7 Ekim 2010 Perşembe

DUINO EZGİLERİ, Rainar Maria Rilke



Rilke ölünceye kadar yakın dostluğunu sürdürdüğü Prenses Marie von Thurn und Taxis’in koruyuculuğunda rahat bir çalışma ortamı bulur. 1912 yılının Ocak ayında, prensesin Adriyatik kıyısında, Triste yakınlarındaki Duino Şatosu’nda yazmaya başlar ünlü “Duineser Elegien/Duino Ezgileri(Ağıtları)”nı. 10 şiirden oluşan bu ezgiler 1922’de tamamlanır, ilk basımı da 1923 yılında yapılır. Rilke, şiirlerin tamamlanışını Lou Andreas-Salome’ye yolladığı 11 Şubat 1922 tarihli mektupta şöyle haber verir.



Chaten de muzot sur Sierre
(Valais) İsviçre 11 Şubat 1922
(akşam)
Lou, sevgili Lou, dinle:

‘Günün birinde eğer / açık düşlerimin bitiminde / meleklerin eşliğinde / Şan ve şöhret şarkılarına / sevinç çığlıklarına katarken …’ diye başlayan birinci ezgiyi, yıllar önce Duino’da yazarken aldığım karara, yani bu diziyi on ezgi ile kapama kararına uygun olarak bugün, şu anda, şubat ayının on birinci günü, cumartesi, saat altıda onuncu ezgiyi yazarak diziyi tamamlamış bulunuyorum.

Elimdekileri sana okumuştum, ama onlardan, şimdi ancak, başlangıçtaki on iki dizesi olduğu gibi kaldı, öteki dizelerin tümü yeniden yazıldı ve evet çok, çok, çok güzel oldu. Düşün bir kez, bunca zaman, bunca olaydan sonra…
….
Sevgili Lou, dün akşam, sana bir solukta yazdığım mektubu taahhütlü olarak postaya veremedim; şimdi, Pazar sabahı oturdum, zamanı değerlendirerek, tamamladığım üç ezgiyi (altıncı, sekizinci ve onuncu ezgileri) senin için temize çekip hazırladım. Geri kalan üçüncüyü de bugünlerde yazar ve postalarım. Onların, senin elinde olduğunu bilmek beni rahatlatacak. Zaten, dikkatli yazılmış kopyaların güvenilir ellerde bulunması her bakımdan iyi bir şey.

Şimdi biraz hava almaya, dışarı çıkıyorum, Pazar güneşi çekilip gitmeden önce…
Rilke



Zaman içerisinde, tamamını blogda yayınlamayı umduğum 10 ezginin ilki...




