21 Kasım 2010 Pazar

Öykü (9. mektup)

Canım,

Dükkâna gitmek için evden çıkıyordum, kapının arasından bir kâğıt düştü. Pis bir gazete parçası… Şekilsiz yırtılmış, yazıların arasında kalan avuç içi kadar boşluğa da, mavi tükenmez kalemle " Evime gelme burnunu sokma oruspu yoksa pişman ederim " diye yazılmış. Hemen, polise gittim, bu kimseyi suçlamaya yetmez dedi.

Sakın meraklanma canım. Vazgeçtim A. Dönüyorum. Yel değirmenleriyle savaşacak da değilim. Dışarıda olan biteni gazeteden okuduğum, televizyondan duyduğum ama asla gerçek kabul etmediğim, izole ve güvenli hayatıma geri dönüyorum. Altı aylık, başa dönüp kendini bulma macerasının hazin sonu… Ne yapalım.

Mektubu postalar, ev sahibine gidişimi haber verir, vedalaşmak için k.’ya uğrarım. Üç gün sonra yanındayım. Mektuptan önce… Yarın da gelebilirdim aslında ama ders konusunda b.’ye söz vermiş bulundum. Bir de, sanırım ne kadar korksam da kaçmak değil istediğim, geri dönmek. Yılın ilk karını sahildeki kahvede seyredeceğime inanabiliyor musun?

Özlemle…
t.


-----------------------------------------------------------------------------------------------------------


sayfa 3                          22 Kasım 2010

Karısı k.b ve komşusu t.’yi öldüren m.b kasaba karakolunda verdiği ifadesinde “Karıma da o kadına da yaparım dedim, söylemeden yapmadım, söyledim. Ama dinlemedi ikisi de. Nerden geldiği, kim olduğu belirsizdi. Erkeklerle dostmuş. Burnunu sokma dedim. Ben öldürdüm.Söylemeden yapmadım. Söylemiştim.” dedi.



17 Kasım 2010 Çarşamba

"biz burda iyiyiz"

“Biz burda iyiyiz, biz burda çok iyiyiz
Biz burda kırk yaşındayız hepimiz
Dördümüz bir kişiyiz de ondan
İçimizden biri uyuyor olsa, falan filan
Onu bekliyoruz bir kişi olmak için”*

Burası, yüksek tavanlı, iki duvarı boydan boya ayna, bir duvarı boydan boya cam olan, yerleri parke döşeli, yaklaşık oniki metrekarelik bir spor odası. Tam karşısında, bir apartmanın girişi var. Odanın cam duvarıyla, apartmanın girişini birbirinden çimenli dar bir patika ayırıyor. Işıklar kapalı, yağmur sesi, kuş cıvıltısı, dalga sesi ve lirden oluşan bir müzik yayılıyor odadan. İçerde, ikisi erkek, dokuz kişi, bir saat süren yoga çalışmasını henüz tamamlamış, sırtları aynaya yüzleri cama dönük bağdaş kurmuş oturuyorlar. Bir kişi hariç hepsinin gözleri kapalı, nefes alışları uyku halindeki gibi, belli belirsiz. Gözlerini kapatmadan, kendini müziğin ritmine bırakmış olan kadının aklından hızlıca o gün olanlar geçti. İçlerinden birini tuttu, yavaşça. Bir arkadaşının gönderdiği e-postayla başlayan ipin ucunu, çeke çeke, Latin Amerika’da bir yıldır sırt çantasıyla tek başına dolaşan kendi yaşındaki bir kadının bloğuna ulaşmıştı. Tüm öğleden sonrayı, blogdaki yazıları okuyarak, fotoğraflara bakıp kendini orada düşünmeye çalışarak ve hayallerini gerçekleştiren başka bir kadının verdiği cesarete -farkına varmadan- tutunarak geçirdi. Kolombiya, Şili, Arjantin, Peru ve Meksika’yı, on iki litrelik sırt çantasıyla, nerdeyse her şehrine uğrayarak dolaşan; dönmek istemiyorum, yapabilirsem böyle sürsün istiyorum hayat diyen bir kadın... Gidersem döner miyim diye sordu kendi kendine? Gitmeden, bilemeyecekti, yine de aklını müziğin ritmine bırakıp, cevabı düşündü.

