?" Yetenek ile yaratıcı edim (act) ve yaratıcılık ile ölüm arasındaki ilişki nedir? Bir mim ya da bir dans, neden böylesi bir tad veriyor? Homer, Truva Savaşı gibi külliyetli bir olguyla karşılaştığında, bunu nasıl tüm Yunan uygarlığının ahlakı için yol gösterici olan bir şiire inceltti?

Bu soruları kenarda duran biri olarak değil, sanata ve bilime bizzat katılan biri olarak sordum. Bu soruları, mesela, kâğıt üzerindeki iki rengin önceden tahmin edilemeyecek bir üçüncüyü doğuruşunu görmenin heyecanından çıkarıp sordum. İnsan olmanın ayırdedici özniteliği, onun, evrimin yakıcı koşuşturması içinde bir an için durup, Altamira ya da Lascaux'daki mağara duvarlarına bizi hâlâ hayranlık ve huşu içinde şaşkınlığa düşüren şu kahverengi-kırmızı geyik ve bizonları resmetmesi değil mi? Bizzat güzelliğin kavranışının, doğruya giden bir yol olduğunu düşünün; "zarafet"in –fizikçilerin buluşlarını anlatmada kullandıkları anlamda– nihai gerçekliğin bir anahtarı olduğunu; Joyce'un, sanatçının, "soyunun yaratılmamış vicdanı"nı yarattığını söylerken doğruyu söylediğini düşünün!”

Bölüm I’den

“Bir çağ ölürken, yenisinin henüz doğmadığı bir zamanda yaşıyoruz. Cinsel törede, evlilik biçimlerinde, aile yapılarında, eğitimde, dinde, teknolojide ve modern yaşamın neredeyse tüm diğer yüzlerindeki kökten değişiklikleri görmek için çevremize bakınınca, bundan şüphemiz kalmıyor. Ve tüm bunların gerisinde biraz uzağa çekilmiş olan ve asla yok olmayan atom bombası tehdidi var. Bu sarsıntı çağında duyarlıkla yaşamak gerçekten cesaret istiyor.

Bir seçimle yüz yüzeyiz. Dayanaklarımızın sarsıldığını hissedince kaygı ve panik içinde geri mi çekileceğiz? Tanıdık sularda demir taramanın ürküntüsüyle kaskatı kesilip, tutukluluğumuzu duygusuzluğumuzla mı örtüp saracağız? Böyle davranırsak geleceğin biçimlendirilmesine katılma şansımızdan feragat etmiş olacağız.: Kendi evrimimizi, kendi farkındalığımızla etkileyebilmeyi. Tarihin kör silindirinin önüne uzanıp, geleceği daha insanca ve asil bir toplum kalıbına dökme şansımızı yitireceğiz.

Yoksa gerekli cesareti toplayıp, kökten değişiklik karşısında duyarlılığımızı, farkındalığımızı ve sorumluluğumuzu koruyabilmek için zorunlu olduğumuz cesarete sımsıkı sarılabilecek miyiz? Küçük ölçüde de olsa yeni toplumun biçimlendirilmesine bilinçle katılabilecek miyiz? Umudum seçimimizin bu ikinciden yana olması, çünkü söyleyeceklerimi buna dayandıracağım.

Yeni şeyler yapmaya çağrılıyoruz, ayak basılmamış bir toprakla yüzleşmeye, kimsenin gidip de bize yol göstermek için dönmediği bir ormana dalmaya çağrılıyoruz. Bu, varoluşçuların hiçliğin kaygısı dedikleri şey. Geleceğe doğru yaşamak bilinmeyene sıçramak demektir; bu da, hâlihazırda emsali olmayan ve pek az kişinin kavradığı dereceden bir cesaret gerektirir.

Bu cesaret, umutsuzluğun karşıtı olmayacaktır. Tıpkı bu ülkede yaşayan her duyarlı kişinin son 20-30 yılda karşılaştığı gibi, umutsuzlukla sık sık yüz yüze geleceğiz. Bu yüzden Kierkegaard, Nietzsche, Camus ve Sartre cesaretin umutsuzluğun yokluğu olmadığını ortaya attılar; cesaret, daha çok, umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisidir.

Gerekli olan cesaret salt inatçılık da değildir –mutlaka başkalarıyla birlikte yaratmak durumunda kalacağız. Fakat eğer kendi özgün fikirlerinizi ifade etmezseniz, kendi varlığınızı dinlemezseniz, kendinize ihanet etmiş olacaksınız. Bütüne katkıda bulunmadığınız için ihanetiniz toplumumuza da karşı olacak.”

Yaratma Cesareti, Rollo May, Metis Yayınları (2008)
Orijinal Basım: The Courage to Create (1975)



21 Ocak 2011 Cuma

“Yakındoğu’da İhanet” Galata Perform’da

“Human being are members of a whole,
In creation of one essence and soul.
If one member is afflicted with pain,
Other members uneasy will remain.
If you've no sympathy for human pain,
The name of human you cannot retain”*

Sevgili Okuyucular,
Blogum bugün itibariyle www.rengarenkvesiyah.com adresine taşınmıştır. Yazılarımı yeni adresten yayınlamaya devam edeceğim.
Yeni yerimizde görüşmek üzere

Bu hafta Istanbul, kış ortasında günlük güneşlik. Biz aldanmaya dünden razı insanlar, fırsat bu fırsat deyip bıraktık kendimizi parlaklığa, maviye, toz pembe hayallerimize. Her çağda, her ülkede yaşam ağır gelmiştir birilerine elbette. Ama ben yaşadığım yılları, ülkeyi, dünyayı bilen olarak, arada bir aldanışa bırakmasam kendimi; güneşin parlaklığını eşyanın parlaklığı, insanın aydınlığı sanmasam, soluksuz kalıp ölmekten ya da aklımı yitirip divane olmaktan korkar oldum.

İnsanın durup kendine ve yaşadığı zamana baktığı, gerçekle gözgöze geldiği anlar, yaşamın karadelikleridir. Tüm enerjiyi soğuran, içine düşünce dönüşeceğiniz, karanlık, güçlü bir hiçlik... Biliyordum, bu akşam ne güneşin enerjisi, ne de zamana ve şehre yabancılaşmak için Galata’da saatlerce dolaşmak işe yaramayacaktı. Çünkü bu akşam, “Yakındoğu’da İhanet”in içinde, göz göze gelip, tükenerek dönüşmeyi seçmiştim,.


Özen Yula’yı okuyanlar bilir melodik bir yazı dili vardır yazarın. Okurken, seçtiği kelimelerden çıkan müziği, kelime değişse tınının değişeceğini anlayacak kadar net duyarsınız. Yormayan, sade, katmanlı ve etkili bir dil... İlk kez okuyorsanız, cümlelerin akıp gittiği bu keyifli okumada neyin etinizi çimdiklediğini, iç organlarınıza kimin tırnaklarıyla çizikler attığını hemen anlamayabilirsiniz. Hatta kitap bittikten sonra duyduğum müzikten geriye kalan acı da neyin nesi dersiniz. Ancak dikkatli okur, o müziğin kulakta ve kalpte başka duyulduğunu fark eder. Duyduğu acı, yazarın, başkalarının acılarından bize ulaştırdığıdır. Dışlanmışlık, başkalık, toplumun yükledikleri, iktidar, insanın insanlıktan çıktığı haller, sıradan insan halleri, görmezden geldiklerimiz, her gün sokakta yanımızdan geçen kadınlar adamlar çocuklar, ülke ve dünya dertleri... Şen tınıların altında akıp giden pis kokulu deredir midemizi buran. Görmezden gelmenin utancı, bir şey yapamamanın çaresizliği, geleceği düşününce hissedilen umutsuzluk tırnaklarını geçirir etimize.

“Yakındoğu’da İhanet”i izlerken tanıdık coğrafyalarda, tanıdık insanlar, tanıdık kelimeler, tanıdık ölümler, tanıdık acılarla yüzleşeceksiniz. Ne kadar acı verse de insanın kendiyle ve yaşadığı yerle yüzleşmesi iyidir. Kendi adıma, içimde biriken iltihabı katılaşmadan akıtmanın yoludur bu. Oyundan sonra metinden kelimeler dönüp duruyor zihnimde. İç organlarımda tırnak izleri… Yakındoğu’da doğmuş herkes gibi hayatın acı olduğunu, tesadüfen yaşadığımı ve tesadüflerle lutuflar arasında bedenimi hırpalamadan yerleştirecek bir alan açmak için çırpınıp durduğumu, ne yazık ki bundan sonra da nereye gidersem gideyim buralılığımı yanımda taşıyacağımı kavrıyorum, bir kez daha. Bir kadeh şarap etimin sızlamasını, “Pazar Sabahı Klasikleri” de beynimdeki uğultuyu azaltacak. Dinlenmeliyim, çünkü yarın, Yakındoğu’da yeni bir sabah kendini tekrarlayacak.