BİRİNCİ EZGİ

Çığlık atsam beni kim duyardı ki melek
mertebelerinden? peki ya ansızın kalbe kabul etse beni
içlerinden biri: yok olurdum şüphesiz
kudretli var oluşunda. Çünkü güzellik, dehşetin
ancak katlanabildiğimiz başlangıcından başka şey değil
ve bizi mahvetmeye tenezzül etmediği için sakince,
hayranız ona böyle. Müthiştir her bir melek.
Ve tutuyorum işte kendimi böyle ve yutkunuyorum kuş ıslığını
karanlık hıçkırıkların. Kimden medet
umabiliriz ki, ah? Ne melek ne de insanlardan
ve mahir hayvanlar farkında zaten,
pek güvenilir değiliz evimizde,
o yorumlanmış dünyada. Belki yamaçtaki bir ağaç
kalıyor bize, her gün yeniden
görürüz diye; dünkü sokak kalıyor bize
ve şımartılmış bağlılığı bir alışkanlığın,
bizimle olmaktan hoşlanmış ve kalmış öyle ve gitmemiş.
     Ve gece ah, yüzümüzü kemirirken
uzay dolu rüzgar -, kime kalmadı o özlemi duyulan,
nazikçe hayal kırıklığına uğratan ve her bir kalbi bekleyen
zahmetli gece. Daha mı hafif sevgililere?
Onlar ki birbirleri ile ah, kendi bahtlarını örter yalnızca.
    Yoksa bilmez misin bunu hala? At kollarından boşluğu
soluduğumuz mekanlara kat; genleşen havayı
hisseder kuşlar belki, daha içten bir uçuşla.
    Evet, sana muhtaçtı baharlar doğrusu. Sezebilmeni beklerdi
kendisini çoğu yıldız. Bir dalga yaklaşmıştı
kabarıp geçmişlerde, ya da
bir keman vazgeçmişti kendinden,
açılmış bir pencere önünden geçtiğinde. Görevdi hepsi.
Üstesinden geldin mi peki? Dağınık değil miydi kafan hala
bekleyişle hep, her şey sana bir sevgili
haber veriyordu sanki? (Neden barındıracaktın onu,
koca yabancı düşünceler gelip giderken
yanına, geceyle kalırken çoğu zaman.)
Özlem duyarsan yine de, söyle sevenleri şarkılarında;
daha yeterince ölümdüz değil henüz bu meşhur duyguları.
Neredeyse gıpta ettiğin, doymuşlardan
çok daha sevgi dolu bulduğun o terk edilmişleri söyle.
Baştan başla hep, hiç ulaşılmaz övgüye;
düşün ki, kahraman baki kılar kendini, düşüş bile
bir bahane yalnızca, var olmasına: son doğumuna.
Fakat sevenleri geri alır kendine
bitkin doğa, bunu iki kez başaracak gücü
yokmuş gibi. Yeterince düşündün mü hiç
Gaspara Stampa’yı, ‘onun gibi olabilsem’
duygusunu, sevenlerin bu yükselmiş misaliyle,
sevgilisi uzaklaşan bir genç kızın?
Daha bereketli olması gerekmez mi en nihayet
bu en kadim acıların? Vakti değil mi artık, severek
sevdiğimizden kendimizi serbest kılmanın ve titreyerek dayanmanın:
okun kirişe dayandığı, fırlayışta toplanıp
kendisinden fazlası olduğu gibi? Kalmak, hiçbiryerde çünkü.
    Sesler, sesler. Dinle kalbim, başka türlü dinle,
yalnızca azizlerin dinlediği gibi: o muazzam çağrı
yerden yükseltmişti onları; diz çökmeye devam etti ama
bu imkansız kimseler, aldırmadı:
İşte böyle dinliyorlardı. Sen Tanrı’nın sesini
kaldırabilirsin diye değil, alakası yok! Ama o esintiyi,
sessizlikten ibaret aralıksız havadisi dinle.
Uğulduyor sana doğru şu genç ölülerden şimdi.
Huzurlu kaderleri seslenmemiş miydi sana
Roma’da, Napoli’de, hep girdiğin o kiliselerden?
Ya da bir yazıt, yücelmiş, sana doğru uzandı
daha geçen gün o levha gibi Santa Maria Formosa’da.
Ne istiyorlardır benden? Silip atmamı usulca, ruhlarının
saf hareketine bazen biraz engel olan
şu adaletsizlik görünüşünü.
Elbette tuhaf, artık yeryüzünde oturmamak,
yerine getirmemek artık, ancak öğrenilmiş adetleri,
insanca bir geleceğin anlamını yüklememek
güllere ve başka şeylere özellikle vaat dolu;
sonsuz kaygılı ellerde ne idiyse insan
o olmamak artık ve bir kenara bırakmak
kendi adını bile, kırılmış oyuncak gibi.
Tuhaf, dilekleri bir daha dilememek, tuhaf,
rabıta oluşturmuş her şeyin mekanda böyle gevşek
uçuştuğunu görmek. Ve zahmetlidir ölü olmak
ve telafiyle doludur ve ebediyet sezer biraz
insan yavaş yavaş.-Ne var ki,
keskin ayrım yanlışı yapıyor dirilerin hepsi de.
Melekler (derler) bilmezler çoğu zaman,
canlıların mı yoksa ölülerin mi arasına karıştıklarını.
Tüm çağları kendiyle birlikte sürükler geçer ebedi akış
iki alemde de daima, bastırır ikisinde de seslerini.

Bize gerek duymaz olur sonunda, aramızdan erken ayrılan,
usulca geçer gibi anne memesini. Ama biz,
böyle büyük esrarlara muhtaç olanlar ve yaslarından çok zaman
bahtiyar bir ilerleyiş doğanlar-:var olabilir miydik onlarsız?
Boşuna mı o efsane: bir zamanlar Linos’a yakılan ağıtta,
cüretkar ilk müziğin yırtıp geçişi kavrulmuş uyuşuluğu;
neredeyse tanrı gibi bir gencin ansızın sonsuzluktan intikal ettiği
                                                                   irkilmiş mekanda,

şimdi içimizi ürperten ve bizi avutan ve bize yardım eden
şu titreşime, ilk kez girişi boşluğun.

Almanca aslından çeviren : Süha Rami Kıratlıoğlu
Hamiş: Çizimler, ‘mavi melek’ e-dergi’nin sitesinden alınmıştır. http://mavimelek.com/duino_elegies-1.htm

6 Ekim 2010 Çarşamba

Öykü (4. mektup)

Sevgili A,

Vasat, küçük kasabamıza sonbahar geldi. Yazın tozlu sokakları, yağmurlarla birlikte çamurlu sokaklara dönüştü. Beyaz ve sarı tomurcuklarıyla kasımpatılar da olmasa, kurudu gitti bahçe. Akdenizin kışından ne olur, hem çocukluk günlerimi de hatırlamış olurum diye, eve bir gaz sobası aldım. O sobanın üstünde ekmek kızarır, askılarında çamaşır kurutulur, kuruyemişler ısıtılıp tazelenir, kestane pişirilirdi.