Apartmanın girişindeki lamba yandı. Odanın içi de aydınlandı. Orta boylu, kumral uzun saçlı, hafif toplu, kırklarında bir kadın, iki elinde birer orta boy valiz, müzikle aynı ritimde merdivenleri çıkıyor. Belki elinde taşıdıklarının ağırlığından, belki de yorgunluktan, çok yavaş… Altı basamaktan sonra apartmanın giriş kapısına varıyor, bir elindeki valizi bırakıp kapıyı açıyor. Sonra kapının tekrar kapanmasını engellemek için bir ayağını kapının arasına sıkıştırarak uzanıp eğiliyor, bıraktığı valizi alıyor. Hareketleri hala çok yavaş… Apartman boşluğundaki ışığı yakıyor, bedeni ve yüzü aydınlıkta artık. Spor odasında, kulağı müzikte, aklı kendi sorusuna vereceği cevapta olan kadın, apartmana giren kadının yüzündeki yorgunluğu bakıyor. Asansörün kapısının önüne elindekileri bıraktı, bir şey unutmuş gibi hızla apartman kapısından çıktı, bir kaç basamak indikten sonra durdu. Ya unutmadığını anladı, ya da nereye koyduğunu hatırladı, geri dönüyor. Odadaki kadın, düşünmeyı bırakıp, müziğin ritmiyle kollarını esnetti, gözlerini kapattı. Bir kaç saniye sonra gözlerini açtığında, diğer kadın ve valizler gitmişti. Artık odanın içiyle camın öte tarafı aynıydı. Sessiz ve loş.

“Evet evet, yanılmıyorum ben
Bir iki kişi kaldığımız zaman yanılabilirim
Doğrusu ya
Yanılmak her şeyi yeniden görmek gibi bir şey oluyor”*

* Edip Cansever, ‘Manastırlı Hilmi Beye Birinci Mektup’

15 Kasım 2010 Pazartesi

Öykü (8. mektup)

A.’cım,

Sarı örgü iplerini götürdüm, “Alamam” dedi. İncecik, ufak tefek bir kadın. Gençliği yüzündeki şişliklerin, kan oturmuş yaraların altında kaybolmuş. “İstersen, senin için birilerini arayabilirim. Anneni, babanı... Söyle yeter, arar bulur buraya da getiririm”. Gözlerdeki korkuya inanamadım, ne dedim de bu kadar korktu, onu da anlamadım. Anlatsa, belki bir yol bulunur, hiç bir şey anlatmıyor. İyiyim abla. Gelmene gerek yoktu. Hayır. Alamam. Kimse görmesin. Güle güle. Dün durup dururken “Adım k. “ dedi. Bu da bir şey. Belki zamanla, başına bir şey gelmediğini görünce, güvenmeye başlar.

Mektupta yazdığın avukatı aradım. Savcılıya şikâyet dilekçesi vermek lazımmış. Karısı yapmalı dedi. Adını söylemeye korkarken nasıl şikâyette bulunması için ikna edebilirim ki? Aklıma e. geldi. Kasabada, k.’ya yardım edecek bir kişi veya kurum var mıdır diye sordum. Yokmuş. “Ev içinde olana resmi kişiler de, komşular da karışmaz. Hısım akrabadan birileri belki, o da bazen. Ancak ölünce…”