Yazarın, "Yakındoğu" üçlemesinin ilk oyunu olan "Yakındoğuda İhanet"i, Melis Tezkan ve Okan Urun’den oluşan "biriken" topluluğu (http://www.biriken.com/), video ve oyuncunun birlikteliği olarak tasarlamış. Galata Perform’da (http://www.galataperform.com/) sahnelenen “Yakındoğu’da İhanet”i, Ocak ayında izleyemedinizse; Şubat ayı gösterimlerini kaçırmayın derim.

Ve, oyunu izleseniz de izlemeseniz de, ara sıra açıp okumak, kim olduğumuza ve nerde yaşadığımıza dair düşünmek için oyun metni kütüphanemizin bir köşesinde durmalı, kanımca.


Hamiş: Pazar Sabahı Klasikleri’nin içindeki müziklerden kısa bölümler dinlemek isterseniz:

* Fars edebiyatının en iyi şairlerinden biri olarak kabul edilen Saadi Şirazi (1184-1283)'in bir şiirinden alıntıdır. Maalesef şiirin adını bulamadım.

Görseller: Galata Perfom'un web sitesi ve Google Image'den

20 Ocak 2011 Perşembe

El Pais 2010 Yılı Kitap Seçkisinden

Sevgili Okuyucular

Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..


Adettendir sene sonunda “Yılın Kitapları” adı altında bir seçki yayınlar edebiyat dergileri, gazeteler. Türkiye’de yayınlanan listelerde, değerlendirmenin nasıl yapıldığını bilmiyorum. Bu sene, biten yıla ait her tür listeye aklımı ve gözümü kapattığım için bizde hangi kitaplar, yazarlar seçilmiş haberim de olmadı. Çok satanlar ve popüler yazarlarla okur olarak aram pek yok. Önyargıların kötü olduğunu biliyorum. O yüzden tamamen görmezden gelmiyorum. Ama çoğu zaman hızlı tüketilen kitaplar beni beslemekten çok yoruyormuş gibi geliyor. Neyse... Onun için, yeni kitaplarla ve yazarlarla tanışmam ya kitapçıda dikilip elime aldığım kitapları aralardan okuyarak, ya beğenisine güvendiğim birinden duyarak, ya da tesadüflere kendimi bırakarak oluyor.

Bu kadar uzun girizgah, bu yazıya bir liste eklemek içindi. Hem ciddiye almam deyip, hem de liste eklemek de neyin nesi diyeceksiniz? Açıklamaya çalışayım. Malum, dilimiz dünya ile aramızdaki sınırı çiziyor. Her dilde, dünyanın her ülkesinde basılan kitaplardan, ancak yayınevlerinin seçip Türkçe bastıkları bize ulaşıyor. O yüzden arada bir başımı çevirip anlayabildiğim dilleri konuşan insanlar ne yazmış, neler okumayı seçmiş bakmak bana iyi geliyor. Aşağıdaki liste İspanyol gazetesi El Pais’in kitap eki Babelia tarafından, 55 eleştirmen ve edebiyat/kültür dergisi yazarının fikirleri temel alınarak hazırlanmış. Beşer kitaplık sekiz altbaşlık, toplam 40 kitap. Merak edenler, bu listeye ve daha detaylı bilgi yazının aslına bu adresten ulaşabilirler: http://www.elpais.com/especial/libros

“I would that we were, my beloved, white birds on the foam of the sea!
We tire of the flame of the meteor, before it can fade and flee;
And the flame of the blue star of twilight, hung low on the rim of the sky,
Has awakened in our hearts, my beloved, a sadness that may not die.”*

Listedeki yazarlardan isim olarak tanıdıklarım var ama okuduğum hiç olmamış. İçlerinden on eseri paylaşayım. Eğer okuduğunuz yazarlar varsa, yorumlarınızı okumak beni mutlu eder.

1- “Verano” (Yaz); J. M. Coetzee (Anı); Yazarın pek çok kitabını Can Yayınları basmış.
2- “Poesía reunida” (Tekrar Birleşmenin Şiiri); William Butler Yeats (Şiir); Şairin “Kelt Şafağı” adlı kitabı Dost Yayınları, “Dibbuk” adlı kitabı İz Yayıncılık tarafından yayınlanmış.

3- “Blanco nocturno” (Beyaz Gece); Ricardo Piglia (Roman); Yazarın “Suni Teneffüs” adlı kitabını Ayrıntı Yayınları basmış.

4- “El sueño del celta” (Kelt’in Rüyası); Mario Vargas Llosa (Roman); Yazarın pek çok kitabını Can Yayınları basmış.

5- “El amor verdadero” (Gerçek Aşk); José María Guelbenzu (Roman)

6- “Retratos y encuentros” (Portreler ve Buluşmalar); Gay Talese (Günlük)
7- “Algo va mal” (Kötü Şeyler); Tony Judt (Deneme); Yazarın “Savaş Sonrası” adlı kitabı Yapı Kredi Yayınları tarafından basılmış.

8- “Dublinesca” (Dablinli); Enrique Vila-Matas (Roman); Yazarın “Bartleby ve Şürekası” adlı kitabı Doğan Kitap tarafından basılmış.

9- “Tarde o temprano” (Erken ya da Geç); José Emilio Pacheco (Şiir)

10- “Esencia y hermosura” (Varlık ve Güzellik); María Zambrano (Ders Notları)


Ben isterdim ki deniz köpüklerinde beyaz kuşlar olalım!
Sönüp giden meteorun alevi bezdirdi bizi, sevgilim;
Ve tükenmez bir keder uyardı kalplerimizde, seherin o mavi
yıldızının, sevgilim, göğün çerçevesinden ufka inen alevi.”**
 

* The White Birds, William Butler Yeats
** Çeviri : Osman Tuğlu



13 Ocak 2011 Perşembe

Kalabalıklar, Baudelaire

Sevgili Okuyucular

Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara www.rengarenkvesiyah.com adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..





“Çokluk denizinde yunmak herkese vergi değildir: bir sanattır kalabalığın tadını çıkarmak; beşiğinde bir periden kılık değiştirme ve maske zevkini, ev kinini, yolculuk tutkusunu almış kişi, yalnız o kişi, insan tütünün sırtından bir canlılık sarhoşluğuna dönüştürür bunu.

Kalabalık, yalnızlık: etken ve verimli ozanın birbirleriyle kolayca değiştirebileceği eşit deyimler. Yalnızlığını kalabalıkla doldurmasını bilmeyen kişi telaşlı bir kalabalık içinde yalnız olmasını da bilmez.

Ozan şu benzersiz ayrıcalığın, gönlü istedi mi kendi kendisi, istemedi mi başkası olabilmenin tadını çıkarır. Diledi m herkesin kişiliğine bürünür, kendilerine bir beden arayan, başıboş ruhlar gibi. Yalnız ona açıktır her şey; kimi yerlerin ona kapalı gibi görünmesiyle, onun için girmek çabasına değmediklerindendir.

Yalnız ve düşünceli gezgin bu evrensel kaynaşmada eşsiz bir sarhoşluğa erer. Kalabalıkla kolayca kaynaşan kişi ateşli hazlar tadar, kutu gibi kapalı bencil ile istiridyeler gibi evine çekilmiş tembel bu hazlardan yoksun kalacaktır. Yalnız ve düşünceli gezgin karşısına çıkan bütün uğraşları, bütün sevinçleri, bütün yoksunlukları kendininmiş gibi benimser.

Bu anlatılmaz şölenle karşılaştırılınca, ortaya çıkan beklenmedik olaya, geçen yabancıya kendini bütünüyle, bütün şiiri, bütün yardımseverliğiyle veren ruhun bu kutsal orospuluğuyla karşılaştırılınca, insanların aşk dedikleri şey çok küçük, çok sınırlı, çok zayıf kalır.

Bu dünyanın mutluluklarına bazı bazı kendi mutluluklarından daha üstün, daha geniş, daha derin mutluluklar bulunduğunu anımsatmakta yarar vardır, sırf budala gururlarını sarsmak için bile olsa. Sömürge kurucuları, halk önderleri, dünyanın ta öbür ucuna göç etmiş misyoner papazlar bu gizemli sarhoşluğu biraz bilirler kuşkusuz; dehalarının sağladığı geniş ailenin kucağında, çok sallantılı yazgıları, çok arı yaşamlarından dolayı kendilerine acıyanlara da gülerler herhalde.”