Hayatla, kendimle ve etrafımdakilerle itişip durmayı bırakmak… Yavaş değişiyorum. Büyük beklentiler, ulaşılacak iddialı hedefler, ideal insan/sevgili/arkadaş/iş tanımlamaları, binlerce kalıp... Hiçlik içinde, insanın kendine bir amaç, bir anlam yaratma çabası... İçimdeki hiçlik duygusu öyle geniş ki, yaşadığım ölüm hayatla bağlarımı iyice inceltmiş. Yeniden yüzümü topraktan, gökyüzüne çevirmeye çalışıyorum. Biliyorum, inatçılık ettim, ordan kalkıp buraya gelmekle ve etrafımdaki herkesi buradan uzak tutmak istemekle. Çocukken, bahçenin bir metrekarelik bir yerini üçe böler, biber, patlıcan, domates tohumları ekerdik. Dip dibe, dip dibe bir sürü ince filiz çıkar; filizler biraz daha serpilip fide ufağı olmaya başlayınca; yaşasınlar diye, aralarına bir buçuk karış mesafe koyup, topraktaki yeni yerlerine taşırdık. Böylece hem birlikte sulanacak kadar yakın, hem de meyveleri güneş görecek kadar uzak olurdu. Ağaçlarımız da öyleydi, birbirinin güneşini kesmeyecek kadar uzak, rüzgarda birbirine dayanacak kadar yakın... “Yeterli boşluk”, kişiden kişiye, bitkiden bitkiye genişliği değişse de varlığı zorunlu bir şey, bence. O şehrin telaşesi, şiddeti, hırsları, kalabalığı yaşam boşluğumu o kadar azaltmıştı ki, soluk alamıyorum sanmıştım. İnsanların güneşimi kesmeden, rüzgarda sırt sırta verebilecek kadar yakın olması, kötü bir şey değil cancağızım. Aksine, birlikte yaşamak ve serpilmek için, çok gerekli bir şey.Üstelik, bitkiler gibi ayağım toprağa mahkum olmadığından, başım sıkışınca gitmek, hep iyi gelmiştir bana. Gitmek ve giderken düşünmek; kalıp kıstırıldığım köşede beklemekten iyidir.

Ha, unutmadan, halk kütüphanesine gittim. Apartmanla, çarşı arasında bir yerde, dışı mavi, içi toprak rengi boyalı, tek katlı bir binaymış. Önünde, bir de ufak bahçesi var. Bahçenin binaya yakın sağ köşesinde, pembe sarmaşık güllerin dolandığı bir çardak, çardağın altında birbirine bakan dört tahta bank... Yerden tavana kadar ahşap rafların, tıkış tıkış kitap dolu olduğu geniş bir salonu ve salondan geçilen küçük bir çalışma odası var. Tahmin edeceğin gibi kimsesiz bir yer. Kütüphaneci, kitaplar kadar sessiz, genç bir adam. Sanki zaman 1970 lerde durmuş gibi, elime hangi kitabı aldıysam yetmişler veya öncesinde basılmıştı. Düşünsene, Varlık Yayınlarının 1953 basımı cep kitaplarını buldum. Uzun zamandan sonra kitapların arasında dolaşan birini görmek kütüphaneciyi de sevindirmiş olacak ki, evine gelen misafiri ağırlar gibiydi. Küçük odasındaki bir dolabın içine kurduğu mutfağında, birer türk kahvesi yaptı; kitaplarımızı, kahvelerimizi alıp çardaktaki banklarda, nerdeyse hiç konuşmadan, güzün ısıtmayan güneşinin keyfini çıkardık.

Kar yağdığında, içimizden taşan neşe, tadını asla başka yerde bulamadığım kahvesiyle sahildeki küçük kahvehane... Özledim. Bir bakmışsın, karla birlikte kapındayım.

t

* Resim : Hieronymus Bosch (El Bosco), Hollandalı ressamın 'The Garden of Earthly Delights' üçlemesinden 'El Infierno Musical'

5 Ekim 2010 Salı

'The Granta' ile tanışma

Bu hafta bir edebiyat dergisi ile tanıştım: The Granta. Dergi, 1889 yılında, Cambridge Universitesi öğrencileri tarafından gazete olarak çıkarılmaya başlamış. O yıldan şimdiye kadar da nerdeyse aralıksız yayınlanmış. Sylvia Plath’dan Doris Lessing’e, Marquez’den, Nadine Godimer’e pek çok yazarın tanınmadan önce yazıları yayınlanmış bu dergide. Gazete, 1979’da mali sebeplerden dolayı kapanma noktasına gelmiş, ama eski Cambridge mezunlarının desteği ile dergiye dönüşmüş ve yayınlanmaya devam etmiş. “Winter 2007” sayısında, dergi olarak çıktıkları 100. sayıyı kutlamışlar.