Sarı iple kaşkol başlayacağım. Örgü, kafamdaki çaresiz telaşı durdurur belki.
...
İçim kasvetli olunca, mektubu tamalayıp bir an evvel postalamak da mümkün olmadı. Dün başlamıştım, öğleden sonra oldu ancak devam edebiliyorum. Yine iyi şeyler yazamayacağım sana. Bu sabah k., kocasının birilerinden, benim hergün onu görmeye gittiğimi öğrendiğini söyledi. Zavallı çocuk, dün gece de bunun için dayak yemiş. “Sıkma canını abla, zaten dövecekti, bahanesi oldu. Kimi içip dövermiş, onu anlamak daha kolay. Bu içmez. Hiç görmedim. Sadece dövmek istediği için… Canı çekerse, yatakta üstümdeyken bile…”

Pencerenin önündeki, hani bahçenin renklerini, çayın tadını ve hayattan aldığım keyfi anlattığım mektupları yazdığım kanepeye oturdum, parmaklarım uyuşuncaya kadar, gözlerimi şişlerin ritminden bir kez bile kaçırmadan örgü ördüm. Belki kafamın içi boşalır, düşüncelerim telaştan arınır da ne yapmam gerektiğini bulurum diye... Ah! Cancağızım, örümcek ağına takılmış böcek gibiyim. Ne kadar korksam da, bir kez gördükten, olanı bildikten sonra dönüp gidemiyorum. Ve gittikçe ağa dolaşmaktan korkuyorum. Telaşlanma, telaşlanma, telaşlanmayalım. Nihayetinde kadınım, fiziksel gücümün yetmeyeceğini biliyorum, aklımla bir yol bulmaya çalışıyorum, korkma, akılsızlık etmem. Kendimi, televizyonda gördüğümüz, üçüncü sayfa haberlerden uyarlama, uyduruk dizilerden birinin içinde gibi hissediyorum. Kimse senaryoda yazılanın dışına çıkılamıyor, doğaçlama yasak! Etrafımdaki herkes ağız birliği etmiş gibi aynı şeyleri tekrarlayıp duruyor. Çaresizlik, şiddet ve siniklik üstüne boktan bir üçüncü sayfa dizisi gibi… Ama Cansever’in dediği gibi bir kere gelmiş bulundum. Ne çabuk yorumdum.

“Derinlerde kaldım böyle bir zaman
Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan
Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum.”

Sevgiyle
t.

12 Kasım 2010 Cuma

Nazan Öncel

Bazı şarkıcılar var, duyduğum her yerde dinlediğim, şarkılarının sözleri dilime dolanan, müptelası olmadan sevdiğim. Kendilerine has bir tarzları vardır, biraz arıza, biraz melankolik. Nazan Öncel bunlardan biri... Şarkılarındaki gündelik cümleleri, neşeli kahroluşları, fıkırdayarak söylenmeleri seviyorum.

On günlük tatil öncesi, ruhum çoktan aldı başını güneşli sahillerde yürüyor. Hadi hem eski günleri analım, hem neşemizi bulalım.

“Gitme kal bu şehirde”, Kızılay’dan kalkan son ODTU dolmuşlarına yürüyen, duygularını otlar, yıldızlar ve yollar üstüne yapılan geyiğin arasına saklayan iki kişi için:

“Güz yaprakları düştü
Gazeller oldu
Bulut indi yeryüzüne
Sevdalı oldu
Bir avuntu biraz keder
Böyle bize neler oldu
Bu ayrılık bir de hasret
Çekilmez oldu
Ay karanlık hep karanlık
Yüzün bize döner oldu
Bir ihtimal daha vardı
Felaket oldu
Gitme gitme gitme kal bu şehirde
Gitme gitme yazık olur bize”



“Hokka” geride kalanlar için :

“Köfte dudaklarını
Hokka gibi ağzını
Lokma lokma her yanını
Öpsem yeniden dönsen köşeden
Serçe parmağını
Fıstık yanaklarını
Lokma lokma her yanını
Öpsem yeniden dönsen köşeden”