Kaynak: PARİS SIKINTISI, Charles Pierre Baudelaire; Çeviri: Tahsin Yücel (Adam Yayınları)

10 Ocak 2011 Pazartesi

“Tehlikeli Oyunlar”, Seyyar Sahne’de

---

Sevgili Okuyucular,
Blogum bugün itibariyle www.rengarenkvesiyah.com adresine taşınmıştır. Yazılarımı yeni adresten yayınlamaya devam edeceğim.
Yeni yerimizde görüşmek üzere


“Tehlikeli Oyunlar” romanını da yine “Tutunamayanlar” gibi Beyoğlu’nda bir evde yazar Atay. Uğur Ünel’in Yeniçarşı Caddesi 52 yer alan dairesidir bu. Uğur Ünel de Oğuz Atay gibi yeni bitmiş bir ilişkinin arkasından yalnızdır. Gerçi Atay’ın Ayazpaşa’da Sevin Seydi ile birlikte oldukları dönemde kiraladıkları daire duruyordur ama evin her tarafına sinmiş olan yalnızlık onu bunaltıyordur. Büyükçe bir dairedir Ünel’in evi. Evin içinde ilk göze çarpan, büyük bir cam masa, raflardan taşan klasik Batı müziği plakları ve ressam Sevin Seydi’nin duvarlarda asılı tablolarıdır. “Sabahlara kadar daktilo sesleri geliyordu odadan. Gündüz Akademi’deki işine gidiyordu, ikinci iş olarak da Meydan Larousse’da çalışıyordu; akşam meyhane, içki faslı oluyordu. Gece ise yazmaya oturuyordu. Her sabah hasta kalkıyordu; bitkin hırpalanmış…” diye anlatıyordur Uğur Ünel. Odasında, üstünde eski model büyük siyah daktilonun durduğu bir yazıhane, bir koltuk, bir de yatak vardır; çıplak bir odadır. Zaten, salonun yer aldığı evin orta bölümünün dışındaki odalara, bekâr evinin yaşanmamışlığı sinmiştir. Geceleri hummalı bir çalışma içine giriyordur odasında; arada bir daktilonun sesi kesildiğinde, sözlüklerin, başvuru kitaplarının arasına gömülüyordur. Geceleri yazının dünyasına yaptığı bu yolculukları ise kimseyle paylaşmamaktadır. Nasıl içinde bulunduğu büyük mutsuzluğu kimseyle paylaşmadan yaşıyorsa, aynı günlerde yazmakta olduğu romanını da özel alanının sınırları içinde titizlikle gizliyordur Atay. Yaşadığı büyük acı ve yazdığı satırlar, özsuyunu aynı kökten almaktadır”
(1)
---

“Sabahları kimseyi uyandırmadan sessizce yola koyulurdum; gezici din adamları gibi. Yalnızlığın dinini yayıyordum.”(2)

Seyyar Sahne, bir süredir oyunlarını uzaktan takip ettiğim, izlemek için heyecan duyduğum ama sarsaklığımdan olsa gerek, bir türlü de izleyemediğim bir topluluktu. Oğuz Atay’ın da etkisiyle, Cumartesi akşamı şeytanın bacağını kırdım, “Tehlikeli Oyunlar” ı izledim. Tiyatro da sınırların zorlanması, farklı şeylerin denenmesi, seyirciyi durduğu yerden alıp bakışını –hem gerçek anlamda hem düşünce anlamında- başka bir yere taşıyor. Böyle zamanlarda, oyunu izlerken ve sonrasında, zihnimde bir pencere açıldığını hissederim. Taze hava, sokağın sesi, görüntüler ve kokular... “Tehlikeli Oyunlar” da böyle bir çalışma; geçişleri, iç sesleri, kişileri alt okumaları yoğun bir roman, tek kişilik bir oyun olarak sahneye taşınmış.

“Söyle evladım, diye teselli ederdi annem beni. söyle de içine hicran olmasın.”(2)

Oğuz Atay’a toz kondurmayanlardansanız, merak etmeyin, hayal kırıklığına uğramayacaksınız. Aksine, metni sahneye taşıyanların, Tehlikeli Oyunlar’ın Hikmet Benol’unu, Albay Hüsamettin Tanbay’ını, Bilge’sini, Sevgi’sini, evlerini, sokaklarını, rüyalarını, mırıldanmalarını, son yemeğin kalabalık misafirlerini, suskunluğunu, koşturmacasını, yaşamı ve ölümü tek bir kişide, iki salıncak üstünde bir araya getirmesinden keyif alacaksınız. Erdem Şenocak, iki perde 130 dakika boyunca, nerdeyse hiç durmadan kişiler, ruh halleri ve mekanlar arasında dolaştı/dolaştırdı. Seyircinin oyuna ilgisini hep yukarda tutmak kolay bir iş olmasa gerek, hele de boş bir sahnede, çıplak ayak betonda dolaşıp, sadece iki salıncaklık dekoru kullanarak. Ama nasıl yaptı bilmem 130 dakika, pür dikkat bedenim, mekan mekan dolaşan aklım ve Oğuz Atay’a özlemle, fark etmeden geçti gitti. Iki salıncağın işlevselliği –masa, koltuk, sandalye, sokakta kadınlar, yatak, oda ...-; kol, parmak ve ayağın kişileştirilmesi; tonlamalarla kişiden kişiye, içsese, sokak seslerine, uyku hallerine metni ve izleyeni bölmeden geçişler; bu kadar uzun bir metnin nerdeyse soluksuz oynanması... bence mükemmel bir performanstı.

“Herhalde bir süre, hiç kımıldamadan beklemeliydim; sonra hayata yavaş yavaş atılmalıydım. Oysa bana birdenbire işte evlendin ya, hayatını kazanıyorsun ya, o halde hayata atıldın, dediler. (Tam atıldığım sırada söyleselerdi ya.) (2)

Eğer siz de benim gibi sarsaklıktan, uzun süredir Seyyar Sahne ile tanışmayı erteledinizse; Tehlikeli Oyunlar güzel bir buluşma olacaktır. http://www.seyyarsahne.com/adresinde, topluluğun geçmişi, diğer oyunları ve en önemlisi tiyatro üstüne düşüncelerini/yöntem tartışmalarını bulabilirsiniz.






(1) “Ben Buradayım…” Oğuz Atay’ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası, Yıldız Ecevit (İletişim Yayınevi)
(2) Tehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay (İletişim Yayınevi)
Görseller : Seyyar Sahne internet sitesinden alınmıştır.


Tehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay

Sevgili Okuyucular,
Blogum bugün itibariyle www.rengarenkvesiyah.com adresine taşınmıştır. Yazılarımı yeni adresten yayınlamaya devam edeceğim.
Yeni yerimizde görüşmek üzere


Oğuz Atay’ın günlüğünden, Tehlikeli Oyunlar kitabı üstüne notlar içeren iki bölüm...

27 Nisan 1970
İkinci kitabımda, herkesin saldırdığı ve saldırmakta haklı olduğu bir adamla (bir bakıma adam haklı görüyor onları) herkesin hor gördüğü bir kadının maceralarını yazacağım(1). İkisinin de tek tek yaşantıları, onların birleşmesini zorunlu hale getirecek. Kimse adama acımayacak. Adam ise her zaman kötü değil. Gene de acımaya layık görülmüyor hiçbir zaman. Her zaman, başkalarının üstün olmalarının acısını yaşamış ve başını kaldırmadıkça küçümseyici bir hor görüşle izin verilmiş nefes almasına. Biraz direnip, ben de bir şeyler yapmalıyım dediği zaman binmişler tepesine; hem de, aldırmadan, yaptıklarını fark etmeden, hemen unutarak yapmışlar bunu. Adam hiç unutmamış kendine yapılanları. Kendi yaptıklarını da aşağılığını da unutmamış, unutamamış. Kadın biraz başka türlü, hep almaya çalışırken, kendine akılsızca güvenmiş. Haksızlık saymış başına gelenleri. Hep beklemiş cennete girmeyi. Adam, bir cennet gibi görünüyor ilk zamanlar ona. Sonra –ne yazık- birbirlerine eziyet ediyorlar. Adam bilmeden, iyi olduğunu sanarak; fakat bir miskinlik ve derinden kadının yanlış olduğunu sezerek… kadın da bir didinme ile. İkisi de yoruluyorlar. Hikâyeyi, kısmen adam anlatıyor. Kısmen başkaları. Kadın anlatmıyor. Yalnız adamla konuşuyor ve onu da anlatıyorlar. Sonunu şimdilik düşünemiyorum, fakat birçok bölüm yazabileceğimi hissediyorum şimdiden. Adam, kendini çok didikliyor ve her yıkılışında, daha önceden yalnız kendinin bildiği küçük hesaplardan, küçük günahlardan dolayı bu yıkılışın olduğuna inanıyor. Adam sonra ne oluyor? Belki başka bir kitabın konusu olur bu. Onun yıkılışının sonuyla başlayan bir kitap. Onu herhalde daha sakin bir devremde düşüneceğim. Gene sondan başlamayı düşünüyorum. Bu sefer, formu daha esaslı düşünmeli ve yoğun, sıkışık bir şey olmalı bu hikâye. Çok uzun olmayabilir. Özellikle dağınık olmalı. Onun için ne yapacağımı iyi bilmeliyim başından.