“In 1979, a young American graduate revived an old Cambridge University magazine and created a home for good writing of all kinds – reportage, fiction, memoir and biography – as well as photography and, occasionally, poetry. In the years that followed Granta established itself on both sides of the Atlantic, and continues to publish the best new writing in English from all over the world. This special issue celebrates Granta’s 100th edition. “

Derginin tamamını abone olmadan online okuyamıyorsunuz, sadece tadımlık bazı yazılar… İşte mutlaka ziyaret etmenizi önerdiğim sitesi: http://www.granta.com/
Dergiyi karşıma, El Pais’in haftasonu eki çıkardı. Meğer 1889’dan beri edebiyat konusunda yayınlanmasının yanı sıra, belirli aralıklarla yayınladığı “gelecek vaadeden genç yazarlar” listesi ile de biliniyormuş. Gerçi bu listelerde adı yer alan kimi yazarların da dediği gibi, nihayetinde belirli kriterler arasına sıkıştırılmış yazarlar listesi bu, ne içindekini fazla değerli, ne dışındakini değersiz kılar. Yine de, benim gibi ‘ne yapsam da günümüz latin edebiyatı yazarlarını tanısam?’ diyenler için, saygın bir derginin önerileri olarak alınabilir.

İçlerinde Salman Rushdie, A. N. Wilson, Adam Mars-Jones ve Martin Amis’in de yer aldığı ilk liste, 1983’de, “En İyi Genç İngiliz Yazarlar” için hazırlanmış. Daha sonra yine İngiliz romancılar için 1993 de ve 2003 de, Amerikalı romancılar için 1996 ve 2997’de liste yapılmış. Bu yılın listesi İspanyol Dilinde Yazan En iyi Genç Yazarlar / Best of Young Spanish-Language Novelists / Los mejores narradores jovenes en español… Dergi önce İspanyolca yayınlanacak, 25 Kasım 2010’da İngiltere baskısı çıkacakmış. 1 Ocak 1975 den sonra doğan 22 yazarı kapsayan listeyi, altı kişiden oluşan bir seçici kurul hazırlamış: Granta en español’un editörleri Valerie Miles ve Aurelio Major; Guatemala-Amerikalı romancı Francisco Goldman; Katalan eleştirmen, editör ve yazar Mercedes Monmany; İngiliz gazeteci ve eski-Latin America muhabiri Isabel Hilton; Arjantinli yazar ve film yapımcısı Edgardo Cozarinsky. Liste 1 Ekim 2010’da Madrid’de Circulo de Bellas Artes’de yapılan bir basın toplantısında açıklanmış.

Hızlıca bir arama yaptırınca web siteleinde The Granta’nın, Türkiyeli yazarlardan Orhan Pamuk ve Elif Şafak’a rastladım. Umuyorum, yakın zamanda, öykülerinin dilini, kurgusunu, hayal dünyalarını çok sevdiğim, son dönem Türkiyeli yazarların da sözleri olsun bu dergide.

Bu yazarlardan dört tanesi – Andres Barba, Andres Neuman, Javier Montes y Patricio Pron-, haftasonu El Pais’in internet sitesi aracılığı ile, okurlarının sorularını cevaplamışlar. Bu söyleşiden kısa bir çeviriyi, yetiştirebilirsem bu hafta bloğa ekleyeceğim.


Gelelim son yayınlanan listeye. İçlerinde dilimize çevrilen yazarlar var mı bilmiyorum, ben internet kitapçılarında bulamadım, ama işte listelenen 22 İspanyolca yazan genç yazar:

ANDRÉS BARBA – İspanya, 1975
OLIVERIO COELHO – Arjantin, 1977
ANDRÉS RESSIA COLINO – Uruguay, 1977
FEDERICO FALCO – Arjantin, 1977
PABLO GUTIÉRREZ – İspanya, 1978
RODRIGO HASBÚN – Bolivya, 1981
SÒNIA HERNÁNDEZ – İspanya, 1976
CARLOS LABBÉ – Şili, 1977
JAVIER MONTES – İspanya, 1976
ELVIRA NAVARRO – İspanya, 1978
MATÍAS NÉSPOLO – Arjantin, 1975
ANDRÉS NEUMAN – Arjantin, 1977
ALBERTO OLMOS – İspanya, 1975
POLA OLOIXARAC – Arjantin, 1977
ANTONIO ORTUÑO – Meksika, 1976
PATRICIO PRON – Arjantin, 1975
LUCÍA PUENZO – Arjantin, 1976
SANTIAGO RONCAGLIOLO – Peru, 1975
ANDRÉS FELIPE SOLANO – Kolombiya, 1977
SAMANTA SCHWEBLIN – Arjantin, 1978
CARLOS YUSHIMITO – Peru, 1977
ALEJANDRO ZAMBRA – Şili, 1975