“Hay hay” hayata buyur edilenler ve edilecekler için :
Dinleyin : http://fizy.com/#s/1airpg
"O senin neyin olur derlerse
Gülüm olur, balım olur diyeceğim
O senin nein olur derlerse
Sevgilim sevgilim diyeceğim
O benim kalbimi isterse
Seve seve veririm diyeceğim


Kedisini, köpeğini, dolaptaki ceketini, pabucunu,
terliğini, duvardaki resmi


Ne varsa alsın
Toplasın gelsin
Benim için gelsin
İsterse kalsın"







kendinizi seviniz

Ağrıları severim. Tabi kendimden geçirip, saatlerce acı içinde kıvrandıran, yorgunluğuna dayanamayıp sızdığım şiddetli ağrılar değil sevdiklerim. Daha uysal, tatlı kaşıntıya benzer, yumuşak ağrılar… Kas ağrısı, baş ağrısı, karın ağrısı, göz ağrısı fark etmez, yeter ki uysal ve geçici olsun. Aslında tam olarak sevdiğim ağrının kendisi değil, bana düşündürdükleri. Özellikle baş ağrım, beynimin kıvrımları arasına gizlenmiş her tür eski bilgi ve görüntüyü, ucu sivri, metal, küçük tırnak törpüsü gibi, dürte dürte ortaya çıkarır. Ağrı, neden sonuç ilişkisi kurarak düşünme yeteneğimi de zayıflattığından; kıvrımların arasından dökülen kırıntılar belki boy sırası, renk sırası, tarih sırasına göre; belki hız, tombulluk, tanışıklık, elektrik yükü farklarına göre; belki de rastgele birleşir dağılır görünür kaybolur toplanır bozulurlar.

Işte başlıyor. Sanki ben Güliver’im de, minik cüceler sağ kaşımın her bir teline bağladıkları iplere tutunmuş, minik ayaklarını koluma, omzuma, çeneme, kulağıma basa basa, sağ gözüme doğru tırmanıyorlar. Ağrının uysallığına bakılırsa, en fazla onbir cüce var. Çekiştirme hissi kaybolup, zonklama hissi başladığında, cüceler tırmanmayı bitirmiş, zıplamaya başlamış olacaklar. Zıplama kıvrımların arasını açar. Hey, kırıntılar dökülüyor, dikkat edin! Bunlar silkelenen kırıntılar, bir değerleri olsa dökülmez saklanırlardı. Dikkat edin, siz farkına varmadan kafanızın kıvrımları arasına yerleşmesinler!

Kendinizi seviniz. Nasıl yaparsınız bilmem ama seviniz. Çünkü kendini sevmeyen başkalarını da sevemezmiş, öyle duydum. Çocukken kedileri tekmelemeyelim diye hayvanları sevin derlerdi. Bir de hayvanları sevmeyen insanları da sevmezmiş, öyle derlerdi. Hala mı diyorlar? O zaman hayvanları da sevin. Olur, olur, lezzetli hayvanları sevmeseniz de olur. Çünkü onları yiyebilmek için öldürülmeniz lazım. A, ama duyduğum derin hayvan sevgisindendir onları yemem, bedenime katmam diyorsanız, şapkam olmasa da çıkartır önünüzde yarıya kadar bükülüp dilimle selamlarım size.

Kendinizi seviniz. Ister saçlarınızı, ister kaslarınızı okşayarak seviniz ama seviniz. Zira kendinizi sevmezseniz mazallah kimseyi sevemezsiniz. Ay o zaman sevgilisiz kalır sevgisizlikten kurur gidersin. Yapma böyle, yazık. Aç kollarını geniş geniş, sarıl bakalım kendine. Ne güzel oldu, oh! Sevdin ya kendini, artık korkma, herkesi seversin. Sevemez misin?