6 Ağustos 1970
Bu günlerde kendimden bahsetmek isteği yok. Bu deftere ikinci kitabım (1) hakkındaki düşüncelerimi yazmak istiyorum. Aklımdan bir şeyler geçiyor ara sıra. Unutuyorum. Geldiği anda bu deftere yazmalıyım. “Tutunamayanlar” gibi sayfa bir diye başlamak olmaz. Çok dağılıyorum.

Çoktandır aklımda; Perşembe günlerini sevmem diye başlayacak adam anlatmaya. Küçük hesapların ve kesintisiz kuruntuların hikâyesi…Tutunamayanlar’da şöyle bir dokunup geçtiğim konular var. Nazmiye Erdoğru aslında ilginç ve genişletilebilir. Selim’le oldukça güç bir tip, yani olumlu insan –bir bakıma- denemiştim. Şimdi sürekli olumsuz bir tip düşünüyorum. Küçük hesapların olumsuzluğunu… Kimsenin okumadığı kitapları okuyan, kötü yaşayan bir adam… Bu sırada zaten kendimi o kadar olumsuz hissediyorum ki kafamın yükünü alır biraz. Tutunamayanlar’dan çıkardığım Burhan, uygun bir biçimde ele alınabilir. Selim’in küçük gazetedeki yazı işleri müdüründe de bu adama uyan bir yön var. İsimleri bulalım. Adamın adı: Hikmet, kadının adı: Sevgi (sonradan değişebilir, şimdilik kolaylık sağlasın da). Hikmet, kendinde kötü gördüğü –ve engel olmadığı- her özelliği açıkça belirtiyor. Aşağılık bir adam. Self-concious olmalı. Hem de nasıl! Hikâyedeki bütün güzellikler, Hikmet ve Sevgi’nin ilişkisi. Sevgi bunu hiç anlamıyor. Hikmet farkında. Fakat kötülüklerine engel olamıyor. Gene de ilişkinin başından itibaren aralarında geçen her olayın küçük yönlerini görüyor. Son okuduğum Games people play(2)’in deyimiyle “bad games” oynuyor birbirlerine. Underworld(3) –Dostoyevsky’nin anlamında- games. Kitabın başında Hikmet Sevgi’den ayrılmış. Daha iyi de olmamış. Beter olsun! Olmak da istiyor. Çocukluğundaki bütün kötü huylarına dönüyor. Dolayısıyla ortalıkta ve hatırlıyor. Küçük şeyler yaşıyor. Sevgi ile yaşadığından daha küçük şeyler. İçki, tartışmalar… sonra bırakıyor, hatırlama yoğunlaşıyor. Yalnız hatırlama kalıyor. Delirebilir. Ya da onun gibi bir şey. Kafasının sürekli çalışması ve insanlar için kötü şeyler kurması gittikçe sırf fanteziden ibaret bir yaşantıya götürüyor onu. Bu arada, tutunamayanlar ile bir sürü ilişki.

(1)İkinci kitap:Tehlikeli Oyunlar- Kişiler: Sevgi ve Hikmet
(2) Games People Play (Hayat Deenen Oyun), Erich Berne (Altın Kitaplar)
(3) Underworld (Yeraltından Notlar), Dostoyevski
Kaynak: Günlük, Oğuz Atay (İletişim Yayınları)

6 Ocak 2011 Perşembe

Baudelaire'den

Sevgili Okuyucular

Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..




PENCERELER
“Dışarıdan, açık bir pencereden içeriye bakan kişi, kapalı bir pencereye bakanın gördüğü kadarını göremez hiçbir zaman. Bir mumla aydınlanmış bir pencereden daha derin, daha gizemli, daha verimli, daha karanlık, daha göz kamaştırıcı nesne yoktur. Güneş altında görülen şey bir cam ardında olup biten kadar ilginç değildir hiçbir zaman. Bu karanlık ya da ışıklı delikte yaşam yaşar, yaşam düşe dalar, yaşam acı çeker.

Çatıların dalgaları ötesinde, yüzü şimdiden kırışmış, her zaman bir şey üzerine eğilen, hiç dışarı çıkmayan, olgun, yoksul bir kadın görüyorum. Yüzüyle, giysisiyle, hemen hemen hiçbir şeyle, bu kadının öyküsünü, daha doğrusu masalını yeniden kurdum, bazı bazı ağlayarak anlatıyorum kendi kendime.

Zavallı bir yaşlı adam olsaydı, onun masalını da aynı kolaylıkla kurardım.

Sonra, kendimden başkalarında yaşadığım, kendimden başkalarında acı çektiğim için gururla yatıyorum.

“Bu masalın doğruluğuna güveniyor musun?” diyeceksiniz belki. Yaşamama, var olduğumu ve ne olduğumu duymamaya yardım ettikten sonra, dışımdaki gerçeğin ne olup ne olmadığı vız gelir bana.”

Kaynak: PARİS SIKINTISI, Charles Pierre Baudelaire; Çeviri: Tahsin Yücel (Adam Yayınları)

3 Ocak 2011 Pazartesi

Ateşçi - Franz Kafka

"Gençlik, Franz Kafka’yı büyülerdi. Ateşçi adlı öyküsü, şefkat ve sevgiyle doludur. Milena Jeneska’nın, edebiyat dergisi Kmen’de (Sap) çıkan Çekçe çevirisini konuşurken, bunu kendisine söyledim.

“Öyle çok günışığı ve coşkunluk var ki öykünüzde. Öyle çok sevgi var ki-hiç sözü edilmese de.”

“Öykünün kendisinde değil onlar, öykünün konusunda gençlikte” dedi Franz Kafka, ciddi. “Gençlik günışığıyla, sevgiyle doludur. Gençlik mutludur, çünkü onda güzelliği görme yetisi vardır. Bu yeti yitmeye görsün, başlar geçkin yaş, çöküntü, mutsuzluk.”

“Demek yaşlılık, her türlü mutluluk olanağını dışarıda bırakıyor?”

“Hayır, mutluluk, yaşlılığı dışarıda bırakıyor.” Gülümseyerek başını öne eğdi, kamburlaştırdığı omuzları arasında saklamak istiyordu sanki. “Güzelliği görme yetisini alıkoyan, hiçbir zaman yaşlanmaz.” *

*KAFKA İLE KONUŞMALAR,Gustav Janouch, Çeviri: A. Turan Oflazoğlu (İz yayıncılık)
Görsel : Kafka'nın üç evi, okulu, üniversitesi ve ofisi nin yer aldığı  1826-1834 arası Prag şehir modeli, kaynak http://www.thejewishmuseum.org/


---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

“Ateşçi”, Kafka’nın 1913 yılında “Der Jüngste Tag” (En Yeni Gün) adlı yazı dizisinde yer alan ve Kurt Wolff yayınevince basılan bir hikayesidir.

Bu hikaye aynı zamanda “Amerika” (Mad Brod’un başlığıyla) adıyla basılan romanın da ilk bölümüdür. Kafka’nın notlarına göre “Amerika” adıyla yayınlanan romanın başlığı “Kayıp” (Der Verschollene) dir.


MERAK EDENLER İÇİN “ATEŞÇİ” DEN BİR BÖLÜM:

“Bir hizmetçi kız onu baştan çıkardığı ve ondan çocuk sahibi olduğu için fakir anne babası tarafından Amerika’ya gönderilen on altı yaşındaki Kari Rossmann, artık yavaşlamakta olan gemide NewYork Limanı’na girerken, çoktandır gözlediği özgürlük heykelini birdenbire sanki güçlenen güneş ışığında gördü. Kılıç taşıyan kolu sanki yeniden yükseliyor ve gövdesinin etrafında özgür rüzgârlar esiyordu.

“Ne kadar yüksek!” dedi kendi kendine ve gemiden ayrılmak aklının ucundan bile geçmezken, gittikçe kabararak yanından akan hamal seline kapılıp yavaş yavaş güvertenin parmaklığına kadar sürüklendi.

Yolculuk sırasında ayaküstü tanıştığı genç bir adam yanından geçerken, “Ee, inmeye niyetiniz yok mu?” dedi. “Ben hazırım ya,” dedi Karl ona bakıp gülerek ve taşkınlıkla, güçlü de bir delikanlı olduğundan, bavulunu omzuna kaldırdı Ama bastonunu hafifçe sallayarak diğerleriyle beraber uzaklaşmakta olan tanıdıklara baktığı sırada, şemsiyesini aşağıda geminin içinde unutmuş olduğunu telaşla fark etti. Halinden pek memnun görünmeyen tanıdıktan, azıcık bavulunun başında bekleme inceliğini göstermesini bir çırpıda rica etti, geriye dönerken yolu bulabilmek için etrafa şöyle bir göz gezdirdi ve aceleyle gitti. Aşağıda yolunu çok kısaltacak bir koridoru yazık ki iki kez kapalı buldu, herhalde bütün yolcuların gemiden indirilmesiyle bağlantılıydı bu durum. Uç uca eklenen merdivenlerden, sürekli kıvrılıp duran koridorlardan, terk edilmiş bir yazı masasının bulunduğu boş bir odadan geçerek zorlu bir arayışa girişti; en sonunda gerçekten, buradan yalnızca bir iki kere ve hep daha kalabalıkken geçmiş olduğu için, hepten yolunu kaybetti. Çaresizlik içinde, hiç kimseye rastlamadığından ve yalnızca ha bire binlerce insan ayağının sürtünmesi kulağına çarptığından ve uzaktan uzağa, hafif bir esinti gibi, artık durdurulan makinelerin son çalışmasını fark ettiğinden, etrafta dolandığı sırada karşısına çıkan ve önünde durup kaldığı rasgele bir küçük kapıya hiç düşünmeden vurmaya başladı.