4 Ekim 2010 Pazartesi

bir yıl daha

“Çığlık atsam beni kim duyardı ki melek
mertebelerinden? peki ya ansızın kalbe kabul etse beni
içlerinden biri: yok olurdum şüphesiz
kudretli var oluşunda. Çünkü güzellik, dehşetin
ancak katlanabildiğimiz başlangıcından başka şey değil
ve bizi mahvetmeye tenezzül etmediği için sakince,
hayranız ona böyle.”*



Yaşıyorum ve dönüşüyorum. Kendim, dokunduğum şeyler, baktığım yön, ruhuma vuran ışıkta aydınlanan yerlerim, etrafımdaki insanlar ve dünya… Gündelik değişimleri görecek kadar algım yüksek değil. Ancak, geçmişte ve şimdide, yaşadığım benzer şeylere verdiğim tepkilerden, ya da başıma gelen olaylardan etkilenişimden anlıyorum değiştiğimi. Bir de doğum günlerimden… Yirmili yaşların ortasına kadar, doğum günlerim, kutlanması gereken, unutulunca sitem edilen, o güne özel süprizler beklenen, kutsal bir gündü; yirmilerin ikinci yarısındaysa, hadi ‘hayat senden büyük numarayı yapmanı bekliyorum, söyle şu sihirli sözleri ve açılsın kapı’ diyordum her doğum günümde. Sihirli sözlerin, içimde saklı olduğunu farkettiğimde, çoktan otuzlar gelmişti. Artık, neyi nasıl yapmak istiyorsam yapıyordum, zamanın değeri artmış, etrafımdaki dostlar kıymetlenmişti. Şimdilerde –otuzların sonu- yeni bir döneme girdim, gündelik seslerin ve gelecek hayallerinin en olmadık yerine hastalık ve ölüm sözleri yerleşmeye başladı. Düşüncede hazır olduğumu sandığım, ama karşıma çıkınca hiç de hazır olmadığımı –belki de asla hazır olunamıyordur, bilemiyorum- anladığım bir dönem... Karanlık, gözlerim henüz kör bu duyguya, el yordamıyla tanımaya çalışıyorum. Sürekli sendeliyorum, düşüp kalkmaktan dizlerim ve dirseklerim yara bere içinde, korkudan acısını hissedemediğim yaralar bunlar. Ölümle, ailemde ölümle karşılaşmak, sanki durduğum yeri salladı. Bu yıl yeni yaşıma uçsuz bucaksız bir hiçlik duygusuyla girdim. Hiçliğin, aklımda ve kalbimde yarattığı çekilme hissi canımı çok acıttı. Doğum günümde, durup durup ağladım. Bir sese, bir soruya, bir görüntüye, vara yoğa ağladım. Hiçliğin içinde tutunduğum tek şey ‘sevgi’ydi yine. Hayatı anlamlandırmasa da, dayanılır kılan, acıyı geçiremese de hafifleten, sevgi.

Hayatımda sevgiyi var eden her dosta, her canlıya ve her varlığa minnetle başlıyorum yeni yaşıma.

“Daha bereketli olması gerekmez mi en nihayet
bu en kadim acıların? Vakti değil mi artık, severek
sevdiğimizden kendimizi serbest kılmanın ve titreyerek dayanmanın:
okun kirişe dayandığı, fırlayışta toplanıp
kendisinden fazlası olduğu gibi? Kalmak, hiçbir yerde çünkü.”*

* Duino Ağıtları, Rilke

1 Ekim 2010 Cuma

Sicilya Konuşmaları

"O kış, öfke nöbetlerinin pençesine yakalanmıştım. Burada onları anlatmaya kalkışacak değilim, çünkü asıl anlatmak istediğim şey bunlar değil. Ama bu nöbetlerin pek öyle kahramanca bir yanı olmayan, soyut, gerçeklikleri bile tartışılabilir duygular olduğunu söylemem gerek. Yok olup gitmekte olan insanlıkla ilgili bir çeşit öfkelenmeydi bu. Uzun süredir bu nöbetler yakamı bırakmıyordu, bu yüzden umutsuzluk içindeydim. Çığırtkan gazete başlıklarını gördükçe başımı önüme eğiyordum. Arkadaşlarla buluşuyor, onlarla bir iki saat sessiz ve süngüsü düşük biri gibi oturuyordum. Karımın ya da sevgilimin beni bekledikleri zamanlarda, başım önüme eğik, tek kelime konuşmadan karşılarına çıkıyordum. Bu arada günler, aylar geçiyor ve durmadan ayğmur yağıyordu. Ayakkabılarım iyice eskimiş, süngere dönmüştü. Yağmurdan, gazete başlıklarındandaki cinayetlerden, lime lime olmuş ayakkabılarımdaki ıslaklıktan başka bir şey yoktu. Anlamsız bir düş, sessiz bir umutsuzluktu yaşamak benim için.