Kendinizi seviniz. Çizilmesin, bozulmasın diye pamuklara sarıp saklayınız. Ben kendimi böyle seviyorum dediğinizde gözlerini kocaman kocaman açıp suratınıza bakanlara "Ne var beğenemedin mi? Sen de kendini öyle sev" deyip karnınızı okşayınız. Ayrıca, yatmadan önce on sekiz buçuk kere saçlarınızı tarayıp, elli bir kere yüzünüzü küçük küçük çimdikleyiniz, on üç kere ayak parmaklarınızı çıtlatınız. Bir de aklınız başınıza gelsin, ayaklarınızda biriken kan beyninize de azıcık aksın diye haftada iki kez on yedi dakika kanepede ters oturunuz. Ayaklarınız duvarda, başınız kanepeden aşağıya sarkmışken, sürekli kendimi seviyorum diye tekrar ediniz. Tüm bunları yaparken mutlaka “sev kardeşim” şarkısını dinleyiniz.

Kendinizi hayvanları insanları seviniz. Aman sıralamayı karıştırmayınız. Ve baş ağrıları sırasında dökülen kırıntıları toplamayınız.

11 Kasım 2010 Perşembe

hani diyeceğim

"Belki gündüzle gece arasında o kısa ve alabildiğine sessiz ara idi bu, hani başımız hiç beklemezken, ensemizden sarkar arkaya, hani her şey biz farkına varmaksızın, biz kendilerini seyretmediğimiz için devinimden kesilir ve sonra yitip gider; biz ise, eğilip bükülmüş vücutlarımızla tek başımıza kalırız; ardından çevremize bakınır, artık hiç bir şey görmez, havanın herhangi bir direncini hissetmez, ama içten içe anılarımıza tutunuruz. Az çok yakınımızda evler olacaktı, evlerin çatıları ve Allaha şükür köşeli bacaları vardı, bacalardan evlerin içine yağan karanlık, tavan aralarından geçerek çeşitli odalara dökülürdü. Ve yarın bütün inanılmazlığına karşın, her şeyin gözle görülebileceği bir gündüzün başlayacak oluşu ne büyük mutluluktur.

Sarhoş ansızın başını kaldırdı; kaşalrıyla gözlerinin arasında bir parıltı belirdi. Ansızın kesik kesik konuşarak : 'Hani diyeceğim-hani uykum var-uykum olduğu için de gidip yatacağım-hani diyeceğim, Wenzel Alanı’nda bir eniştem oturuyor-işte oraya gidiyorum-eniştemin yanında kalıyorum çünkü, çünkü yatağım orada-gidiyorum, evet, ancak ismi ne eniştemin, nerede oturuyor, bildiğim yok-unuttum galiba-ama ne çıkar, çünkü bir eniştem var mı onu da bilmiyorum-eh, gidiyorum artık.-Ne dersiniz onu bulabilecek miyim?” Kafka; Hikayeler-Sarhoşla Söyleşi (Cem Yayınevi), Kamuran Şipal çevirisi.

Yarım saattir yazıya başlamaya uğraşıyorum, olmuyor. Kafka’dan alıntıları yazarken, kelimelerin peşine takılır, dikkatimi toplar, başlarım dedim ama hala aklım beş karış havada. Hem öyle dikine yukarıya yükselmekle de kalmamış, bilmem kaç metrekarelik bir alana da yayılmış halde. Meditasyon, stresliysem veya işle ilgili bir şeye yoğunlaşmak istiyorsam, aklımı başıma toplarken; yüzmeden veya yogadan sonra yaptıysam aklımı alıp mekâna serpiştiriyor sanki. Aynı anda bahçede, kanepede, havada, Barselona’da, uykuda, çocuklukta, suda ve yoldayım. Kısık ateşte kaynayan aşure tenceresinden yayılan, incecik buhar gibi, telaşsız, akışkanım. Andayım, soluğumdayım. Mekândan azade, muhabbetteyim. “Ey benim divane gönlüm, dağlara düştüm yalınız” (Pir Sultan)

Hani diyeceğim, uykum var, uykum olduğu için de gidip yatacağım.