“Kapı açık,” diye seslendi birisi içeriden ve Karl tam anlamıyla derin bir soluk alarak kapıyı açtı. “Niye öyle deli gibi vuruyorsunuz kapıya?” diye sordu iriyarı bir adam, Karl’a doğru düzgün bakmadan. Tepede bir yerdeki lombar deliğinden donuk, geminin yukarısında çoktan tüketilmiş bir ışık, içinde bir yatağın, bir dolabın, bir sandalyenin ve adamın dip dibe, yığılmış gibi durduğu acınacak haldeki kamaraya vuruyordu “Yolumu kaybettim,” dedi Karl, “Yolculuk sırasında hiç fark etmemiştim, ama acayip büyük bir gemiymiş.” “Evet, işte bunda haklısınız,” dedi adam hafif bir gururla ve küçük bir bavulun kilidini kurcalamaya devam etti, dilin deliğe girişini duymak için iki eliyle kilide bastırıp duruyordu “İçeri gelsenize.” dedi adam, “Dışarıda dikilmeyeceksiniz ya!” “Rahatsız etmeyeyim?” diye sordu Karl. “Ah, nasıl rahatsız edeceksiniz ki!” “Alman mısınız?” diye sorarak emin olmaya çalıştı Karl, özellikle İrlandalıların Amerika’ya yeni gelenler için tehlike oluşturduğunu çok duymuştu. “Öyleyim, öyleyim,” dedi adam. Karl hâlâ duraksıyordu. O sırada adam beklenmedik bir hareketle kapı kolunu tuttu ve hızla kapattığı kapıyla birlikte Karl’ı içeriye doğru çekti “Koridordan bana bakılmasından hoşlanmıyorum,” diyerek yeniden bavulunun başına döndü adam, “her önüne gelen buradan geçerken içeri bakarsa, işimiz var!” “Ama koridor bomboş,” dedi rahatsız biçimde karyola ayağına yapışmış duran Karl. “Evet, şimdi,” dedi adam. “Ben de şimdiyi kastediyorum zaten,” diye düşündü Karl, “bu adamla konuşmak zor” “Yatağa uzanın, orada daha çok yer var,” dedi adam. Karl elinden geldiğince yatağa tırmandı ve bu sırada sıçramak için yaptığı ilk başarısız denemeye yüksek sesle güldü. Tam yatağa çıkmıştı ki, bağırdı: “Aman Tanrım, bavulumu tamamen unuttum!” “Nerede ki?” “Yukarıda güvertede, bir tanıdık göz kulak oluyor. Adı neydi bakayım?” Annesinin yolculuk için ceketinin astarına diktiği gizli cepten bir kartvizit çıkardı. “Butterbaum, Franz Butterbaum.” “Bavul size çok mu gerekli?” “Elbette.” “Peki, öyleyse neden yabancı birine verdiniz?” “Şemsiyemi aşağıda unuttum ve almak için koşturdum, ama bavulu yanımda sürüklemek istemedim. Sonra da burada yolumu kaybettim.” “Yalnız mısınız? Size eşlik eden kimse yok mu?” “Evet, yalnızım.” “Belki de bu adamın yanından ayrılmamalıyım,” diye geçti Karl’ın aklından, “daha iyi bir dostu nerede bulurum.” “Şimdi bavulu da kaybettiniz. Şemsiyenin lafını bile etmiyorum.” Adam sandalyeye oturdu, Karl’ın durumu biraz olsun ilgisini çekmiş gibiydi. “Ama bavulun henüz kaybolmadığına inanıyorum.” “İnanmak mutluluk verir,” dedi adam ve koyu renkli, kısa, gür saçlı başını sertçe kaşıdı, “Gemideyken limanlarla birlikte âdetler de değişir. Hamburg’da sizin Butterbaum bavula belki göz kulak olurdu, buradaysa büyük olasılıkla ikisi de sırra kadem basmıştır.” “Ama o zaman hemen yukarıya bakmam gerek,” dedi Karl ve dışarı nasıl çıkabileceğini görmek için etrafına bakındı. “Kalın,” dedi adam ve bir eliyle onu göğsünden, düpedüz kaba bir hareketle, tekrar yatağa itti. “Nedenmiş o?” diye sordu Karl sinirli bir tavırla. “Çünkü anlamı yok,” dedi adam, “Birazdan ben de gideceğim, beraber çıkarız. Bavul ya çalınmıştır, ki o zaman yapacak bir şey olmaz, ya da adam onu bırakmıştır, o zaman da gemi tamamen boşalınca onu daha kolay buluruz. Şemsiyenizi de öyle.” “Geminin her yerini biliyor musunuz?” diye sordı; Karl boş gemide eşyaların daha kolay bulunacak, normalde inandırıcı gelse de, ona üstü kapalı bir tuzak gibi göründü. “Ben geminin ateşçisiyim,” dedi adam “Geminin ateşçisi ha!” diye bağırdı Karl sevinçle, bulun beklentilerinin üzerindeydi sanki bu. Dirseğine yaslanıp adamı daha yakından inceledi. “O Slovak’la birlikte odanın tam önüne bir lombar deliği bulunuyordu, içinden makine dairesi görülebiliyordu.” “Evet, orada çalıştım ben,” dedi ateşçi. “Teknik konulara her zaman ilgi duymuşumdur,” dedi belirli bir düşünce akışında kalan Karl, “ve Amerika’ya gelmek zorunda kalmasaydım, ileride mutlaka mühendis olurdum.” “Neden gelmek zorunda kaldın ki?” “Boş verin!” dedi Karl ve bütün hikâyeyi elinin tersiyle bir kenara itti. Bu sırada gülümseyerek ateşçiye baktı, itiraf etmediği için kendisine anlayış göstermesini rica ediyordu sanki. “Bir nedeni vardır,” dedi ateşçi, bu nedenin anlatılmasını mı istiyor, yoksa buna karşı mı çıkıyor, belli değildi. “Şimdi ben de ateşçi olabilirim,” dedi Karl, “Ne olacağım annemle babamın umurunda bile değil.” “Benim yerim boşalacak,” dedi ateşçi, kendinden emin bir tavırla ellerini pantolon ceplerine soktu ve kırışmış, köseleye dönmüş, demir grisi pantolonunun içindeki bacaklarını germek için yatağa uzattı. Karl biraz daha duvara yanaşmak zorunda kaldı. “Gemiden ayrılıyor musunuz?” “Evet, bugün çekip gidiyorum.” “Neden ki? Hoşunuza gitmedi mi?” “Evet, koşullar bu, insanın hoşuna gidip gitmemesi fark etmiyor. Ayrıca haklısınız, hoşuma da gitmiyor. Herhalde ateşçi olmayı ciddi ciddi düşünmüyorsunuz, ama tam da o zaman kolayca ateşçi olunur. Yani size kesinlikle önermiyorum. Madem Avrupa’dayken okumak istiyordunuz, burada neden islemiyorsunuz ki? Amerikan üniversiteleri Avrupa’dakilerden daha iyi, kıyas kabul etmez.” “Olabilir,” dedi Karl, “ama okuyacak param yok. Gerçi bir yerlerde gözüme çarpmıştı, gündüzleri bir dükkânda çalışıp geceleri okuyan bir doktor sanırım belediye başkanı olmuş, ama bu da büyük azim ister, değil mi? Korkarım, o bende yok. Ayrıca pek de iyi bir öğrenci sayılmazdım, okula veda etmek bana gerçekten zor gelmemişti. Hem buradaki okullar belki daha katıdır. İngilizcem hemen hemen hiç yok. Üstelik burada yabancılara karşı önyargılılar sanırım.” “Bunu da mı anladınız? Eh, iyi öyleyse. O zaman benim adamımsınız. Bakın, bir Alman gemisindeyiz, Hamburg Amerika hattında çalışıyor, neden burada hepimiz Alman değiliz? Neden baş makinist Rumen? Adı Schubal. İnanılır gibi değil. Ve bu rezil herif bir Alman gemisinde biz Almanların canını çıkarıyor! Sanmayın ki” nefesi kesildi, elini salladı”yakınmış olmak için yakınıyorum. Biliyorum, sizin elinizden bir şey gelmez, kendiniz de zavallı bir çocuksunuz. Ama bu kadarı da fazla!” Masaya birkaç kez yumruğunu indirdi, indirirken de yumruğundan gözünü ayırmadı. “Bir sürü gemide görev yaptım” arka arkaya yirmi adı tek bir sözcükmüş gibi sıraladı, Karl’ın kafası karmakarışık oldu “kendimi gösterdim, övgüler aldım, kaptanlarımın beğendiği bir işçiydim, hatta aynı ticaret gemisinde birkaç yıl kaldım” bu, yaşamının dönüm noktasıymışçasına ayağa kalktı “ve her şeyin inceden inceye hesaplanmış olduğu, şaka bile yapılmayan bu kutuda hiçbir işe yaramıyorum, hep Schubal’ in yoluna çıkıyorum, tembelin tekiyim, kovulmayı hak ediyorum, yevmiyemi lütufmuş gibi veriyorlar. Bunu anlıyor musunuz? Ben anlamıyorum.” “Size bunu yapmalarına izin veremezsiniz,” dedi Karl heyecanla. Bir geminin sallantılı zemininde, yabancı bir kıtanın sahilinde durduğunu neredeyse hissetmiyordu artık, burada ateşçinin yatağında o derece evinde gibiydi. “Kaptana çıktınız mı? Onun karşısında hakkınızı aradınız mı?” “Ah gidin, gidin artık. Sizi burada istemiyorum. Söylediğimi dinlemiyorsunuz ve bana nasihat veriyorsunuz. Kaptana nasıl çıkayım!” Bitkin düşen ateşçi tekrar oturdu ve yüzünü iki elinin arasına aldı.