İşin en korkunç yanı da buydu: Umutsuzluğumun sessizliği; insanlığın yok olamaya yargılı olduğuna inanmak, ama onu kurtarmak için hiçbir istek duymamak, bunun yerine onunla birlikte yok olmayı özlemek. Bu öfke nöbetleri beni iyice sarsmış, ama bir türlü kanıma girememişti; sakin ve isteksizdim. Sevgilimin beni bekleyip beklememesi, onunla buluşup buluşmamak, bir sözlüğün sayfalarını karıştırmak, sokağa çıkıp arkadaşlarıma gitmek ya da evde oturmak gibi şeylerin hiç biri beni ilgilendirmiyordu. Sakindim. Sanki bir gün olsun yaşamamış, mutluluğun ne demek olduğunu bilememiştim, sanki ne söyleyecek bir sözüm, ne kabul edecek, ne karşı çıkacak, ne de kaybedecek bir şeyim vardı, bütün tutkuların ötesindeydim; sanki hayatım boyunca ne bir lokma ekmek yemiş, ne şarap, ne kahve içimiş, ne bir kadınla yatmış, ne çocuk sahibi olmuş, ne de kimseyle kavga etmiştim; sanki bütün bunların olabileceğini düşünmemiş, sanki hiç adam olmamış, hiç yaşamamış, çocukluğu Sicilya2nın firavunincirleri, kükürt madenleri ve dağları arasında geçen bir bebek olmamıştım. Gene de bu öfke nöbetleri içimi altüst edip duruyordu. Bense, başım önüme eğik, insanlığın umutsuz durumunu düşünüyordum, bütün bunlar olurken de, durmadan yağmur yağıyor, bense ağzımı açıp kimseye bir şey söylemiyordum ve yağan yağmur ayakkabılarımın iyice içine geçiyordu."

Elio Vittorini, Sicilya Konuşmaları
Türkçesi, Gönül Çapan
İlk basım Floransa Italya’da 1941

30 Eylül 2010 Perşembe

Ölüm, öldüm, ölüyor, ÖLÜM

Ölüm, çek şu ışığı gözlerimden! Sana değil yaşama olmalı adanmışlığı bu uykusuz gecenin. Çek ışığı gözlerimden ki apacık göreyim seni. Süslü sözleri hayatın : ÖLÜM hayatı anlamlandırır, ÖLÜM doğal sonucudur hayatın, ÖLÜM varsa ancak o zaman doğum var olur. Zırvaları çok bilmiş hayat ahmaklarının. Çek şu ışığı gözümden! Gerçek yüzünü göster bana. Ölüm, ölüm, ölümüm, sevecen bir aşık gibi sokulma koynuma! Kokun akışını değitiriyor vücüdumdaki tüm sıvıların. Şükürler olsun dingin boşluğuna HİÇLİĞİN ve rüzgarla gelen suyuna göğün. Ölüm, çek şu ışığı gözümden! Çekil etrafımdan, çek dişlerini etinden sevdiğimin. Gidip başkasına anlatın sonsuz hayat yalanlarınızı, ben kimsenin cenazesine gitmeyeceğim. Gömmeyeceğim kimseyi kendimden önce. Neymiş aranıp durduğum amacı bu hayaTIN? Çek şu ışığı gözümden, çek! Hayatın da, amacının da hiçlik olduğunu gördüm zaman öncesi bir zamanda. Etini iştahla koparırken cümle börtü böcek, ben burda oturup dua okumayacağım, yedisi KIRKI ellisi diye günleri sayarak. Hayatmış! Ayna tuttum aynanın karşısına, çoğaltmak için kendimi, gelin yiyebiliyorsanız aynadaki beni de yiyin. Ölüm, çek şu ışığı gözlerimden, kusacağım! Hayatı  KUSACAĞIM, yaşandı sanılan anları, kahkahakarı, küfürleri, kızgınlıkları, bünyemdeki tüm ‘ka’ları kusacağım. Neydi alıp veremediğin benden? Hepsini kusacağım. Tuz döküp can çekişerek öldürdüğüm sümüklüböceklerin AHı tuttu, üstüme su döküyorlar CAN çekişerek ölüyorum. Ağlak kadınlar, yağmur yağınca susarlarmış. Bulutun ağlaklığı karşısında zavallı... Sümüklü böcekler intikam alabilsin diye, gömülünce ağlak bulutlarını sal üstüme. Çek şu ışığı gözümden! Damarlarımı kesip, en kalınından incesine, birer birer, kanımı saksıdaki sardunyayla hanımeline pay edeceğim. Kan kırmızı hanımeli, baharda kan kokulu çiçekler açacak, sana inat. Çek şu ışığını gözümden! Yüzünde BEN, beninde ölüm, ölümü güneşten.  Çek şu ışığı gözümden ölüm, balkondan aşağı DÜŞerken uçtuğumu göreceğim. Ve konduğumu, çam kokusunun sindiği bir dağ sabahında, bir ahşap evin çinko çatısına... Bana HAYAT döngüsünden, cennetten, cehennemden söz etme, var mı ölümsüzlük otun ya da ailecek çıkılan bir öte dünya yataklı vagon biletin onu söyle? ÖLÜM, ölüm, ölüm, çek şu ışığı gözümden, AĞLAYAMIYORUM düşerken.