10 Kasım 2010 Çarşamba

Nurullah Ataç - Turgut Uyar

Turgut Uyar’ın “Türkiyem” şiir kitabının, 1963’de yapılan ikinci basımına Nurullah Ataç’ın yazdığı önsöz.

“Üç yıl mı oluyor, dört yıl mı? Ankara’nın ufacık kaynak dergisi bir şiir yarışması açmıştı. Dergiyi çıkaran dökmeci kardeşler beni de düşünmüşler, yargıcılar kuruluna, yani hakem heyetinde bulunmamı istediler. Güzelleri vardı gelen şiirler içinde. Olmaz olur mu? Türk şiirinin en verimli çağlarından birindeyiz şimdi, her yıl yeni yeni şairler getiriyor, o kadar ki hepsini öğrenemiyoruz. Okuduğum şiirlerden birini, “Arz-ı Hal” adlısını beğenmiştim. Kimin olduğunu bilmiyordum, sonradan söylediler Turgut Uyar’ınmış. Bu kitapta yok, onu size ben yazıvereyim:

Ben de günahkâr kullarındanım Allahım...
Bir kulhuvallahi bilirim dualardan,
Bir de yarabbi şükür demeyi doyunca.
Bir kere oruç tutmam ramazan boyunca,
Ama çekmediğim kalmadı sevdalardan.
Ben de günahkâr kullarındanım Allahım!...

Benim gibi kulun çok dünyada, allahım!...
Eğer bilmiyorsan işte,haberin olsun.
Ekmek derdi, aşk derdi unutturdu seni.
İnsan hatırlamıyor dün ne yediğini.
Zaten yediğimiz ne ki hatırda dursun.
Benim gibi kulun çok dünyada, Allahım!...

Yazdıklarıma sakın darılma Allahım!...
Meleklerin sana bunları söylemezler.
Artık, pek yarattığın gibi değil dünya
İnsanlar hem sabuna karıştı, hem suya:
Ne olursun, hoşuna gitmedi ise eğer,
Yazdıklarıma sakın darılma Allahım!...

Sana birşey soracağım, affet, Allahım!...
Baş vakit kızlar doluyor camilerine,
Beyaz yaşmaklı, beyaz tenli, masum kızlar...
Benim bir defa görüşte yüreğim sızlar;
Sen tutulmadın mı, içlerinden birine?
Sana birşey soracağım, affet, Allahım!...

İşte insanlar bu minval üzre, Allahım!...
Kıt kanaat sere serpe yollar boyunca...
Sen, bizim için hâlâ o ezeli sırsın.
Sen de bizi bilmiş olsan, başkalaşırsın...
Herkesin kederi, gailesi boyunca.
İşte insanlar bu minval üzre, Allahım!...

Bu şiire birincilik verilmesine çalıştım. Kurulda üç kişiydik, öteki üyeleri kandıramadım. Onlar başka bir şiiri beğenmişler. Onu övmek için Frenkçe bir söz kullandılar nasıl diyorlardı? “Composition” varmış o şiirde. Ben de Frenkçeyi büsbütün bilmez değilim, ama Türkçe konuşurken, Türkçe yazılar okurken unutuyor muyum, nedir? Bir türlü anlayamıyorum. Bu yüzden olacak, o şiirin üstünlüğü neymiş daha kavrayamadım. Adı da Frenkçeydi onun, güzelliğini belki onun için sezememişimdir. Neyse o şiir birinci, Turgut Uyar’ın “Arz-ı Hal”i ikinci, Çetin Tezcan’ın “Akşamüzeri Türküsü” de üçüncü oldu. Turgut Uyar da, Çetin Tezcan da kendilerine güvenmekte haklı olduğumuzu gösterdiler. Adlarını ben ilk olarak o gün, karar günü öğrendim.