“Ona daha iyi bir öneride bulunamam.” dedi Karl kendi kendine. Burada durup nasihatler, hem de aptalca olarak görülen nasihatler vereceğine, gidip bavulunu getirmenin daha iyi olacağını düşündü. Babası bavulu onun olsun diye verirken, şakayla karışık sormuştu: “Bakalım ne kadar tutacaksın elinde?” Ve şimdi bu sadık bavul belki de ciddi ciddi kaybolmuştu. Tek avuntusu, babasının sorup soruştursa da bavulun şimdiki durumunu öğrenemeyecek oluşuydu. Gemi acentesi onun New York’a kadar geldiğini söyleyebilirdi yalnızca. Ama Karl bavuldaki pek kullanılmamış eşyalara acıdı, örneğin gömleğini çoktan değiştirmiş olması gerekirdi. Demek ki yanlış yerde tutumluluk etmişti; şimdi, tam da kariyerinin başında temiz giysilerle ortaya çıkması gerekirken, pis gömlekle görünmek durumunda kalacaktı. Yoksa bavulun kaybolması o kadar da kötü sayılmazdı, çünkü üzerindeki takım elbise bavuldakinden daha bile iyiydi; bavuldakini aslında acil durumlar için almış, yola çıkmasından hemen önce annesi onu elden geçirmek zorunda kalmıştı. Şimdi hatırladığı kadarıyla, bavulda bir parça Verona salamı da vardı; annesi onu fazladan koymuş, kendisiyse yalnızca küçük bir parçasını yiyebilmişti, çünkü yolculuk boyunca iştahı kapanmış, ara güvertede dağıtılan çorba da haydi haydi yetmişti. Ama şimdi, ateşçiye ikram etmek için salamın elinin altında olmasını isterdi. Çünkü böyle insanları küçük bir şey vererek kazanmak kolaydı. Karl bunu babasından biliyordu; babası iş ilişkisi içinde olduğu, düşük mevkideki memurların hepsini puro dağıtarak kazanırdı. Şimdiyse Karl’ın hediye edebileceği bir tek parası kalmıştı; buna da, belki bavulu kaybetmiştir diye, şimdilik dokunmak istemiyordu. Kafası yeniden bavula takıldı; madem bavulun peşini bu kadar kolay bırakacaktı, neden yolculuk sırasında pürdikkat başında nöbet beklemiş, bu nöbet yüzünden neredeyse uykusunu feda etmişti, şimdi bunu gerçekten anlayamıyordu. İki yatak solunda yatan ufak tefek bir Slovak’tan, bavulunu gözüne kestirdi diye sürekli kuşkulandığı beş geceyi hatırladı. Bu Slovak, Karl’ın en sonunda yorgunluktan bir an içinin geçmesini tetikte beklemişti, ki böylece gün boyunca boyuna oynadığı ya da alıştırma yaptığı uzun çubukla bavulu kendine doğru çekebilsin. Gün içinde bu Slovak son derece masum görünüyordu, ama gece olunca zaman zaman döşeğinde doğruluyor ve Karl’ın bavuluna hüzünlü bir ifadeyle bakıyordu. Karl bunu gayet net görebiliyordu, çünkü göçmen olmanın verdiği huzursuzlukla gemi yönetimince yasaklanmasına karşın, küçük bir ışık yakıp göçmen bürolarının anlaşılmaz broşürlerini çözmeye çalışan birileri oluyordu hep. Yakında böyle bir ışık varsa Karl biraz uyuklayabiliyordu, ama ışık uzaktaysa ya da ortalık karanlıksa, gözlerini açık tutması gerekiyordu. Bu çaba onu iyice bitkin düşürmüştü, üstelik şimdi belki de tamamen boşa gitmişti. Şu Butterbaum yok mu, onu bir eline geçirebilseydi!” **

**Yukardaki "Ateşçi" öyküsüne ait bölüm, Franz Kafka'nın "Amerika" adıyla yayınlanan romanından alınmıştır (Can Yayınları, 2006)

Sevgili Okuyucular

Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara http://www.rengarenkvesiyah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..



28 Aralık 2010 Salı

bugünlerde okuduklarım

Sevgili Okuyucular

Bloğumuz taşınmıştır. Yeni yazılara www.rengarenkvesiyah.com adresinden ulaşabilirsiniz.
Görüşmek üzere..







Tek ve Tek Başına, Ayşe Kulin (Everest Yayınları)

Herşeyin Teorisi, Stephan Hawking (Şenocak Yayınları)
Ecco Homo, Friedrich Wilhelm Nietzsche (Say Yayınları)
Kafka ile Konuşmalar, Gustav Janouch ( İz Yayıncılık)
Parçacık Fiziği-En Küçüğü Keşfetme Macerası, Sezen Sekmen (ODTU Yayıncılık)

21 Aralık 2010 Salı

Küçük Prens

İnsan, ruhu yorgun olduğu zamanlarda nasıl dinleneceğini, nasıl yorgunluktan neşeye geçeceğini zaman içinde öğreniyor. Evin sakinliğinde, yumuşak bir ses Küçük Prens’i okurken, ben prense eşlik ederek astroid b-612’de dinlenmek ve gülü ile tanışmak için uykuya dalıyorum.