29 Eylül 2010 Çarşamba

Macbeth, William Shakespeare (Oyun Atölyesi)

“Fair is foul, and foul is fair.” (Witches)

“Erdemliyle kokuşmuş, birbirine karışmış
Gözgözü görmez iken, siste pusta buluşmuş” (Cadılar)

Sevgili Okuyucular,
Blogum bugün itibariyle www.rengarenkvesiyah.com adresine taşınmıştır. Yazılarımı yeni adresten yayınlamaya devam edeceğim.
Yeni yerimizde görüşmek üzere




Tiyatro sezonu 1 Ekim’de açılıyor. İstanbul Şehir Tiyatroları’nın ve özel tiyatroların bu sezona yeni oyunlarla başlayacağını umuyorum. Anadolu yakasında yaşayan ve İstanbul trafiğinde ruh sağlığını pek koruyamayan biri olarak, tiyatroya gideceksem işten çıkınca on beş dakikada ulaşacağım bir tiyatro olsun istiyorum. Ya da haftasonu için Taksim’de bir tiyatro. Şehir tiyatrolarının Kerem Yılmazer, Müsahipzade Celal, Ümraniye, Haldun Taner sahneleri de, Oyun Atölyesi’nin sahnesi de; ses/ışık/ısıtma/soğutma sistemleri, sahne genişliği, izleyici kapasitesi ve dış mekan açısından gayet konforlu.

Bu tiyatro sezonuna, Oyun Atölyesi’nde, Macbeth’in prömiyer öncesi, seyircili son provasını izleyerek başlıyorum. İki perdelik bir oyun Macbeth, ilk perde bittiğinde keşke izlemeden önce oyunu okumuş olsaydım diye düşündüm. Çünkü, sözün az hareketin çok olduğu bir oyun.

“Look like the innocent flower,
But be the serpent under it.” (Lady Macbeth)

Shakespeare Macbeth’i 1600 lerin başında yazmış. Macbeth, İngiltere, İskoçya ve İrlanda kralları, beyleri, kadınları ve savaşçıları üstüne, ama en temelde iktidar olma hırsı üstüne bir oyun. İskoç kralı Duncan’ın, akrabası ve generallerinden biri olan Lord Macbeth ve eşi Leydi Macbeth tarafından evlerinde öldürülüşü ile başlayan, bir dizi iktidar cinayeti... İnsanın içindeki hırsı ve kötülüğü oyunda üç cadı ve Leydi Macbeth temsil ediyor. İyi düşünceler, soylu davranışlar ve sadakat , yazık ki sadece erkeklerce temsil ediliyor. Oyundaki tek kadın Leydi Macbeth, -erkek söylemiyle ifade edersem- tam bir Havva’nın soyu. Erkeği iktidar için, güç için kışkırtan, hedefe ulaştıracaksa öldürmeyi sadece ayrıntıdan sayan bir kadın.

“Kral olmak bir şey değil, aslolan güvende olmak” (Machbeth)


Sahne tasarımında yine sadelik tercih edilmiş. En az dekorla mekanları tanımlama, özellikle hareketin ve müziğin yoğun olduğu oyunlarda seyirci olarak beni rahatlatıyor, oyuna yoğunlaşmamı kolaylaştırıyor. Oyunda, nerdeyse beşer dakikalık aralarla sahneden hızla uzaklaşmalar/hızla sahneye dönüşler var. Bu kadar çok giriş çıkış yerine, bilmiyorum dekorla başka bir çözüm bulunabilir miydi? Geçen sezon izlediğim “7 Şekspir Müzikali”ni çok beğenmiş olmamdan,ya da her iki oyununda aynı tiyatronun iki ayrı Shakespeare uyarlaması olmasından, bilmiyorum;ama Macbeth’i izlerken sürekli 7 Şekspir Müzikali’ni hatırladım. Şarkılar, cadıların beklediği ve siyah tülle ayrılan mekan içinde mekan, aralara biraz zoraki sokuşturulmuş hareket çekmeler... Bir kez karşılaştırma yapmaya başlayınca da, Macbeth diğer oyunun daha kuru bir tekrarı gibi geldi bana. Ya da işin gerçeği “What's done is done. (Lady Macbeth)” dı da, benim içimdeki cadılar aklımı çelmeye çalışmıştı.