Neden o kadar sevmiştim “Arz-ı Hal” şiirini? Kusursuz bir şiir midir o? Değil, o günlerde de görmüştüm, şimdi de görüyorum, var kusurları, bir acemilik seziliyor. Ama yeni yetişen bir şair için acemilik kötü bir şey midir? Başkalarına uymayıp da kendi yolunu aradığını göstermez mi? O acemiliği için de sevdim Turgut Uyar’ın şiirini. Yalnız onun için mi? Acemilik, yeni yetişen bir şair için bir suç değildir, ya, beğenilmesi için de yetmez. “Arz-ı Hal” de bence başka değerler de vardı. Bir kere bana Francis James’in şiirlerini hatırlatıyordu. Bu saflık, bir “bönlük” havası içindeydi şiir. Gerçek bir saflık, gerçek bir “bönlük” mü? Değil elbette. Bönlüğün gerçeği çekilir mi? Bakıyorsunuz şair bir “bönlük” takınıyor ama gözleri gülüyor. Şakadan olduğunu belli ediyor, aldatmıyor sizi. Akıllı bir adam olduğunu daha ilk sözünden seziyorsunuz. Şairin öyle akıllı olması gerektir, şiir bir akıl işidir de onun için. Şair öyle kendilerini duygularına bırakamaz, düşünerek, neye varacağını bilerek çalışır, ölçer, tartar da her mısraını öyle yazar. Turgut Uyar’ın o yapma “bönlük” altında bu erdemini sezdim de onun için sevdim şiirini.

Kendisini şimdiye kadar görmedim, ta uzaklarda, Terme’de yaşıyormuş. Şiiri ile ilk tanışışım böyle oldu. Sonra dergilerde çıkan şiirlerini okudum, tuttuğu yolda ilerliyor, sanatını günden güne geliştiriyordu. Ben de umutla ama telaşsız bekliyordum onun kendini bulmasını. Türlü türlü şiirler yazıyordu: kiminde gene o yapma “bönlük” vardı, kiminde ondan silkiniyor, güzel bir ağırbaşlılık gösteriyordu. Bu kitapta okuyacağınız şiirlerini yazıyordu.

Bir gün Varlık’ta bir şiirini okudum: “Uzak Kaderler İçin”. Ses değişivermişti, Turgut Uyar artık kendini aramıyordu, bulmuştu. O şiiri yazan adamın gönlünde büyük şiirin esmeye başladığı anlaşılıyordu. Acemilikten büsbütün kurtulmuş muydu? Hayır. Bir kere Turgut Uyar’ın dili daha iyice arılaşamadı, şekil, bakıyorsunuz, birdenbire aksayıveriyor. Olsun, artık biliyorum ki Turgut Uyar günümüzün en iyi Türk şairlerinden biridir, genç şairlerimizin başta gelenlerini sayarken onu unutmağa kimsenin hakkı yoktur. Kitabını okurken buna siz de inanacaksınız. Başlayın, “Türkiyem” adlı şiirden başlayın, sonra söyleyin, bu şair sevdiğini övmek için güzel sözler, ahenkli mısralar bulmuyor mu? Yalnız o “Türkiyem” mi? Yalnız “Uzak Kaderler İçin” mi? Turgut Uyar’ın “Turna”sı için, “Elagözlü”sü için yaktığı türküleri okuyun, sizin de bir “Turna”nız, bir “Elagözlü”nüz vardır elbette, yahut, ben yaşta iseniz, eskiden olmuştur, bakın, o şiirler size o sevgiliyi daha yakından duyurmuyor mu? Daha yakından hatırlatmıyor mu?

Bilmem yanılıyor muyum Turgut Uyar’ı iyi bir şair saymakla? Hiç sanmıyorum. Ne olursa olsun, onun için atıyorum zarımı. Övünerek söyleyeyim, şairler için attığım zar, şimdiye kadar çoğu iyi geldi, doğru seçimi gösterdi. Turgut Uyar için de iyi geleceğinden hiç şüphe etmiyorum.”

Nurullah Ataç