XXI
İşte tilki o zaman ortaya çıktı.
"Günaydın," dedi küçük prense.
"Günaydın," dedi küçük prens nazikçe, ama kimseyi görememişti.
"Burdayım," dedi tilki. "Elma ağacının altında."
"Kimsiniz" dedi küçük prens. Sonra da, "Çok güzel görünüyorsunuz," diye ekledi.
"Tilkiyim ben," dedi tilki.
"Benimle oynar mısın?" dedi küçük prens. "Çok mutsuzum."
"Hayır," dedi tilki. "Oynayamam; evcil değilim ben."
"Öyle mi? Bağışla beni," dedi küçük prens. Ama bir süre düşündükten sonra, "Evcil ne demek?" diye sordu.
"Sen buralı değilsin," dedi tilki. "Ne arıyorsun buralarda?"
"İnsanları arıyorum," dedi küçük prens. "Evcil ne demek?"
"İnsanları mı arıyorsun? Silahları var ve avlıyorlar. Çok can sıkıcı. Ayrıca tavuk yetiştiriyorlar. Tek konuları bunlar. Tavuk mu arıyorsun?"
"Hayır," dedi küçük prens. "Arkadaş arıyorum. Evcil ne demek?"
"Genellikle ihmal edilen bir iş," dedi tilki. "Bağlar kurmak anlamına geliyor."
"Bağlar kurmak mı?"
Tilki, "Yani," dedi, "örneğin sen benim için hâlâ yüz bin öteki çocuk gibi herhangi bir çocuksun. Benim için gerekli de değilsin. Senin için de aynı şey. Ben de senin için yüz bin öteki tilkiden hiç farkı olmayan herhangi bir tilkiyim. Ama beni evcilleştirirsen, birbirimiz için gerekli oluruz o zaman. Benim için sen dünyadaki herkesten farklı birisi olursun. Ben de senin için eşsiz benzersiz olurum..."
Küçük prens, "Anlıyorum galiba," dedi. "Bir çiçek var... Galiba o beni evcilleştirdi..."
"Olabilir," dedi tilki, "dünyada böyle şeyler hep olur."
"Ama hayır, o Dünya'da değil," dedi küçük prens.
Tilki şaşırmıştı. Merakla, "Başka bir gezegende mi?" diye sordu.
"Evet."
"Orada avcılar var mı?"
"Yok."
"Aman ne hoş! Peki tavuklar?" "Hayır, tavuklar da yok."
"Hiçbir şey mükemmel olamıyor," diyerek içini çekti tilki. Birden aklına bir fikir geldi.
"Benim yaşamım çok tekdüze," diye anlatmaya başladı. "Ben tavuk avlıyorum, insanlar da beni. Bütün tavuklar birbirine benziyor, bütün insanlar da... Bu yüzden çok sıkılıyorum. Ama beni evcilleştirirsen yaşamıma güneş doğmuş gibi olacak. Duyduğum bir ayak sesinin ötekilerden farklı olduğunu bileceğim. Öteki ayak sesleri beni köşe bucak kaçırırken, seninkiler tıpkı bir müzik sesi gibi beni çağıracak, sığınağımdan çıkaracak. Hem bak, şu buğday tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim hiçbir işime yaramaz Buğday tarlalarının da hiçbir anlamı yoktur benim için. Bu da çok üzücü. Ama senin saçların altın sarısı. Beni evcilleştirdiğini bir düşün! Buğday da altın sarısı. Buğday bana hep seni hatırlatacak. Ve ben buğday tarlalarında esen rüzgârın sesini de seveceğim..."
Tilki uzun bir süre küçük prense baktı. Sonra da, "Lütfen... Evcilleştir beni!" dedi.
"Çok isterim," dedi küçük prens, "ama burada çok kalamayacağım. Bulmam gereken yeni dostlar ve anlamam gereken çok şey var."
"İnsan ancak evcilleştirirse anlar," dedi tilki. "İnsanların artık anlamaya zamanları yok. Dükkânlardan her istediklerini satın alıyorlar. Ama dostluk satılan bir dükkân olmadığı için dostları yok artık. Eğer dost istiyorsan beni evcilleştir." "Seni evcilleştirmek için ne yapmalıyım?" diye sordu küçük prens.
"Çok sabırlı olmalısın," dedi tilki. "Önce karşıma, şöyle uzağa çimenlerin üstüne oturacaksın. Gözümün ucuyla sana bakacağım, ama bir şey söylemeyeceksin. Sözler yanlış anlamaların kaynağıdır. Her gün biraz daha yakınıma oturacaksın..."
Ertesi gün küçük prens yine geldi.
"Aynı saatte gelmen daha iyi olur," dedi tilki. "Örneğin sen öğleden sonra dörtte geleceksen, ben saat üçte mutlu olmaya başlarım. Mutluluğum her dakika artar. Saat dörtte artık sevinçten ve meraktan deli gibi olurum. Ne kadar mutlu olduğumu görmüş olursun. Ama herhangi bir zamanda gelirsen yüreğim saat kaçta senin için çarpacağını bilemez. İnsanın belli alışkanlıkları olmalı..."
"Alışkanlıklar mı?"
"Evet. Bunlar çoğunlukla ihmal edilir," dedi tilki.
"Alışkanlıklar bir günü öteki günlerden, bir saati öteki saatlerden farklı kılan şeylerdir. Örneğin benim avcılarımın bir alışkanlığı vardır. Her perşembe köyün kızlarıyla dansa giderler. Bu nedenle perşembeleri benim için güzel günlerdir. Üzüm bağlarına kadar sokulabilirim o günler. Ama avcılar dansa herhangi bir günün herhangi bir saatinde gidiyor olsalardı hiç tatilim olmazdı."
Böylece küçük prens tilkiyi evcilleştirdi. Ayrılma zamanı geldiğinde tilki, "Ağlayacağım," dedi.
"Benim bunda bir suçum yok," dedi küçük prens. "Seni üzmek istememiştim, ama evcilleştirilmeyi sen istedin..."
"Evet, orası öyle," dedi tilki.
"Ama ağlayacağını söylüyorsun."
"Evet, öyle," dedi tilki.
"O halde evcilleştirilmek senin için pek iyi olmadı!"
"Çok iyi oldu!" dedi tilki. "Buğdayların rengini düşün."
Sonra da, "Gidip güllere bak şimdi," diye ekledi. "Kendi gülünün eşi benzeri olmadığını göreceksin. Sonra da gel vedalaşalım. Sana armağan olarak bir sır vereceğim."
Küçük prens gidip güllere baktı.
"Siz benim gülüme benzemiyorsunuz," dedi. "Hatta hiçbir şeysiniz şu anda. Çünkü ne bir kimse sizi evcilleştirdi, ne de siz bir kimseyi. İlk gördüğüm zamanki tilkim gibisiniz. O zaman yüz bin başka tilkiden herhangi biriydi. Ama şimdi dostum oldu ve benim için eşi benzeri yok."
Güller çok utanmışlardı.
"Çok güzelsiniz, ama boşsunuz benim için," diye sürdürdü sözlerini küçük prens. "İnsan sizin için ölemez. Doğru, gelip geçen biri için benim çiçeğimin sizden hiçbir farkı yok. Ama o benim için yüzlercenizden daha önemli; çünkü suladığım, cam bir fanusun altına koyduğum, önüne siperlik yerleştirdiğim çiçek o. Çünkü tırtılları ben onun için öldürdüm. (Birkaç tanesini bıraktık, sonradan kelebek oldular.) Çünkü yakındığı, ya da övündüğü, ya da hiçbir şey söylemediği zamanlarda dinlediğim çiçeğim o benim. Çünkü o benim çiçeğim."
Tilkinin yanına döndü sonra.
"Hoşça kal," dedi.
"Hoşça kal," dedi tilki. "İşte sana bir sır, çok basit bir şey: İnsan yalnız yüreğiyle doğruyu görebilir. Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez."
"Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez," diye yineledi küçük prens; unutmamalıydı bunu.
"Gülünü senin için önemli kılan, onun için harcamış olduğun zamandır."
"Onun için harcamış olduğum zaman..." diye yineledi küçük prens. Unutmamalıydı bunu.
"İnsanlar unuttular bunu," dedi tilki. "Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğimiz şeyden sorumlu oluruz. Sen gülünden sorumlusun..."
"Ben gülümden sorumluyum," diye yineledi küçük prens. Bunu da unutmamalıydı.

Kitap: Küçük Prens, Antoine de Saint- Exupéry

13 Aralık 2010 Pazartesi

"Genç Şairden Beklenen" - Orhan Veli

"Yirmi yaşımızı dolduralı bir iki seneden fazla olmamıştı; beylik kalıplar, beylik oyunlar, beylik dünyalar içinde bunalmış kalmış olan şiire yeni imkânlar arayalım dedik. Şiire yeni dünyalar, yeni insanlar sokarak, yeni söyleşiler bularak, şiirin sınırlarını biraz daha genişletmek istedik. İlk işimiz bilinen sanatları bir tarafa bırakıp, şiiri bu sanatlar dışında şiir yapan özellikleri aramak oldu. Böylelikle onu bir reçete, bir tarife matahı olmaktan kurtaracaktık. Bu işi başarabilmek için de şiir tarifelerinin verdiği tertiplere karşı gelmek gerekiyordu. O tertipleri bulmuş olan şiirle o şiire sıkıca bağlı kimselerin de bu dikine giden hareketten memnun olmayacakları besbelli idi. Üstelik biz de görmek istediğimiz işin ne olduğunu belirtmek için, bir takım softaların damarına basmaktan hoşlanıyorduk. Şiirlerimizin yadırganışı sadece alışılmış kalıpların dışına çıkışından değil, çıkmak isteyişinden, bunda ayrı bir keyif buluşundandı. Gayretimizin nasıl bir sebebe dayandığı anlaşılınca biz de biraz yumuşar gibi olduk. Gel gelelim, bu arada şiire girmiş olan bazı şeyler, şiirin öz malıymış gibi, yerleşti kaldı. Bunlardan biri eski şiirin yüksekten konuşmasına karşılık olarak şiire sokulan alelade konuşma; biri de eski şiirin büyük konularının, büyük heyecanlarının yanı başında yer alan küçük, alelade olaylar, küçük, alelade insanlar. İlk niyet hiçbir şeyin şiir dışı kalmamasını sağlamaktı. Ama bu yeni şiir yavaş yavaş yayılıp bir çok kimse tarafından da tutulunca iş değişti. Genç okur yazarlar, hatta bu işle uğraşanlar, sandılar ki şiir yalnız küçük olayların, yalnız alelade bir dille anlatılmasından meydana gelir. Böyle böyle bu basitlik, bu aleladelik şiirin bir tarifi, bir şartı oldu. Basitlik, aleladelik derken belki de biraz insaflı davranıyorum. Basitlik, aleladelik diyeceğime boşluk, hiçlik desem daha doğru olur. Şairin mısraları içinde okuyucuya hiç bir şey söylememesi bir yana, söyleyişteki basitliğin de gerektiği gibi anlaşıldığını sanmıyorum, kolay okunan mısraın, kolay yazılır bir şey olmadığı pek bilinmiyor. Bunu anladığımız an şiirin güçlüklerini görecek, emeğe saygı göstermesini öğreneceğiz. Yalnız şairin emeğine değil; bütün insanların emeğine. Ondan sonra da kolay kolay boş lakırdı edemeyeceğiz. Genç şairlerimizin çoğunda, ne yazık ki, böyle bir boş lakırdı ile yetinme hali görüyoruz. Yazımın baş tarafındaki sözlerden de anlaşılacağı gibi, şiirimizin bu hale gelmesinde galiba bizim neslin büyük payı var. Ama şair olacak kişinin biraz düşünmesi, niyetle görünüşü birbirinden ayırabilmesi gerekir. Zaman zaman alelade olmak başka. Ayrıca, türlü işlerde çalışan milyonlarca insanın, iş görmüş adam olmanın hakkını kazanabilmek için, göbeği çatlarken iki lakırdı çırpıştırıp bir iş yaptım sanmanın kolay kolay hoş görülmeyeceğini bilmek lazım.