“Neydim, n’oldum, n’olcam!” (Cadılar)

“Double, double toil and trouble;
Fire burn and cauldron bubble.”(Witches)

Sahnede, oyunun çoğunun geçtiği, yuvarlak platformla, cadıların çaldıkları def/bendir benzeri aletin şekilsel benzerliği; kırmızı, yeşil ve mavimsibeyaz ışıkla sahne içi geçişler; cadıların şaman afrika yerlisi kızılderili karışımı kostümleri, keyifli detaylardandı. Oyuncular içinde gerçekten orda ve o kişiliğe bürünmüş etkisini seyirciye ulaştıranlarsa, sadece cadılar ve Leydi Macbeth’di. Onun dışında kalan oyuncular, biraz kararsız gibiydiler, ya da izleyici olarak ben biraz önyargılıydım. Çünkü içlerinde televizyon dizilerinde izlediklerim vardı, ve onlar oynarken zaman zaman “Dizideki karakterleri su yüzüne mi çıktı ne?” diye düşünmeden edemedim. Bu düşüncem oyunculara haksızlık, biliyorum. Onlar ne kadar dizide oynadıkları rolden sıyrılıyorlarsa; izlerken ben de aynı şekilde, onları hafızamdaki yerlerinden sıyırmalıydım. Oyunu izlemeden benim yapamadığım şeyi yapabilirseniz, daha keyifle ve konsantrasyonunuzu kaybetmeden izleyebilirsiniz diye düşünüyorum.

“Stars, hide your fires!
Let not light see my black and deep desires.”(Macbeth)

Detayları bir kenara bırakacak olursam, oyunda bana göre en önemli sorun, orjinal oyun ile günümüz arasındaki bağlantının zayıflığıydı. Diyeceksiniz ki, “Şart mıdır 1600’lerde yazılmış bir oyunun güncellenmesi?” kesinlikle şart değildir. Ancak izlediğim orjinal oyunun bir tekrar sahnelemesi değildi. Oyun başlarken sahnenin iki yanında, hemen seyircinin önünde, yüz üstü yerde yatan, üzeri gazete ile örtülmüş, oyun başlayınca cadı olacak cesetler; konuşma aralarına serpiştirilmiş ama pek de yerine oturmamış günlük espriler; onbir oniki yaşında bir çocuğun sahnenin içinde paten kayarak dolaşmasıyla sağlanmak istenen 1600/2010 geçişi; oyunu ne geçmişte ne şimdide arada bir yerde ve bütünlüksüz algılatıyordu.
“Life's but a walking shadow, a poor player
That struts and frets his hour upon the stage,
And then is heard no more. It is a tale
Told by an idiot, full of sound and fury,
Signifying nothing.”( Machbeth)

Nihayetinde, bir oyunu izlerken zevkten kendimden geçtiğim de olur, bir türlü konsatre olamayıp kıpır kıpır kıpırdadığım da. Ama şimdiye kadar bir tiyatro oyununda esneyip uyumak istediğim hiç olmadı. Çünkü, sahnede olanı, oyuncunun büründüğü role geçişini, ses ve hareketlerdeki anlık değişiklikleri izlemek, benim için aslolan. Sahnede kurulan dünyayı seyrederken, şanslıysam o dünyaya bir kaç saatliğine dahil olmak.

Hiç izlemedinizse, ilk seyriniz neden Oyun Atölyesi’nin sahnelediği Macbeth olmasın?
Oyunun web sitesi : http://www.oyunatolyesi.com/etkinlikler/oyun/oyun-atolyesi/macbeth-2010-2011 


Bu yazı okunurken, yazanın geçmiş seyirlerine dayanan, Oyun Atölyesi oyunlarına karşı yüksek beklentisinin; sözü fazla uzatmak ve oyunun heyecanını kaçırmak istemediği için beğenilerini yazmadığının; dün ve bugün sonbahar etkisiyle midir bilinmez biraz huysuz ve zor beğenir olduğunun, göz ardı edilmemesi gerekir, kanımca.

Son söz : Oyundan önce, tiyatrodaki Antre Cafe’de bir fincan kahve veya bir kadeh şarap içmek ıskalanmamalı.