Bu küçük yazıyı yazmaktan maksadım genç şairlerimize sataşmak değil. Onların en kötüsünün bile

Bir sarışın yaramaz
Aldattı beni bu yaz;
Sevdada karar olmaz;
İşte kumralı geldi.

deyip şair sırasına katılıverenlerden kat kat üstün olduklarını biliyorum. Genç şairlerden beklenen, sadece, el birliği ile yıktıkları o eski, o sahte, o yaldızdan ibaret şiire karşılık özlü, beşeri bir şiir, bir gerçek şiir yaratmalarıdır. Bunu bugüne kadar biz de gerektiği gibi yapamamışsak çalışalım. Tek Türk dili, Türk şiiri de insan içine çıkabilecek, bizi Türk oluşumuzla övündürecek bir hale gelsin."

Kaynak: Orhan Veli Kanık, Yaprak dergisi, sayı:5, 1949 (Orhan Veli, Nesir Yazıları, Varlık Yayınları, 1953)
Görsel: Kitap-lık dergisinin Mart 2002 sayısı. Orhan Veli'nin (ayaktakilerden ortadaki) PTT'de çalışırken iş arkadaşlarıyla çekilmiş bir fotoğrafı...

8 Aralık 2010 Çarşamba

"Rahatı Kaçan Ağaç"

“İnsan, sevdiği birini tükenmiş görmek istemez. Onda, her zaman, yeni şeyler bulmak, o ana kadar keşfedilmemiş cepheler keşfetmek ister. Ben de, çok sevdiğim Melih Cevdet’de son günlerde böyle yeni taraflar bulup sevindim. Onun aşağı yukarı bütün şiirlerini yazıldıkları günden beri bilir, o günden beri seve seve okurum. Ama buna rağmen, o şiirlerin benim için meçhul kalmış tarafları varmış. Bunu “Rahatı Kaçan Ağaç” adlı kitabı okuduktan, yani bütün şiirlerini bir kere daha toplu halde gördükten sonra anladım. Melih Cevdet’in en çok üstünde durduğu temalardan biri de meğer saadetmiş. Bir aralık Oktay Rifat’la birlikte “Saadet Şiirleri” yazmışlardı. Bir başka şiiri de


“Ben güzel günlerin şairiyim, 
Saadetten alıyorum ilhamımı.”

diye başlıyordu. Son şiirlerinde bu temayı, “saadet” kelimesini kullanmadan işliyor. Bu arada kendine göre, bir de gerçeğe ermiş. Kendime göre demiyor da kendine göre diyorum. Korkuyorum çünkü olur da yanılırım. Ama ne yalan söyleyeyim, ben de onun gibi düşünüyorum. Melih Cevdet, bütün ıstırapların cemiyet hayatından geldiğine inanıyor.

Geçim kaygıları olmasaydı, insanların birbirleriyle olan münasebetleri ve bununla birlikte, takım cemiyet müesseseleri olmasaydı insanlar ızdırabı tanımazlardı. O müesseselerden biri dildir. Dil, saadeti bilmeyen milyonlarca insana saadet kelimesini öğretmiştir. Bu kelimeyi öğrenen insan, onu bilmeyene nazaran biraz daha bedbaht, biraz daha muzdariptir. Larochefoucauld da buna benzer bir söz söylemiş: “Öyle insanlar vardır ki, aşktan bahsedildiğini duymasalardı âşık olmazlardı.” Bir başka kitapta da şöyle bir şey okumuştum:

“Saadet ya paradadır, yahutta onun para da olduğunu bilmemekte. Saadet parada mıdır değil midir, bir şey diyemem. Ama her halde saadet onun nerede olduğunu bilmemektedir.”

Melih Cevdet “Rahatı kaçan Ağaç” adlı şiirinde mesut bir ağaçtan bahseder. O ağaç mesuttur; çünkü saadet kelimesini bilmiyor. Sadece tabiat içinde yaşıyor. Tabiatsa güzeldir, sevilir, tabiat içinde ancak mesut olunur. Hâlbuki, insanlar içinde yaşayan, insanlardan gönül çekmeyi, dert çekmeyi öğrenen insan kolay kolay mesut olamaz. Ağacı, kuşu, karıncayı kıskanır. Melih Cevdet de aynı kıskançlığı duyuyor. “Rahatı Kaçan Ağaç” adlı şiirini şöyle bitirmiş:

“Ona bir kitap vereceğim 
Rahatını kaçırmak için
Bir öğrenegörsün aşkı
Ağacı o vakit seyredin”

Tezgâh” adlı şiirinde de dünya halini, dünyaya yaşamak için gelmiş olanın halini, ne olduğunu bilmediği saadeti arayan adamın halini anlatıyor. Bu adamın perişanlığından toprağın haberi yoktur, o, sadece güzeldir. Ama biz, o kadar saadet peşindeyizdir ki onun güzelliğinin farkına varmayız. Melih Cevdet de şöyle diyor:

“Bu saadet uğruna açmışız aramızı
Bu ağaçtan, bu yıldızdan, bu kuştan.”

En sonunda da savunmaya çalışıyor, saadet, maadet, falan filan bir tarafa, bizim işimiz başka. Şiir şöyle bitiyor:

“Biz bir kumaş dokuyoruz,
Güle ağlaya;
Ne mesuduz, ne bedbahtız;
Başka, bambaşka.”

Kimi zaman saadetin erişilmez bir şey olduğuna inanmak istiyor. “Ağacın Yukarı Yaprakları” adlı şiiri bu duygunun ifadesidir. Şiirin tamamı şu:

“Uzanılmaz;
Kuşlara ve güneşe mahsustur.
Hiç birimizin haberi olmasın
Yukardaki yapraklardan.”

Melih Cevdet bazı şiirlerinde de ölümden bahseder. Ama o şiirler de yıllar boyunca saadet peşinde koşmuş, dünyayı sevmiş, hayvanlarla bitkileri kıskanmış bir şairin şiirleri. Onlardan bir tanesini size de sunmak isterim.



ÖLÜ
O şimdi yalnızdır;
Anasız, babasız,
Şapkasız, elbisesiz,
Her şeyi arkada bıraktı.
Ne konuşacak arkadaşı,
Ne okuyacak kitabı var.
Yalnız,
Yapayalnız.




*Soldan sağa: Orhan Veli (1), Oktay Rifat (3), Melih Cevdet Anday (4)

Mezarlık şiirinde bu hissi daha açık bir halde buluyoruz. Şair, ölümü hayata benzeterek, ölmüş insanın da, sağlar gibi, dünyadan zevk alacağını düşünerek teselli buluyor:

“Yalnız yaşayanlar için midir mezarlık,
Toprak üstündeki her bitki?
Yerin dibine doğru büyüyenler de var;
Hep yaşayanlar için mi?
Belki de ağaçlardan yukarıya doğru
Uzayan bir şey vardır mezarlardan.
Sonsuz hürriyete benzer bir şey,
Öyle sessiz, öyle kocaman.
Bir bu tesellisi kaldı mezarlığın;
Yoksa ölünün hali yaman.”

Melih Cevdet’in şiirlerini toplu bir halde görmediniz. Görün, onu daha iyi tanıyacaksınız. Hakkında layık olduğu kadar iyi şeyler düşünmüyorsanız her halde fikrinizi değiştirirsiniz. Bilhassa Yalan, Senden Utanıyorum, Rüya adlı şiirlerini pek beğeneceksiniz sanıyorum.”

Orhan Veli KANIK

Bu metnin ilk yayınlanışı : Ülkü dergisi, sayı:122, 1946
Metnin alındığı kitap: Orhan Veli, Nesir Yazıları, Varlık Yayınları, 1953

Görseller: Google image 9/12/2010